Ortadoğu’da ayrı güvenlik alanları mı, tek bir ortak düzen mi? Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
ANALİZLER
29 Ekim 2026 · 12:15

Ortadoğu’da ayrı güvenlik alanları mı, tek bir ortak düzen mi?

❝Savaş sonrası düzeni müzakere masaları değil, bizzat savaşın sonucu ve ondan doğacak yeni güç dengesi inşa edecektir.❞

YDH ― Uluslararası ilişkiler alanında doktora yapan araştırmacı Hamid Behrami, X hesabında kaleme aldığı analizinde, Tahran Zirvesi’nden hareketle savaş sonrası Ortadoğu’nun nasıl şekillenebileceğini inceledi. İran’ın zaferi ve yenilgisi ihtimallerini karşılaştıran Behrami, bölge dışı güçlerin etkisinin azalabileceğini ancak İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında bütünleşik bir güvenlik düzeninin kurulmasının mevcut koşullarda mümkün görünmediğini savunuyor. 

▪️▪️▪️


İçsel güvenlik düzeninin sıkça tartışıldığı bugünlerde, Nisan sonu alıntıladığım paylaşımda yer alan şu senaryoyu görselleştirmiştim:

"Bu aşamada, İran’ın zafer kazanması durumunda uluslararası sistemde, bölge dışı güçlerin nüfuzunun asgari düzeyde kaldığı, daha geniş ve daha standartlaşmış bir bölgesel güvenlik kompleksinin ortaya çıkmasının muhtemel olduğunu belirtmek yeterlidir (Buzan ve Wæver, 2003). Bu oluşum, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin davranışlarında köklü değişimler yaşanması veya bu ülkelerin içinde bulunduğu yapısal koşulların dönüşmesi sonucunda şekillenecektir. Ortaya çıkacak güvenlik kompleksi Afrika Boynuzu’nu, Ortadoğu’yu, Güney Kafkasya’yı ve Pakistan’ı kapsayacak; kendi içinde Fars, Arap, Türk ve İbrani jeopolitik alt komplekslerine ayrışacaktır. Bununla birlikte, savaş sonrası ittifakların ve hizalanmaların kesinlik kazanmasına kadar bu alt komplekslerin coğrafi sınırlarını net biçimde belirlemek mümkün olmayacaktır. Buna karşılık, İran’ın yenilgiye uğraması senaryosu, “tek kutuplu bir Ortadoğu”nun ortaya çıkmasını beraberinde getirecektir. Bu düzen, ya tek bir bölgesel gücün (İsrail) merkezde yer aldığı bir yapı şeklinde ya da Pakistan ve Arap ortaklarının oluşturduğu koalisyonun kolektif güvenlik düzenlemesiyle sürdürülen tek kutuplu bir yapı olarak şekillenecektir."

harita1


İşte bu alıntıdaki senaryoyu temel alan görsel, aslında çok temel bir sorudan doğmuştu:

Ekran Resmi 2026-10-29 12.26.04

“ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı savaş sona ererse bölge nasıl bir çehreye bürünür?” 

O günlerde verdiğim yanıt, savaşın nasıl sonuçlanacağına bağlı iki ayrı senaryoya dayanıyordu. Bazı çevrelerin “içsel güvenlik mimarisine” [bölgenin içinden doğan güvenlik mimarisi] atılan ilk adım diye nitelendirdiği dünkü Tahran Zirvesi, bu senaryoları yeniden masaya yatırmak için önemli bir fırsat sunuyor. 

Bu yazıda asıl söylemek istediğim şudur: Bölge dışı güçlerin varlığını ve nüfuzunu kırmak adına “içsel güvenlik” fikrine katılıyorum ancak mevcut şartlarda İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında bütünleşik bir güvenlik düzeni kurulmasını imkânsız görüyorum. 

Bana kalırsa çok daha güçlü ihtimal; birkaç jeopolitik alt kompleksten oluşan, karşılıklı güvenlik bağımlılıkları, tarihsel dostluk-düşmanlık kalıpları ve güç dengesiyle ayakta duran çok parçalı, ayrışmış bir düzendir.

Tahran Zirvesi: Neler yaşandı, neler yaşanmadı?

26 Ekim Pazartesi günü Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Sadabad Sarayı’nda üst düzey üç askeri ve güvenlik yetkilisini ağırladı: Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir ve Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın. 

Ekran Resmi 2026-10-29 12.23.13

Konuk üç ülke de bu yılın Ağustos ayında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Paktı”nın üyeleri arasında yer alıyor.

Buna karşın Tahran Zirvesi'nin sonuç bildirgesi bir hayli kısa ve ihtiyatlıydı. 

Ekran Resmi 2026-10-29 12.25.21

Taraflar, bölgesel barış ve güvenlik alanındaki iş birliğini güçlendirmek adına diyalog kanallarını açık tutma konusunda uzlaştı. Görüşmelerin ana gündem maddesini ise ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının doğurduğu sonuçlar ve olası bir uzlaşı zemini oluşturdu.

Reuters’ın Pakistanlı bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre Asım Münir, çatışmaları sonlandırmak amacıyla Trump’ın da onayından geçen bir çözüm önerisini İran’a sundu. Hem Amerikan hem de İran tarafı için belirli kazanımlar vadeden bu teklif kabul edilirse, Mekke Paktı ülkeleri ile Katar garantörlük üstlenebilecek.

İlerleyen süreçte yapılacak toplantılar içinse herhangi bir mekanizma, takvim ya da belirli bir format açıklanmadı. Eş zamanlı olarak yansıyan haberler, Riyad’ın Yemen’de Ensarullah ile yeniden alevlenen çatışmaları bitirmek için Tahran’dan yardım istediğini ve İran’la ikinci bir cephe açmaktan kaçındığını gösteriyor. 

Türkiye'deki Necmettin Erbakan Üniversitesi Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Merkezi Müdürü Gökhan Çınkara, Middle East Eye’a verdiği demeçte, bu ziyaretin asıl amacının bölge ülkelerinin İran’a yönelik muhtemel bir saldırıda yer almayacağını göstermek olduğunu vurguladı. 

Çınkara’ya göre Mekke Paktı üyeleri, İran’la bir ittifak veya ortaklık peşinde koşmuyor; aksine İran ve İsrail eksenlerine alternatif oluşturacak bölgesel bir güvenlik çerçevesi inşa etmeye çalışıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ise bu zirve karşısında sessizliğini korudu.

Tüm bu ayrıntılar son derece kritik; zira Tahran Zirvesi’nin bütünleşik bir düzenin temel taşından ziyade, bir gerilim yönetimi ve riskten korunma hamlesi olduğunu gözler önüne seriyor. Konuk üç ülke, İran’a yönelik saldırıların yeniden başlaması hâlinde ağır bir bedel ödemek ve ateşin içine çekilmek istemiyor. Bu tutum rasyonel bir davranış olsa da gerçek bir güvenlik ittifakından temelde ayrılıyor.

Bölgesel düzen için iki gelecek

Analitik çerçevemi, Barry Buzan ve Ole Wæver’ın (2003) Bölgesel Güvenlik Kompleksleri Teorisi üzerine kuruyorum. Bu teoriye göre bölge, güvenlik bağımlılığının en yoğun kesiştiği düzlemdir. 

Her kompleksin yapısı dört temel değişkenle ölçülür: sınırlar, anarşi, kutupluluk ve dostluk-düşmanlık kalıpları. Bölge dışı güçlerin "nüfuz" düzeyi ise bölgenin kendi güvenlik kaderini ne ölçüde bizzat tayin edebildiğini belirler.

Birinci senaryo: İran’ın stratejik zaferi: Bu ihtimal gerçekleşirse, daha geniş kapsamlı ve "daha standart" bir bölgesel güvenlik kompleksinin doğuşuna tanıklık edeceğiz. Bir başka deyişle bu yapı; kutuplarında bir süper gücün değil bölgesel güçlerin oturduğu, bölge dışı aktörlerin etki ve nüfuzunun asgariye indiği bir komplekstir. Bu dönüşümün itici gücü, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin köklü bir politika değişikliğine gitmesi ya da doğrudan yapısal bir dönüşüm geçirmesidir. Afrika Boynuzu, Ortadoğu, Güney Kafkasya ve Pakistan’ı içine alacak bu yapının kendi içinde Fars, Arap, Türk ve İbrani olmak üzere dört jeopolitik alt kompleks şekillenecektir. Bu alt komplekslerin kesin sınırları, savaş sonrası ittifaklar kalıcılaşana dek belirsizliğini koruyacaktır. Bu haritada Irak, "yalıtıcı" bir rol üstleniyor; yani birkaç kompleksin kesişim noktasında durarak bunların doğrudan birleşmesini veya birbirinin alanına taşmasını engelleyen bir tampon devlet konumunda bulunuyor.

İkinci senaryo: İran’ın yenilgisi: Bu senaryoda, karşımıza iki farklı biçimde tezahür edebilecek "tek kutuplu bir Ortadoğu" çıkacaktır: Ya askeri üstünlüğünü bölgesel bir düzene tahvil eden İsrail merkezli bir yapı ya da Pakistan ve Arap ortakların başını çektiği koalisyon temelli bir kolektif güvenlik mimarisi. Buradaki en çarpıcı nokta şu: (Nisan-Mayıs aylarında salt teorik bir ihtimal olarak ortaya attığım bu fikir, Ağustos ayında Mekke Paktı’nın imzalanmasıyla kurumsal bir gerçekliğe dönüştü. Üstelik Türkiye’nin bu paktta yer alması, yapıyı salt bir Arap-Pakistan koalisyonu olmaktan çıkardı. Yani ikinci senaryonun altyapısı şimdiden hazır ve hayata geçmek için yalnızca İran’ın yenilgisini bekliyor. Pakt üyelerinin Tahran ziyaretini de bu mercekten okumak gerekir: İran’ın zayıflaması hâlinde tek kutuplu düzenin çekirdeğine dönüşebilecek bu koalisyon, şimdilik Tahran’la doğrudan karşı karşıya gelmemeyi tercih ediyor.

harita2


İçsel olmak ile bütünleşik olmak aynı şey değildir

Mevcut tartışmalardaki kafa karışıklığının temelinde, bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılması yatıyor. İçsel güvenlik, dış güçlerin değil, doğrudan bölgesel aktörlerin şekillendirdiği güvenliktir ve dış nüfuzun düzeyiyle ilgilidir. 

Bütünleşik güvenlik düzeni ise bölge ülkelerinin karşılıklı taahhütler ve ortak tehdit algısı etrafında, tek bir kolektif güvenlik şemsiyesi altında buluştuğu mimaridir; bu da kompleksin iç yapısıyla doğrudan bağlantılıdır.

Benim öngördüğüm senaryo, içsel güvenliğin bir uyarlamasıdır fakat bütünleşik değildir. Bu senaryoda bölge dışı güçlerin nüfuzu büyük ölçüde kırılır; ancak bölge tek bir blok hâline gelmek yerine, güç dengesi ve karşılıklı güvenlik bağımlılıklarıyla ayakta duran bir alt kompleksler sistemine dönüşür. Bu alt kompleksler arasında neredeyse hiçbir tampon bölge yoktur. Doğrudan bir çatışmanın faturası herkes için çok ağır olacağından, tam da bu tampon yokluğu aradaki rekabeti dizginler. Bu tablo, Kâfirûn Suresi’nin 2 ve 3. ayetlerindeki "Ben sizin taptıklarınıza tapmam; siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz" mealindeki ilkenin sahadaki tezahürüdür. Bu düzen ideal olmayabilir ancak söz konusu ülkelerin birbiriyle çatışan çıkarları gerçeğiyle birebir örtüşmektedir. Buna karşılık bütünleşik düzenin,bugün hiçbiri sahada karşılık bulmayan keskin ön koşulları vardır. Bütünleşik anlamda bölgesel bir içsel güvenlik, ancak şu üç şartın sağlanmasıyla mümkündür:

a) Suudi Arabistan: Riyad yönetimi Batı silahlarının depolandığı bir üs olmaktan çıkmalı, petro-dolar sistemini terk etmeli, Ensarullah’ı resmen tanımalı ve ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarına ortak olmamalıdır. Yıllardır dünyanın en büyük silah ithalatçıları arasında başı çeken Suudi Arabistan’ın savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine kadar neredeyse tüm savunma altyapısı; Amerika ve Avrupa’nın tedarik zincirine, yedek parçasına, eğitimine ve yazılımına göbekten bağlıdır. Ordusunun operasyonel kabiliyeti Washington’dan çıkacak tek bir kararla felç edilebilen bir ülke,bağımsız bir güvenlik mimarisinde eşit bir ortak olamaz. Öte yandan petro-dolar sistemi de basit bir döviz anlaşmasından ibaret değildir. Petrolün dolar üzerinden satılması ve gelir fazlasının Amerikan tahvillerine ve silah alımlarına akıtılması,Krallığın güvenliğini doğrudan ABD finans sisteminin istikrarına endekslemiştir. Ensarullah’ın tanınması ise Riyad için bir samimiyet sınavıdır. Suudi Arabistan’ın bugün Yemen’de arabuluculuk için İran’ın kapısını çalması, Riyad’ın sahadaki gerçekliği kabullendiğini ancak bunu henüz siyasi dile dökemediğini gösteriyor. Son olarak, Suudi bankaları ve şirketleri ABD’nin İran’a kestiği yaptırım cezalarına uyduğu sürece, ortak güvenlikten dem vuran her söylem yapısal bir duvara toslayacaktır.

b) Türkiye: Ankara NATO üyeliğinden çıkmalı, Pantürkist politikalardan vazgeçmeli ve Güney Kafkasya’da NATO’nun Truva atı olmaktan vazgeçmelidir. 1952’den beri NATO üyesi olan Türkiye, ittifakın füze savunma sistemi kapsamında İncirlik Üssü’ne ve Kürecik erken ihbar radarına ev sahipliği yapıyor. Topraklarında Batılı bir askeri ittifakın savunma kalkanını barındıran bir ülke, aynı anda bağımsız bir bölgesel güvenlik düzeninin taşıyıcı sütunu olamaz. Ankara’nın Türk Devletleri Teşkilatı’ndan başlayıp Zengezur ya da diğer adıyla "Turan Koridoru" projesine kadar uzanan Pantürkist dış politika hamleleri, İran’ın kuzeydeki jeopolitik çıkarlarıyla doğrudan çarpışmaktadır. Buradaki en büyük endişe,Türkiye’nin gerek Azerbaycan’la kurduğu askeri bağlar gerekse İran’ın Ermenistan ve Avrasya bağlantısını kesen koridorlar üzerinden Güney Kafkasya’da NATO’nun koçbaşı rolünü üstlenmesidir. Bu tablo değişmediği sürece, MİT Başkanının Tahran’daki varlığı bir yakınlaşma işaretinden çok, rekabetin kontrollü yürütüldüğünün bir göstergesidir.

c) Pakistan: İslamabad yönetimi, Farsçada "hem Çin’in torbasından hem Batı’nın yemliğinden beslenmek" deyimiyle tarif edilen ikili oynamaktan vazgeçmelidir. Pakistan bir yandan Çin’in stratejik ortağıdır ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ülke altyapısının omurgasını oluşturmaktadır. Ancak diğer yandan, finansal olarak ayakta kalabilmek için IMF programlarına, Washington ve Batı başkentlerinin desteğine muhtaçtır ve ABD ile askeri bağlarını sürdürmektedir. Benim jeopolitik haritamda Pakistan’ı bölgesel düzenin kalıcı bir üyesi yapmak yerine, Arap ve Türk alt komplekslerine "dışarıdan nüfuz eden bölgesel bir aktör" konumuna düşüren şey, tam da bu ikili oyundur. Suudi Arabistan’la imzalanan savunma anlaşması ve Mekke Paktı üyeliği, İslamabad’ın güvenlik şemsiyesini Arap jeopolitiğine doğru açtığını gösteriyor; fakat ülkenin hangi bloğa sadık kalacağı hâlâ belirsizdir. Aynı anda birbiriyle çelişen birkaç kaynaktan beslenen bir ülke, kriz anında doğal olarak en yüksek teklifi verene yanaşacaktır.

Alt kompleksler senaryosu neden daha muhtemel?

Saydığımız bu üç şarttan hiçbiri yakın gelecekte gerçekleşmeyecektir. Zira bu şartlar, basit politika değişiklikleriyle sınırlı olmayıp; Suudi monarşisinin güvenliği, Türkiye’nin stratejik kimliği ve Pakistan’ın ekonomi-politik yapısı gibi bu üç devletin varlık sütunlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Bu şartlar olgunlaşmadan bütünleşik bir düzen kurmayı beklemek,sahiplerinin hâlâ başkasına kiraladığı bir araziye ev dikmeye çalışmak gibidir. Buna karşın, alt kompleksler senaryosu bu tür imkânsız ön koşullara ihtiyaç duymaz.

Bu senaryo; Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın bölge dışı bağlarını koruduğunu baştan kabul eder. Ancak İran’ın stratejik zaferi hâlinde ABD’nin güvenlik garantilerinin inandırıcılığını yitireceğini ve bu ülkelerin kendi güvenliklerini sağlamak adına, ister istemez İran dahil bölgesel güçlerle ilişkilerini yönetmek zorunda kalacağını öngörür. Nitekim Tahran Zirvesi de tam olarak bu mantığı doğruluyor: Amerikan şemsiyesine duyulan güvenin sarsıldığı bir iklimde, bölgesel kutuplar arasında bir ittifak kurulmuyor; yalnızca ilişkiler yeniden dizayn ediliyor.

Sonuç

İçsel güvenlik doğru bir hedeftir, ancak oraya giden yol bütünleşik düzenden geçmez. Suudi Arabistan Batı’nın silah deposu ve petro-doların kalesi olmayı sürdürdüğü, Türkiye bir ayağını NATO’da tutup gözünü Turan’a diktiği ve Pakistan hem Çin’in torbasından hem Batı’nın yemliğinden beslendiği müddetçe, bölgesel kolektif güvenliğe dair her plan en iyi ihtimalle bir gerilim yönetimi mekanizması olarak kalacaktır.

Tahran için en gerçekçi politika; Irak’ı yalıtıcı tampon rolünde tutmak, yüzünü Avrasya’ya dönmek, Güney Kafkasya’da Türkiye ile rekabeti dizginlemek ve Suudi Arabistan’ın Yemen ile Fars Körfezi’ndeki güvenlik açığını bir kaldıraca dönüştürerek Fars alt kompleksinin kutbu olarak kendi konumunu tahkim etmektir.

Savaş sonrası düzeni müzakere masaları değil, bizzat savaşın sonucu ve ondan doğacak yeni güç dengesi inşa edecektir.

Konuya ilişkin gelişmeler hızla değiştiğinden, ortaya çıkacak yeni bağımsız ve bağımlı değişkenler bu makalenin ulaştığı sonuçları etkileyebilir. 


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 29.10.2026 14:34 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/46627/ortadogu-da-ayri-guvenlik-alanlari-mi-tek-bir-ortak-duzen-mi