PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Uzman Alastair Crooke, Yemen’in Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına verdiği zararın yanı sıra, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın iktidarını tehdit eden hanedan içi ve askerî hoşnutsuzluğa dikkat çekti.

YDH ― Eski İngiliz diplomat ve istihbarat uzmanı Alastair Crooke, eski New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun sunduğu “Judging Freedom” programında ABD—İsrail ekseninin İran ve Yemen’e karşı savaşına dair değerlendirmelerde bulundu.
Programda, Yemen'deki Sanaa hükümetine bağlı Yemen güçlerinin Suudilere yönelik meşru misillemelerinin Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS) iktidarı üzerindeki sarsıcı etkileri de masaya yatırıldı.
Yemen’in uyguladığı deniz ve hava kuşatmasının Suudi enerji altyapısına büyük zarar verdiğini hatırlatan Crooke, zarar gören tesislerin yeniden ayağa kaldırılmasının beş yıldan fazla sürebileceğini aktardı.
Suud’un şu anda ihracat yapamadığını ve devasa bir ticaret açığıyla karşı karşıya kalacağını belirten Crooke, MbS'nin önünde sadece iki seçenek kaldığını anlattı: Ya para biriminin değerini düşürmek ya da milyarlarca dolarlık döviz rezervlerini satmak.
Rezerv satışının ABD ekonomisi için de ağır sonuçları olacağını hatırlatan uzman, “Suudiler için yaşam standardı çok keskin bir şekilde düşecek. Ancak MbS için asıl tehdit bu değil,” sözleriyle Suudi hanedanlığını içeriden bekleyen çok daha büyük bir tehlikenin sinyalini verdi.
MbS’nin “Husilerden ziyade kendi yakın çevresinden korktuğunu” açıklayan Crooke, Wall Street Journal'ın haberlerine atıfta bulunarak MbS’nin suikast endişesiyle saraylarının altındaki sığınaklarda yaşadığını hatırlattı.

Bu korkunun yersiz olmadığını anlatan uzman, 1975 yılında liberal politikalar izlediği için kendi yeğeni tarafından başından vurularak öldürülen Kral Faysal suikastını örnek gösterdi.
Bugün MbS'nin de “2030 Vizyonu” adı altında benzer bir reformist çizgi izlediği, ülkeye getirdiği eğlence ve gençlik kültürüyle Suudi hanedanının meşruiyet dayanağı olan katı Vahhabi din adamlarını karşısına aldığı kaydedildi.
Ancak tepkiler sadece dini kesimle sınırlı kalmış değil.
Neom gibi mega projeler için toprakları kamulaştırılan, petrol gelirlerinden aldıkları paylar kesilen aşiretler ve ordudaki imtiyazları ellerinden alınan subaylar arasında büyük bir öfke birikmiş durumda.
Crooke'a göre MbS, iktidarını korumak için orduyu bölerken ve Ulusal Muhafızları askerlerin üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanırken aslında “kendi destekçilerinin tüm sütunlarını kendi elleriyle baltaladı.”
Mülakatın en çarpıcı anlarından biri, Suudi ordusu içindeki öfkenin boyutunu gözler önüne seren bir anekdotun paylaşıldığı kısımdı.

MbS'nin en büyük kabusunun, “Husileri vurması emredilen bir F-15 pilotunun uçağını tersine çevirip sarayı bombalaması olduğunu” anlatan Crooke, duyduğu sarsıcı bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Suudi Arabistan'ı çok iyi bilen biri, önde gelen bir kabile figürüyle konuşurken oradaki genç bir adama ne yapacağını soruyor. Genç adam 'Pilot olacağım' diyor. Kendisine Roma'ya veya Paris'e mi uçacağı sorulduğunda ise şu cevabı veriyor: 'Hayır, bir F-15 uçuracağım ve zamanı geldiğinde El Suud'u bombalayacağım.'"”
MbS'ye karşı biriken bu nefret, bölgedeki dengeleri kökünden sarsacak gizli ittifakların da kapısını aralıyor. Umman'da Devrim Muhafızları ile bazı Suudi kabile liderleri arasında gizli toplantılar yapıldığına dair raporlar gördüğünü söyleyen Crooke, bu görüşmelerde Suudi Arabistan için tek bir ailenin mutlak hegemonyasına dayanmayan, federal ve adil bir “yeni düzenin” tartışıldığını iddia etti.
Ritz-Carlton otelinde Suudi prens ve kabile liderlerine yönelik gerçekleştirilen tasfiye ve servet gasplarının, bu kesimler için bardağı taşıran ve unutulmayacak “büyük bir aşağılanma” olduğu, bu nedenle monarşi yerine Afgan cırgalarına (meclis) benzer, daha geniş katılımlı bir yönetim modelinin dillendirildiği ortaya kondu.
Programda, ABD'nin olası bir askeri müdahaleyle Suudi Arabistan'ın yardımına koşma ihtimali de değerlendirildi.
Amerikan ordusunun “Husilere saldırmasının sonuçsuz kalacağını” savunan Crooke, “Dağ kabilelerine nasıl saldırırsınız? Bölgeye zayıflatılmış uranyum atarak orayı 15 yıl boyunca kullanılamaz hale getirmek gibi en aşırı yöntemlere başvurmazsanız bu savaşı yürütemezsiniz,” diyerek Washington'ın askeri seçeneklerinin neredeyse imkansız olduğunu anlattı.
“Husilerin kısa süre önce milyonluk yürüyüşler düzenlediğini ve Suudi Arabistan'ın 1934'te ilhak ettiği üç vilayete doğru ilerlediğini” hatırlatan deneyimli diplomat, “Devrim Muhafızları herkesle konuşma konusunda her zaman çok iyi olmuştur,” sözleriyle İran'ın sahadaki diplomatik ve sosyal nüfuz ağının hafife alınmaması gerektiği uyarısında bulundu.
ABD ile Rusya arasında yapıldığı öne sürülen ve Amerikan şirketlerinin yaptırımlardan muaf tutularak Rus dizeli almasına olanak tanıyan anlaşmayı değerlendiren Crooke, bu hamlenin yaklaşan ara seçimlere yönelik bir “çaresizlik belirtisi” olduğunu savundu.
Söz konusu adımın dünyadaki dizel dengesini değiştirmeyeceğini anlatan deneyimli uzman, “En fazla fazladan birkaç günlük yakıt sağlayacak, yani okyanusta bir damla olarak kalacak. Her şey sadece fiyatların düşeceğini söylemekle ilgili,” sözleriyle durumun siyasi bir seçim numarası olduğunun altını çizdi.
Mülakatın en çok dikkat çeken kısımlarından biri ise petrolün menşeine dair ortaya atılan iddiaydı.
Son dönemde İran'ın Hazar Denizi üzerinden Rusya'ya ciddi miktarda yakıt ihraç ettiğine dikkat çeken Crooke, “Rusya'nın ABD'ye göndereceği dizelin aslında İran'dan gelmiş olması oldukça muhtemel,” değerlendirmesini yaptı.
Bu durum, ABD'nin bir yandan yaptırım uyguladığı İran'dan dolaylı yoldan enerji satın alırken diğer yandan Ukrayna'da Rusya ile vekâlet savaşı yürütmesinin yarattığı yaman çelişkiyi gözler önüne serdi.
Ukrayna'daki savaşın yalnızca iki ülke arasındaki bir sınır çatışması olmadığını kaydeden Crooke, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası kurduğu küresel üstünlüğü korumak adına Rusya, Çin ve İran gibi “medeniyet devletlerine” karşı büyük bir strateji (grand design) yürüttüğünü anlattı.
Ancak Washington'ın bu güçlere karşı doğrudan askeri gerilimi tırmandırma kapasitesinin bulunmadığına dikkat çeken uzman, “Ukrayna, bu savaşta sadece bir yer, bir savaş alanı,” diyerek asıl meselenin mevcut küresel düzeni ayakta tutma veya yıkma savaşı olduğuna işaret etti.
Mülakatın son bölümünde konu, yaklaşan ABD ara seçimleri öncesi siyasi arenada yaşanan ilginç çıkışlara ve enerji fiyatları üzerinden yapılan ekonomik manevralara geldi.
Napolitano’nun, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tennessee’deki bir mitingde Atlantik Okyanusu’nun adını “Trump Okyanusu” olarak değiştirmek istediğini söylemesini gündeme getirmesi stüdyoda gülüşmelere neden oldu.
Bu absürt fikrin Trump'ın karakterine şaşırtıcı derecede uygun olduğunu savunan Crooke, “Elbette inanıyorum. Bu onun tuhaf hayal gücüyle tamamen tutarlı. Ancak Amerika'daki seçmenlerin bundan ne çıkaracağı hakkında hiçbir fikrim yok,” değerlendirmesini yaptı.
Bu tür sıra dışı açıklamaların ve daha önce bahsi geçen “Rusya'dan dizel alım anlaşması” iddialarının tamamen seçim öncesi bir “pazarlama” stratejisi olduğu konusunda hemfikir olan ikili, küresel enerji krizinin yapısal gerçeklerine ışık tuttu.
“Dünyadaki dizel krizinin sihirli bir dokunuşla çözülemeyecek kadar derinleştiğini” anlatan deneyimli İngiliz diplomat, sorunun sadece petrol bulmakla ilgili olmadığını; asıl açmazın tedarik zincirleri, sevkiyat hatları ve doğru yakıtı işleyecek uygun rafinerilerin eksikliğinde yattığını kaydetti.
Seçim öncesi yakıt fiyatlarını düşürme çabalarının sadece federal düzeyde kalmadığına dikkat çeken Napolitano ise, Cumhuriyetçi eyalet valilerinin sessiz sedasız benzinden alınan eyalet satış vergilerini 60 günlüğüne askıya aldığını hatırlattı.
Vatandaşa galon başına 25 ila 38 sent tasarruf sağlayan bu geçici hamleyi ve Trump'ın Kremlin tarafından henüz doğrulanmayan “Putin ile anlaştım” iddialarını sandığa yönelik birer göz boyama olarak niteleyen eski yargıç, mülakatı net bir tespitle noktaladı:
“Bence bu adımlar için çok az ve çok geç kalındı.”