PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
İranlı siyaset bilimci Mehdi Harratiyan, ABD yaptırımlarının kalıcı bir baskı sistemine dönüştüğünü belirterek İran'a uzun vadeli ekonomik ve kurumsal ilişkiler üzerinden hareket alanını genişletme çağrısı yaptı.

YDH ― İranlı siyaset bilimci Mehdi Harratiyan, ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarının yalnızca ekonomik kısıtlamalardan ibaret olmadığını, uluslararası finans kuruluşları, şirketler, istihbarat ağları, düşünce kuruluşları ve medya aracılığıyla sürekli yeniden üretilen bir baskı sistemine dönüştüğünü savundu.
Harratiyan'a göre Washington'ın yaptırımları kaldırması bile yıllar içinde oluşan kurumsal alışkanlıkları, ekonomik risk algısını ve İran'ı uluslararası ilişkilerin dışında tutan ağları ortadan kaldırmaya yetmeyecek.
Gramsci'nin hegemonya, Foucault'nun iktidar ve gözetim, Bourdieu'nün ise alan ve sermaye kavramlarından yararlanarak bu sistemi açıklayan Harratiyan, yaptırımlarla mücadelenin de uzun vadeli bir strateji gerektirdiğini vurguladı.
Bu çerçevede İran'a, ani askerî hamleler veya tek seferlik büyük anlaşmalar yerine ekonomik ve kurumsal ilişkiler üzerinden kendi hareket alanını genişletecek bir mevzi stratejisi izleme önerisinde bulundu.
Harratiyan'a göre ABD, yaptırımları yalnızca kendi devlet kurumlarının aldığı kararlarla uygulamıyor. İran'la ticaret yapan şirketleri, bankaları ve finans kuruluşlarını da sürekli bir risk ve denetim mekanizmasının içine çekiyor. Böylece uluslararası aktörler, İran'la ekonomik ilişki kurarken Washington'ın kararlarının yanı sıra bunların doğurabileceği ticari ve finansal sonuçları da hesaba katmak zorunda kalıyor.
Bu nedenle yaptırımlar kaldırılsa bile şirketlerin yerleşik risk algısının ve İran'ı uluslararası ticaretin dışında tutan ağların ortadan kalkması kolay değil.
Harratiyan, bu mekanizmayı Didier Bigo'nun banoptikon kavramı üzerinden açıkladı. Bu kavramla tanımlanan sistem, İran'ı sürekli gözetim altında tutarken uluslararası ekonomik ilişkilerden dışlanmasını da sağlıyor.
Harratiyan, ABD öncülüğündeki bu düzenin yalnızca baskı ve yaptırımlarla ayakta kalmadığını, diğer ülkelerin Washington'ın hegemonyasına karşı çıkmanın ağır sonuçları olacağına inandırılmasıyla da sürdürüldüğünü söyledi.
Gramsci'nin hegemonya anlayışına dayanan Harratiyan, güç ilişkilerinin yalnızca askerî ve ekonomik araçlarla şekillenmediğini vurguladı. Kamuoyu, kurumlar, siyasi söylemler ve toplumsal rıza da bu ilişkilerin önemli parçalarını oluşturuyor. Böylece ABD'nin kurduğu düzen, diğer aktörlerin bu düzenin kurallarını benimsemesi ve bunlara uygun davranmasıyla da varlığını koruyor.
Harratiyan, yaptırım sisteminin önemli bir bölümünün devlet dışı aktörler üzerinden işlediğine de dikkat çekti. Petrol ve nükleer faaliyetler başta olmak üzere İran'daki gelişmeleri sürekli takip eden uzman ağları, düşünce kuruluşları ve İsrail lobisinden finansman alan kuruluşlar da bu mekanizmanın içinde yer alıyor. Bu aktörler, İran'ın kuşatılması ve yaptırımlara tabi tutulması gerektiğini savunan söylemleri de besliyor.
Bu mekanizmanın farklı parçaları birbirini tamamlıyor. ABD Kongresi'nin yaptırım kararları, başkanlık kararnameleri, uluslararası denetim mekanizmaları, şirketlerin risk değerlendirmeleri ve medya kampanyaları aynı baskı düzeninin farklı ayaklarını oluşturuyor.
Harratiyan, İran'ın bu sistemle mücadelesinde ani askerî hamlelere veya tek seferlik büyük anlaşmalara bel bağlamaması gerektiğini savunuyor. Bunun yerine ekonomik ilişkiler, ticaret ağları, yatırımlar ve kurumsal bağlantılar üzerinden uzun vadeli bir mevzi stratejisi geliştirmesini öneriyor.
Bu noktada Çin'in izlediği politikayı örnek gösteriyor. Pekin, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü, yatırım bankaları ve ticaret koridorları aracılığıyla mevcut uluslararası ekonomik düzene alternatif bağlantılar geliştiriyor.
Harratiyan'a göre İran da benzer bir yaklaşım izlemeli. Petrol ticaretini farklı ödeme sistemleri üzerinden sürdürmeli, Çin yatırımlarını ülkeye çekmeli ve lojistik bağlantılarını geliştirmeli. Böylece ABD'nin kontrolündeki ekonomik ve finansal ağlara bağımlılığını azaltarak uluslararası ticaretteki hareket alanını genişletebilir.
Harratiyan, böyle bir stratejinin İran'ın mevcut uluslararası sisteme yaklaşmasına kadar uzanabilecek sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. İran'ın büyük stratejisinin değişerek ABD öncülüğündeki uluslararası sistem tarafından içerilmesi ve İsrail'le yakınlaşması ihtimaline dikkat çekiyor.
Bu olası dönüşümü sıradan bir dış politika değişikliği olarak görmeyen Harratiyan, bunun İran'ın temel stratejik paradigmasının değişmesi anlamına geleceğini vurguluyor.
İran yönetimine yönelik somut önerilerini de hatırlatan Harratiyan, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf'a daha önce gönderdiği açık mektupta çok taraflı müzakerelerin yeniden başlatılmasını önermiş. Ayrıca Moskova'yla kapsamlı ve stratejik görüşmelere girilmesi gerektiğini de dile getirmiş.
Harratiyan, bu önerileri İran'ın savaş sonrasında kendi stratejik yönelimini koruyabilmesine ilişkin kaygıları doğrultusunda hazırladığını belirtti. İran'ın savaş sonrası döneme ilişkin hazırlık yapmaması hâlinde ülkenin stratejik yöneliminin kendi kontrolünden çıkabileceği uyarısında bulunuyor:
“Dikkatli olun. Savaş sonrası düzene ilişkin bir planınız olmazsa normalleşme süreci kontrolünüzden çıkar ve ülkeyi uçuruma sürükler.”