PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
İsrail askerî istihbaratı ve başbakanlık bünyesinde üst düzey görevlerde bulunmuş isimlerin kaleme aldığı INSS raporu, ABD’nin Ortadoğu’daki kalıcı askerî varlığını azaltma sürecine girdiğini vurgulayarak, Siyonist rejime yeni bölgesel mimaride dışlanmama ve ayakta kalma tavsiyelerinde bulundu.

YDH- İsrail rejiminin güvenlik ve dış politika kararlarının şekillendiği en önemli merkezlerden biri olan Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS), ABD’nin Ortadoğu’daki askerî varlığını kademeli olarak azaltma stratejisini ve bunun bölge düzenine etkilerini ele alan kapsamlı bir analiz yayımladı.
Eldad Shavit ve Jesse R. Weinberg imzasını taşıyan "Daha az varlık, daha az mı etkili? İran savaşı ve ABD'nin Ortadoğu'daki müdahalesinin geleceği" başlıklı raporda; ABD’nin bölgedeki doğrudan yükünü azaltıp sorumluluğu müttefiklerine devretme ("yük paylaşımı") arayışında olduğu, bu durumun İsrail rejimi için hem fırsatlar hem de ciddi varoluşsal riskler barındırdığı kaydedildi.
Raporun taşıdığı stratejik ağırlık, yazarlarının Siyonist rejimin güvenlik ve istihbarat bürokrasisindeki geçmişinden kaynaklanıyor:
Eldad Shavit: İsrail askerî istihbarat teşkilatı Aman’da uzun yıllar görev yapmış, Değerlendirme Bölüm Başkan Yardımcılığı üstlendi. 2011–2015 yılları arasında İsrail Başbakanlık Ofisi Araştırma Birimi Başkanı olarak görev yapan Shavit, rejimin en üst düzey istihbarat ve güvenlik kararlarının mutfağında yer almış kıdemli bir isim.
Jesse R. Weinberg: Tufts ve London School of Economics (LSE) mezunu olan Weinberg, Tel Aviv Üniversitesi'nde ABD–Suriye ilişkileri üzerine doktora yaptı. Halen INSS bünyesinde "İsrail ve Küresel Güçler" araştırma programının koordinatörlüğünü yürütüyor ve Washington'ın küresel stratejileri ile büyük güç rekabeti üzerine uzmanlaşıyor.
İstihbarat ve akademiyi birleştiren bu profil, raporun sıradan bir analizden ziyade İsrail güvenlik bürokrasisine verilen doğrudan bir stratejik reçete niteliğinde olduğunu gösteriyor.
Raporda, Washington rejiminin temel hedefinin; Ortadoğu'daki kalıcı askerî üs ve personel sayısını azaltmak, güvenlik sorumluluğunu müttefiklere devretmek ve kaynakları Çin ile Pasifik'teki küresel rekabete kaydırmak olduğu ifade ediliyor.
Irak’taki koalisyon güçlerinin çekilmesi, Suriye’deki Tanef üssünün boşaltılması ve füze/İHA saldırılarına açık hale gelen Körfez'deki ABD üslerinin (Bahreyn Beşinci Filo dâhil) yeniden yapılandırılması bu sürecin somut göstergeleri olarak sıralanıyor.
Ancak yazarlar, Washington’ın düştüğü "yük paylaşımı tuzağına" dikkat çekiyor:
Bölgesel müttefikler (özellikle Körfez ülkeleri) İran’a ve Yemen’deki Sanaa hükümetine karşı kendilerini tek başlarına savunma kapasitesine veya iradesine sahip değiller.
ABD askerî gücünü çekse dahi, kriz anlarında daha büyük maliyetlerle bölgeye dönmek zorunda kalıyor.
Ancak bölgesel ortaklar kendi başlarına hareket etmeyi başardıklarında ise ABD’ye olan bağımlılıkları azalıyor ve Washington'ın bu ülkeler üzerindeki siyasi nüfuzu zayıflıyor.
Raporda, Washington’ın doğrudan askerî yükü azaltıp müttefiklerini öne sürme stratejisinin en sıcak ve somut sınavının Yemen’de yenilenen savaş olduğu vurgulanıyor.
Suudi destekli Yemenli unsurların Ensarullah’a (Husiler) karşı başlattığı askerî operasyonda Riyad yönetimi kapsamlı hava desteği sağlarken; ABD ise doğrudan saldırılara katılmaktan kaçınarak istihbarat, lojistik, planlama ve hedef belirleme desteği vermekle yetiniyor.
INSS uzmanlarına göre bu çatışma, ABD’nin yeni bölgesel modelinin kaderini belirleyecek iki farklı senaryoyu barındırıyor:
Başarı senaryosu: Yerel güçler ve Suudi Arabistan, ABD’nin bu sınırlı ve dolaylı desteğiyle hedeflerine ulaşabilirse; Washington, bu durumu "yük paylaşımı modelinin işe yaradığının ve müttefiklerin kendi başlarına savaşabildiğinin" kanıtı olarak sunacak.
İkilem ve başarısızlık senaryosu: Ancak operasyon başarısız olur, Ensarullah güçleri Suudi Krallığı’nı ve stratejik Bab el-Mandeb Boğazı’nı tehdit etmeye devam ederse, Washington ağır bir stratejik ikilemle karşı karşıya kalacak: Ya bölgeye doğrudan askerî müdahalesini yeniden derinleştirecek ya da hem kendi hem de müttefiklerinin çıkarlarına ağır darbe vuran bir sonucu kabullenmek zorunda kalacak.
Yazarlar, Suudi Arabistan’ın alacağı ağır bir hasarın Washington üzerindeki doğrudan müdahale baskısını artıracağını ve ABD’nin "müttefiklerinin güvenilir koruyucusu" imajını ciddi biçimde sorgulatacağını altını çizerek belirtiyor.
Shavit ve Weinberg, Körfez Arap rejimlerinin ABD'nin güvenlik şemsiyesine olan güvenlerinin sarsıldığını vurguluyor. Onlara göre bu durum, Körfez ülkelerini çok yönlü bir "riskten korunma" stratejisine itiyor:
- Washington ile ilişkileri tamamen kesmeden bağımsız askerî kapasiteler inşa etmek,
- Çin ile ekonomik ve siyasi bağları derinleştirmek,
- Türkiye ve Pakistan ile savunma ve güvenlik işbirliklerini genişletmek,
- Tahran ile diplomatik iletişim kanallarını açık tutarak doğrudan bir çatışmadan kaçınmak.
Raporun en dikkat çekici kısmını, ABD’nin çekilme sürecinde İsrail rejimine verilen doğrudan tavsiyeler oluşturuyor. INSS uzmanları rejime şu kritik uyarılarda bulunuyor:
Yalnızca askerî güç yeterli değil: İsrail'in yüksek istihbarat, füze savunma ve saldırı kapasitesi onu Washington gözünde bir "güç çarpanı" yapıyor. Ancak askerî üstünlük, otomatik olarak siyasi başarı veya bölgesel kabul getirmiyor.
Somut güvenlik katkısı sunulmalı: İsrail, askerî gücünü Arap rejimlerinin güvenliğini sağlayacak somut mekanizmalara (erken uyarı, istihbarat paylaşımı, İHA ve füze savunma şemsiyesi, deniz güvenliği) dönüştürmelidir.
Filistin meselesi ve diplomatik ufuk şartı: Rapordaki en hayati uyarı rejimin 2024’ten beri soykırım yaptığı Filistin konusunda. Yazarlar, Arap devletlerinin (özellikle Suudi Arabistan) aşırı siyasi maliyet ödemeden İsrail ile güvenlik ittifakına girebilmesi için Filistin meselesinde güvenilir bir siyasi ufuk sunulmasının şart olduğunu belirtiyor.
Dışlanma riski: Eğer İsrail, Filistin konusunda adım atmaz ve askerî gücünü diplomatik işbirliğine dönüştüremezse; ABD’nin askeri şemsiyesinin zayıfladığı yeni bölge düzeninde ortaya çıkacak yeni bölgesel güvenlik çerçevelerinin tamamen dışında kalma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
INSS raporu, ABD’nin Ortadoğu’da artık "tek güvenlik garantörü" olarak kalmayacağı gerçeğinden hareketle, İsrail rejimine uyarıda bulunuyor: Washington ile güçlü güvenlik ortaklığı, bölgeye siyasi entegrasyonun yerini tutamaz. İsrail, işgal politikaları ve Filistin konusundaki tıkanıklığı aşmadığı takdirde, ABD sonrası şekillenen yeni Ortadoğu mimarisinde yalnızlaşmaya mahkûm olacaktır.