PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Yemenli gazeteci Hüseyin Buhayti, 2014 devriminden bu yana Yemen’in siyasi ve askeri dönüşümünü, Suud öncülüğündeki savaşı, ABD ve İsrail’in müdahalelerini ve Kızıldeniz’deki operasyonları değerlendirdi.

YDH ― Yemenli gazeteci ve yorumcu Hüseyin Buhayti, Avustralya merkezli Bogan Intelligentsia kanalına konuk olarak Eylül 2014 Yemen devriminden bugüne yaşanan süreci, Suudi—ABD liderliğindeki koalisyonlarla yürütülen savaşı ve Kızıldeniz'deki askeri operasyonları değerlendirdi.
ABD—İsrail destekli Suudi rejiminin Yemen’e yönelik müdahalelerinin tarihsel arka planını ve Yemen’e uygulanan abluka ile başlayan savaşı ve sahadaki gelişmeleri Yemen’in içinden bir bakışla uluslararası kamuoyuna aktaran Buhayti’nin X (eski adıyla Twitter) hesabına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
Yemenli yorumcu Buhayti, Yemen’e ilişkin anlatının Batı/bölge medyasında çoğu zaman dışarıda bırakılan yönlerini doğrudan sahadan aktarıyor.
Eylül 2014'te Ensarullah hareketi liderliğinde çok sayıda Yemenlinin başkent Sanaa'da yönetimi devralmasının arkasındaki nedenleri açıklayan Buhayti, temel etkenin ülkedeki ekonomik çöküş ve eski rejimin politikaları olduğunu belirtti.
Devrilen eski rejimin “Amerika Birleşik Devletleri'nin elinde bir tür maşa” gibi hareket ettiğini söyleyen Buhayti,ülkedeki El Kaide varlığının ABD'den destek koparmak amacıyla bizzat eski rejim tarafından desteklendiğini ve kullanıldığını ifade etti.
Yemen'in kağıt üzerinde cumhuriyet olarak adlandırılmasına ve seçimler yapılmasına rağmen Ali Abdullah Salih'in 35 yıl boyunca iktidarda kaldığını ve ülkede bir diktatörlük kurduğunu hatırlatan Buhayti, Salih'in 2004 ile 2010 yılları arasında Saada'da harekete karşı başlattığı saldırılara dikkat çekti.
“Altı Saada Savaşı” olarak bilinen bu süreçte altı yıl içinde altı savaş yaşandığını, binlerce sivilin öldürüldüğünü ve yaralandığını kaydeden Buhayti, eski rejimin 2010 yılında Yemen'in kuzeyini bombalamak için Suudileri de kullandığını, tüm bu olayların 35 yıl boyunca üst üste birikerek devrime yol açtığını anlattı.
Altı Saada Savaşı'nın Ensarullah hareketinin dönüşümündeki rolüne değinen Buhayti, hareketin başlangıçta ne durumda olduğunu şu sözlerle aktardı:
Başlangıçta barışçıl bir siyasi hareketti, barışçıl bir siyasi-dini hareketti. Ancak onları değiştiren şey o savaş oldu.
Buhayti, hareket mensuplarının ilk dönemlerde “hayal bile edilemeyecek kadar barışçıl” olduklarını ancak Amerikan—İsrail karşıtı duruşları nedeniyle hedef hâline geldiklerini belirtti.
O dönemde ABD'deki Bush rejiminin, hareketin sloganlarının ve Amerikan karşıtı politikalarının bir gün büyüyerek bölgedeki ABD çıkarlarını etkileyeceğini öngördüğünü ve bu nedenle Ali Abdullah Salih'e savaş başlatma emri verdiğini söyledi.
Suudilerin de dahil olduğu bu savaşların harekete savaş yürütme, farklı silah türlerini kullanma, Yemen hükümetinden ele geçirilen tankları ve zırhlı araçları sürme konusunda büyük bir deneyim kazandırdığını belirten Buhayti, süreç içinde ordudan ve Yemen'in dört bir yanından pek çok insanın Saada'ya giderek onlara katıldığını kaydetti.
Daha sonra Suudiler ve ABD tarafından başlatılan her saldırının hareketin şehirde, dağlarda, kıyıda ve son olarak “Refah Muhafızı” saldırıları ile İsrail'e karşı uygulanan Kızıldeniz ablukası sırasında denizde savaşma kabiliyetini geliştirdiğini vurgulayan Buhayti şöyle dedi:
Yani aslında savaş onlara barıştan daha iyi geliyor çünkü onları daha güçlü kılıyor. Yeni fikirler edinmelerini, büyümelerini ve çalışmalarını sağlıyor.
Ensarullah'ın 2014 öncesinde sadece binlerle ifade edilen bir savaşçı kapasitesine sahip olduğunu tahmin ettiğini belirten Buhayti, bugün ise Yemen silahlı kuvvetleriyle birlikte savaşçı sayısının bir milyona ulaşabileceğini söyledi.
Yaşanan en büyük dönüşümün askeri kapasiteden ziyade zihniyette gerçekleştiğine dikkat çeken Buhayti şu ifadeleri kullandı:
Yemenlilerin tüm zihniyetini de değiştirdiler: Artık Suudilerin arka bahçesi olmamıza gerek yok. Bağımsız olabiliriz. Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız olabiliriz. Bize yardım etmesi veya bizi koruması için ABD'ye ihtiyacımız yok.
Bölgedeki Arap rejimlerinin yalnızca ABD'nin koruması altında, bazı küçük ülkelerin ise Suudilerin yardımıyla var olabileceklerini düşündüklerini kaydeden Buhayti, Ensarullah'ın ise bir ülkenin korunmak için başkasına bel bağlamaması ve kendi ülkesi için ne gerekiyorsa bağımsızca yapması gerektiği fikrini yerleştirdiğini belirtti.
Suudilerin Yemen'i her zaman kendi “arka bahçesi” olarak gördüğünü söyleyen Buhayti şunu dedi:
Bilirsiniz, arka bahçenizle pek ilgilenmezsiniz,çimlerin uzamasına izin verirsiniz vesaire. Suudilerin yaptığı tam olarak buydu.
Geçmişte Avrupa'da 13 yıl yaşadığı dönemde insanlara Yemen'den bahsettiğinde “Orası Arabistan'ın neresinde?” sorusuyla karşılaştığını anlatan Buhayti, yaşanan değişimi şu sözlerle özetledi:
Eskiden kimse Yemen'in nerede olduğunu bilmezdi. Ama şimdi herkes Yemen'in nerede olduğunu biliyor; şu anda Suudileri bombalayan ülke olarak biliyorlar.
Yemen'in binlerce yıllık bir tarihe sahip olmasına karşın sadece son 100 yıldır var olan Suudiler tarafından kontrol edilmeye çalışıldığını belirten Buhayti, Suud rejiminin Yemen'de iyi bir cumhurbaşkanı istemediğini, ülkenin fakir, yozlaşmış ve Suudi şemsiyesi altında bağımlı kalmasını arzuladığını vurguladı.
Bu duruma örnek olarak 1970'li yıllarda sadece üç yıl görevde kaldıktan sonra suikasta uğrayan eski Cumhurbaşkanı İbrahim el-Hamdi'yi gösteren Buhayti, Hamdi'nin o kısa sürede ülke için çok şey yaptığını ve o dönemi yaşamamış gençlerin bile bugün kendisine minnet duyduğunu ifade etti.
Yemenlilerin Hamdi'yi Gandi veya Mandela gibi gördüğünü belirten Buhayti, suikastın ve ardından yürütülen karalama kampanyasının ayrıntılarını şöyle aktardı:
Çok acımasız bir şekilde öldürüldü. 2014'te devrilen rejim olan Ali Abdullah Salih'in bazı subaylarıyla öğle yemeğine davet edildi ve orada öldürüldü. Ondan sonra Yemen'de bulunan iki-üç Fransız kadını da öldürüp cesetlerini onun cesedinin yanına koydular ve bu kadınlarla bir şeyler yaşadığını söylediler. Yani itibarını da lekelemeye çalıştılar.Fransa'nın bu iki veya üç Fransız kadının öldürülmesini neden soruşturmadığını hâlâ merak ediyorum. Sadece ona suikast düzenleyip öldürmekle kalmadılar, aynı zamanda o dönemde Yemen'de turist olan o Fransız kadınlarla ilişkisi olduğunu söyleyerek itibarını lekelemeye çalıştılar. İşte Yemenlilerin Suudi Arabistan'dan nefret etmesinin nedenlerinden biri tam olarak budur; çünkü el-Hamdi hâlâ Yemen'de olsaydı, bence Yemen şu anda tamamen farklı bir yerde olurdu.
Batı medyasının çatışmayı “Yemen hükümeti Husi isyancılara karşı” şeklinde çerçevelemesine sert tepki gösteren Buhayti, Arabistan'da bulunan yapıyı “sürgün hükümeti” olarak bile nitelendiremeyeceğini söyledi.
Sürgün hükümetinin ülkeden zorla çıkarılmış hükümet anlamına geldiğini hatırlatan Buhayti, Suud ve desteklediği yapının Yemen topraklarının yüzölçümü olarak yüzde 60 ila 70'ini kontrol ettiğini, Ensarullah ve Sana hükümetinin ise yüzde 30'luk bir alanı elinde tuttuğunu ancak Yemen nüfusunun yüzde 70 ila 80'inin bu yüzde 30'luk alanda yaşadığını belirtti.
Suudi destekli yönetimin kontrol ettiği yüzde 70'lik toprağa gelip ülkeyi oradan yönetmek yerine 2015'ten beri Suudi Arabistan'da kaldığına işaret eden Buhayti, bu yapıyı şu sözlerle tanımladı:
Yani bu bir 'otel hükümeti'. Evet, biz ona otel hükümeti diyoruz ve 2015'ten beri oradalar. Düşünün, sanırım yeni bir hastalıkları var. Son birkaç haftadır bunun üzerine düşündüm, buna 'Riyad sendromu' diyebiliriz çünkü Riyad'da çok uzun süre kaldılar. Sahada olup bitenlerden, insanların çektiği acılardan, kendi kontrolleri altındaki insanların bile ekonomik durumundan tamamen kopuklar. Savaşın, barışın ve hayatta yaptığınız her şeyin bir açıklamadan, belki bir WhatsApp grubundan, belki de otelin resepsiyonuna bırakılacak bir nottan ibaret olduğunu sanıyorlar.
Birleşmiş Milletler'in veya uluslararası toplumun bu yapıyı tanımasının hiçbir önem taşımadığını savunan Buhayti, asıl önemli olanın Yemen'i terk etmeyen ve ülkeyi içeriden yöneten hükümet olduğunu vurguladı.
Batı'nın ve Suudilerin harekete sürekli “Husiler” demesine de değinen Buhayti, hareketin adının Ensarullah olduğunu, ancak ilk Saada savaşında öldürülen kurucu lider Hüseyin el-Husi'nin adıyla anılmaya çalışıldığını belirterek şöyle dedi:
Tıpkı Suudilerin koca bir ülkeye kendi aile adlarını vermesi gibi, her şeye bir kişinin adını verebileceklerini sanıyorlar.
Uluslararası toplumun "meşruiyet" söylemindeki çelişkilere dikkat çeken Buhayti, 2015'te Yemen'den kaçarak Suudi Arabistan'a giden ve "uluslararası alanda tanınan meşru cumhurbaşkanı" olarak kabul edilen Abdurrabbu Mansur Hadi'nin bizzat Suudiler tarafından istifaya zorlandığını hatırlattı.
Suud rejiminin kendi icadı olan altı-sekiz kişilik bir "Başkanlık Liderlik Konseyi" kurduğunu ve Hadi'yi iki-üç yıl boyunca ev hapsine aldığını belirten Buhayti, şu soruları yöneltti:
Uluslararası toplum nerede? O ölene kadar neden kimse 'Hadi nerede?' diye sormadı? Evinde tek başına öldü ve iki-üç yıl boyunca bir telefon görüşmesi bile yapamadı, bir mektup yazamadı veya bir e-posta gönderemedi. Üstelik onların deyimiyle Yemen'in seçilmiş cumhurbaşkanıydı. Uluslararası toplum nerede? BM Güvenlik Konseyi nerede? Neden Hadi'nin nerede olduğunu, evinde tek başına ölene kadar neden ev hapsinden çıkarılmadığını sormadılar?
Yemen anayasasına göre cumhurbaşkanının görevini sürdürememesi veya istifa etmesi durumunda yetkinin cumhurbaşkanı yardımcısına, o yoksa —tıpkı ABD anayasasında olduğu gibi— meclis başkanına geçmesi gerektiğini hatırlatan Buhayti, Yemen meclis başkanının şu anda Yemen'de, Ensarullah'ın ve Sana hükümetinin yanında olduğunu vurguladı.
Buhayti, Suudilerin kurduğu konseyin anayasaya tamamen aykırı olduğunu ve uluslararası toplumun insanları taş devrinde yaşıyor sanarak gerçekleri gizleyebileceğini düşündüğünü ifade etti.
Suudilerin 2015'teki savaşı Cumhurbaşkanı Hadi'nin talebi üzerine ve Ensarullah'ın Aden'e ilerlemesi nedeniyle başlattığı yönündeki iddiaların tamamen yalan olduğunu savunan Buhayti, Hadi'nin savaş başladıktan birkaç yıl sonra verdiği bir televizyon röportajındaki sözlerini hatırlattı.
Buhayti, Hadi'nin o röportajda, ”Suudi liderliğindeki koalisyon savaşının başladığını sadece televizyondan duydum. Yemen'e karşı bir savaş veya koalisyon başlatacaklarını bilmiyordum. Hatta daha önce onlara ve Amerikalılara bir noktada onlara karşı savaşmayı planlıyor musunuz diye sordum ve hayır dediler” ifadelerini kullandığını ve bu videonun açık kaynaklarda mevcut olduğunu belirtti.
Savaşın ilan ediliş biçimine de dikkat çeken Buhayti, 26 Mart 2015'te Yemen'e karşı savaşın Suud rejiminden değil, Suudilerin Washington Büyükelçisi Adil el-Cubeyr tarafından ABD'nin başkentinden ilan edildiğini vurguladı.
“Düşünün, tarihte ilk kez bir ülke başka bir ülkeye üçüncü bir ülkeden savaş ilan ediyor” diyen Buhayti, bu ilandan sadece dakikalar sonra Obama yönetiminin savaşa her türlü lojistik ve teknik desteği verdiğine dair açıklama yayımladığını kaydetti.
Ayrıca Adil el-Cubeyr'in bir Amerikan televizyonunda savaşa yedi-sekiz aydır hazırlandıklarını itiraf ettiğini belirten Buhayti, bunun Ensarullah henüz Sana'dan ayrılmadan ve Hadi'yi çıkarmadan çok önce savaşın planlandığını kanıtladığını söyledi.
Ensarullah'ın Batı tarafından "terörist grup" olarak nitelendirilmesini Güney Afrika lideri Nelson Mandela örneğiyle değerlendiren Buhayti, Mandela'nın da 27 yıl hapis yattığını ve apartheid rejimini destekleyen Batılı ülkeler tarafından terörist ilan edildiğini hatırlattı.
Mandela'nın cumhurbaşkanı olduktan sonra ABD'ye gittiğinde Amerikalı bir gazetecinin kendisine Yaser Arafat, Muammer Kaddafi, Hafız Esad ve Fidel Castro ile ilişkilerini sorduğunu anlatan Buhayti, Mandela'nın o gazeteciye verdiği şu yanıtı aktardı:
Mandela, 'Birinin teröristi, başkasının özgürlük savaşçısıdır' dedi. 'Bana bu insanları soruyorsunuz; bu insanlar ve bu ülkeler ayrımcılığa ve apartheid'a karşı mücadelemizi destekleyen tek ülkelerdi. Siyasi analistlerin yaptığı hatalardan biri,kendi düşmanlarının bizim de düşmanımız olması gerektiğini düşünmeleridir. Ve şimdi bu insanları terörist olarak gördüğünü söylediğiniz, kendilerine demokrasi diyen ABD ve diğer ülkeler, Güney Afrika'nın apartheid ve ırkçı rejimini destekleyen ülkelerdi.'
İnsanların ABD veya sözde uluslararası toplumun her söylediğine inanmaması gerektiğini belirten Buhayti, Sana'daki hükümetin sadece Saada'dan gelenlerden oluşmadığını; Sünnileri, Selefileri, Ali Abdullah Salih'in eski partisinden olanları, Müslüman Kardeşler'i ve güney de dahil olmak üzere Yemen'in her şehrinden insanları barındırdığını ifade etti.
Televizyon yayınlarında karşılaştığı çifte standarda da değinen Buhayti, karşısına Suudi rejiminden bir konuk çıkarıldığında sunucuların Suudi konuğun Yemen adına konuşmasını görmezden gelip kendisine “Yemenliler adına nasıl konuşabilirsin?” diye sorduklarını anlattı.
Bugüne kadar katıldığı yüzlerce yayında karşısına çıkarılan muhalif Yemenli konukların tamamının Mısır, Türkiye, Riyad, Birleşik Arap Emirlikleri veya Avrupa'da yaşadığını belirten Buhayti şöyle dedi:
Ben Yemen adına konuşabilirim çünkü Yemen'deyim. Eğer Yemen'e geri dönerseniz, o zaman siz de Yemenliler adına konuşabilirsiniz.
Uluslararası medyanın ve düşmanlarının, Ensarullah'ın Yemen'de cumhuriyeti yıkıp bir krallık veya "imamet" kurmak istediği yönünde yalanlar yaydığını belirten Buhayti, Yemen halkının cumhuriyeti koruyan asıl gücün Sana hükümeti ve Ensarullah olduğunu anladığını söyledi.
Suudi rejimi gibi bir monarşinin Yemen'e özgürlük, seçim ve cumhuriyet getirmeye çalışmasının imkansızlığına işaret eden Buhayti, şu değerlendirmede bulundu:
Yemen'le savaşmaya gelen ülkelerin hepsi bölgedeki en kötü diktatörlükler veya krallıklardır. Bölgedeki tüm kötülükler Yemen'le savaşmaya geldi. Batı'daki tüm kötülükler de İsrail devletiyle birlikte Yemen'le savaşmak için birleşti. Bu şer odaklarının Ensarullah'a duyduğu nefretin boyutu, aslında Yemen halkının Ensarullah'ın doğru yolda olduğunu ve Yemen'i koruyacak olanların onlar olduğunu anlamasını sağladı. ABD'den, Siyonistlerden, Suudilerden, İngilizlerden, tüm bu kötülüklerden kaç savaşa maruz kaldığımız ortada ve Yemen yenilmek yerine günden güne daha da güçleniyor.
Suudilerin Yemen hükümetini kutsal Mekke şehrini hedef almakla suçlamasını ve Sünni dünyasındaki bazı kurumların Yemen'deki ablukaya sessiz kalırken bu iddiayı kınamasını değerlendiren Buhayti, Suudilerin askeri ve ekonomik olarak başarısız oldukları için konuyu mezhepsel bir çatışmaya çekmeye çalıştıklarını söyledi.
Yemen'de kimsenin “bu Zeydi, bu Sünni veya Şafii” diye ayrım yapmadığını belirten Buhayti, Suudilerin 2017 veya 2018'de de benzer bir iddia ortaya attığını hatırlattı.
Üçüncü kutsal mekan olan Kudüs ve Mescid-i Aksa'yı korumak, Gazze'deki soykırımı durdurmak için İsrail'e savaş ilan eden, bu uğurda ABD liderliğindeki "Refah Muhafızı" —kendi ifadeleriyle "Soykırım Muhafızı"— koalisyonunun binlerce saldırısına maruz kalan, sivil hükümeti ve üst düzey komutanları hedef alınan tek ülkenin Yemen olduğunu vurgulayan Buhayti şöyle sordu:
Soykırımı durdurmak ve üçüncü kutsal mekanımız olan Filistin'i korumak için İsrail'e savaş ilan eden dünyadaki tek ülkenin, tek halkın, dönüp birinci ve ikinci kutsal mekanımızı hedef alacağını düşünebilir misiniz? Günde beş vakit kendisine doğru namaz kıldığım, tüm Yemenlilerin günde beş vakit yöneldiği Mekke'yi hedef alır mıyız?
Kabe'nin köşelerinden birinin "Rüknü'l-Yemani" (Yemen Köşesi) olarak adlandırıldığını da doğrulayan Buhayti, Mekke'yi hedef almanın Yemen'e hiçbir fayda sağlamayacağını, aksine kendilerini ve Ensarullah'ın itibarını yok edeceğini belirtti.
Ancak bu noktada çok ciddi bir uyarıda bulunan Buhayti, gelecekte Mekke'ye yönelik bir kışkırtma yapılabileceğini öne sürdü:
Şunu açıkça söyleyeyim: Bir noktada Mekke'nin bir insansız hava aracı (İHA) veya füzeyle saldırıya uğrayacağına inanıyorum, ancak Yemen'den değil. Bu, Suudi rejimi, Suudi kraliyet ailesi, Siyonistler veya Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılacaktır. Çünkü ABD'nin İran'ın Şahid İHA'larının birebir kopyası olan 'Locust' (Çekirge) adında İHA'lar ürettiğini biliyoruz. Düşünün, ABD dünyanın en güçlü ülkesi, silah üretiminde ve teknolojide zirvede; ama İran'ın sahip olduğu bir İHA'yı kopyalamak zorunda kaldılar. Kendi İHA'larını yapabilirlerdi ama Fars Körfezi'nde saldırılar düzenleyip suçu İranlılara atabilmek için bunu yaptılar, ki yaptılar da. Bu yüzden bir noktada bu kişilerin Mekke'yi hedef alabileceğine, hatta bu İHA'lardan birini Yemen'deki Suudi destekli güçlere verip Mekke'ye fırlattırabileceklerine inanıyorum.
Suudilerin böyle bir yola başvurma ihtimalinin nedenini kraliyet ailesinin varlığının tehdit altında olmasıyla açıklayan Buhayti, Suudi hanedanının gücünün ekonomisine, petrolüne, ordusuna ve iç güvenlik baskısına dayandığını ancak Yemen'in tüm bunları devre dışı bıraktığını söyledi.
Buhayti şöyle dedi:
Ordularını yendik. Ekonomilerini çökertmek üzereyiz. Tüm petrol altyapılarını yok etmek üzereyiz. Eğer Yemen'e karşı savaşı sürdürürlerse, Yemen tüm petrol altyapılarını yok etme noktasına gelecektir ve sanırım Suudilerin 2034'te Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak tek bir kuruşu bile kalmayacaktır.
Suud ordusunun askeri kapasitesini Yemen güçleriyle kıyaslayan Buhayti, bir orduda en önemli unsurun silahlar değil, savaşçının gücü, zihniyeti ve deneyimi olduğunu vurguladı.
Ülkesi için ölmeye hazır AK-47 (Kalaşnikof) taşıyan bir Yemenli savaşçının, Amerikan Abrams tankının içindeki bir Suudi askerini nasıl yendiğini görüntülere dayanarak şu sözlerle anlattı:
Yemenli savaşçı AK-47'siyle Suudi tankına ateş açar açmaz, tankın içindeki o Suudi askeri tankı durdurdu, motoru kapattı, dışarı çıkıp kaçtı. Çünkü 'Eyvah, çok yakınlar' diye düşündü. Dışarıda ne olduğunu bilmediği ama kendisine yakın olduklarını bildiği için tankın içinde kalmaktan korktu. Oysa Yemenli savaşçıların elinde o anda bir tanksavar veya Kornet füzesi olsaydı, en başta onu ateşlerlerdi; AK-47 ile ateş ettiklerinde o bölgede tanksavar olmadığını anlaması gerekirdi. Ama o sadece tankı bırakıp kaçtı.
Suudilerin hiçbir gerçek savaş deneyimi olmadığını, geçmişte Kuveyt veya Irak'taki savaşların başkaları tarafından yürütüldüğünü, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya'da ise El Kaide ve IŞİD gibi terör örgütlerini ve paralarını kullanarak savaştıklarını belirten Buhayti, Yemen'de de maaşla savaşan paralı askerler kullandıklarını söyledi.
Buna karşılık kendi saflarındaki savaşçıların —Suudiler petrol altyapısını kontrol ettiği için— çoğunun maaşı bile olmadığını,sadece karınlarını doyuracak kadar erzakla ülkeleri için sonuna kadar savaştıklarını ifade etti.
Suudilerin sadece geçen yıl 85 milyar dolar harcayarak dünyada silah alımında birinci sıraya yerleştiğini ancak sahada hiçbir varlık gösteremediğini kaydeden Buhayti şu ifadeleri kullandı:
Suudiler Yemen'e karşı savaşı başlattıklarında, 'Yemen halkını korumak için geliyoruz' dediler. Ama birkaç ay sonra Yemen ve Sana hükümeti misilleme yapıp Suudi sınırına saldırmaya ve Arabistan'ın güneyindeki topraklara girmeye başlayınca, Suudi Arabistan kendi sınırını korumak için Yemenli savaşçıları ve Sudanlı savaşçıları getirdi. İroniye bakın: Yemen'i korumak istediğinizi söyleyerek bir savaş başlatıyorsunuz ve sonrasında ülkeniz saldırıya uğradığında sizi korumaları için Yemenlileri çağırıyorsunuz.
Ensarullah Genel Sekreteri ve Devrim Lideri Seyyid Abdülmelik el-Husi'yi Direniş Ekseni'ndeki diğer liderlerden bile ayıran en benzersiz özelliğin "kırmızı çizgisinin olmaması" olduğunu belirten Buhayti, Yemen'e yönelik bir saldırı olduğunda yaptırım, havaalanının kapatılması veya ölüm korkusu olmadan anında misilleme yapıldığını vurguladı.
Buhayti, konuşmasının devamında, Devrim Lideri Seyyid Abdülmelik el-Husi'nin "Havaya saçılan birer toz zerresine dönüşecek olsak bile durmayacağız" sözünü hatırlattı.
Daha sonra Buhayti şu güzel tespitte bulundu:
Amerika Birleşik Devletleri'nin Yemen'e karşı herhangi bir saldırı başlatmadan önce yüzlerce kez düşündüğüne inanıyorum. İran'a karşı savaş başlatmayı Yemen'e karşı başlatmaktan daha kolay görüyor olabilirler; nitekim İran'a karşı şimdiden hamleler yaptılar. Neden? Çünkü Yemen'in kırmızı çizgisi yok. Biz tüm bölgeyi ateşe veririz. İran'a bakarsanız,onların her zaman bu tür kırmızı çizgileri vardı. Ama şimdi onların da zihniyeti değişti. Ne zaman değişti? Ne zaman ki liderlikleri öldürüldü ve suikasta uğradı, işte o zaman tıpkı bizim gibi hiçbir şeyi umursamaz hale geldiler. Ondan sonra zihniyetleri tamamen değişti ve Yemenlileri örnek almaya başladılar. Siyonistlere karşı Kızıldeniz'i kapattığımız gibi onlar da Hürmüz Boğazı'nı kapatmayı gündeme getirdiler. En güçlü silahlarından birinin Hürmüz olduğunu Yemenlilerden öğrendiler; çünkü bizim en güçlü silahlarımızdan birinin Kızıldeniz ve Babulmendeb olduğunu biliyorlar.
Suudilerin savaşa başlarken “Sanaa yolundayız” sloganıyla sanki pikniğe gidiyormuş gibi hareket ettiklerini belirten Buhayti, bugün ise "Riyad'ı hedef alıyorlar!" diyerek feryat ettiklerini söyledi.
“Kızıldeniz'i kapatırız”
Buhayti, birkaç hafta önce Yemen'in güneyindeki Suudi destekli güçlerin üssüne düzenlenen saldırıda bazı Pakistanlı asker ve subayların da yaralandığına dair doğrulanmamış raporlar olduğunu, ancak Pakistan'ın bunu gizlemeye çalıştığını belirtti.
Pakistan ordusunun Suudilerden alınan milyarlarca dolarlık ekonomik yardım nedeniyle "bir nevi paralı asker ordusu" hâline geldiğini ve "Pakistan'ın yozlaşmış Siyonist yanlısı hükümetinin" bu yüzden yardıma geldiğini öne süren Buhayti, Suudilerin bir "pasta" gibi görüldüğünü söyledi.
“Trump'ın Suudileri koruyamasa bile o pastadan çokça yediğini gördüler; bu yüzden 'Suudi Arabistan'ı koruyamasak bile bu pastadan bir dilim de biz almalıyız' diye düşündüler” diyen Buhayti, ABD, İngiltere, Fransa ve Yunanistan birliklerinin ve 85 milyar dolarlık silahın koruyamadığı Suudileri Pakistan, Mısır veya bölge ülkelerinin de koruyamayacağını ifade etti.
Buhayti, bu tarz ülkelere yönelik net bir askeri uyarıda bulundu:
Eğer herhangi bir ülke savaş uçaklarını, pilotlarını kullanarak doğrudan saldırılar düzenleyip veya Yemen'e birlik göndererek Yemenli sivillerin kanının dökülmesine doğrudan dahil olursa, Yemen bunlara karşı savaş ilan edecektir. Yapacağımız ilk şey de Kızıldeniz'i bu ülkelere kapatmak olacaktır. Hatta bu iki ülkeye ulaşabilecek füzelerimiz ve İHA'larımız da var.
Yemen'in Kızıldeniz'i sadece son aylarda Babulmendeb veya Muha limanına inerek kontrol ettiği yönündeki iddiaları da reddeden Buhayti, 2023 yılından bu yana Kızıldeniz, Babulmendeb, Umman Denizi ve Aden Körfezi'ni kontrol ettiklerini vurguladı.
Denizi kapatmak için kıyıda olmalarına gerek olmadığını belirten Buhayti, füzeleri kıyıdaki açık alanlardan değil, kıyıdan yüzlerce mil içeriden ateşleyerek binlerce mil uzaktaki hedefleri vurduklarını açıkladı.
Ağustos başında RT Balkan kanalına verdiği röportajda, Suudilerin yenildikleri için Mekke'nin saldırı altında olduğu yalanını ortaya atarak bir "Sünni koalisyonu" kurmaya çalışacağını, Müslümanların tepkisini çekmemek için ABD'nin ilk başta geri planda durup koalisyon kurulduktan sonra "koruyucu" rolüyle dahil olacağını üç ay öncesinden tahmin ettiğini hatırlatan Buhayti, Suudilerin rejimlerini korumak adına gelecekte Suriye ve Irak'ta yaptıkları gibi dünyanın dört bir yanından teröristleri Yemen'e getirmeye çalışabileceklerini de sözlerine ekledi.
Yemen'in İsrail gemilerini hedef aldığı dönemde Suudilerin Kızıldeniz'in tehdit edildiğini söyleyerek kendilerini kınadığını, şimdi ise Yemen sadece Suudi petrol tankerlerini engellediği için Suudilerin "Neden İsrail veya ABD gemilerini değil de Müslüman bir ülkenin gemisini hedef alıyorsunuz?" diye yakındığını anlatan Buhayti, bu çelişkiye dikkat çekti.
İsrail gemilerine yönelik saldırıları durdurmak için en başından beri tek bir basit şartları olduğunu belirten Buhayti, bunun Gazze'deki soykırımın durması veya ateşkes sağlanması olduğunu, Kızıldeniz'deki savaşı durdurma kararını Hamas'ın eline bıraktıklarını ve Hamas anlaşma imzalayıp durmalarını istediğinde saldırıları kestiklerini söyledi.
ABD gemilerine yönelik saldırıları da ABD kendilerine saldırmayı bıraktığında durdurduklarını belirten Buhayti, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu süreçteki tutumunu şöyle anlattı:
Trump iktidara geldiğinde ve Biden'ın saldırılarını sürdürerek Yemen'e saldırmaya başladığında, Truth Social'daki bir paylaşımında —sözlerini aktarıyorum— 'Husiler bizim gemilerimizi veya müttefiklerimizin gemilerini hedef almayı bırakana kadar onları bombalamaya devam edeceğiz' dedi. Ama sonunda onlar bize saldırmayı bıraktığında ve biz de ABD'ye saldırmayı bıraktığımızda, Trump Beyaz Saray'da gazetecilere şöyle dedi: 'Husileri yendik, onlara saldırmayı bırakmamız için bize yalvarmaya geldiler; biz de tamam dedik ve Husiler gemilerimize saldırmayı bırakacaklarını söylediler.' Müttefiklerinin gemilerini tamamen görmezden geldi ve unuttu! Bu şu anlama geliyor: Yemen, ABD bize saldırmayı bıraktıktan sonra bile İsrail gemilerini hedef almaya devam etti ve İsrail gemilerine saldırmayı ancak Hamas ve direniş Gazze'de ateşkes anlaşması imzaladığında durdurdu. Eğer Gazze'ye yönelik saldırılar yeniden başlarsa, biz de Siyonist İsrail varlığına yönelik saldırılarımıza yeniden başlarız.
Yemen'in ağır bedellere rağmen Filistin için neden bu kadar güçlü bir duruş sergilediğini açıklayan Buhayti, Sana hükümetinin Filistin'i sadece sözle değil eylemle destekleyen tek yönetim olduğunu belirtti.
Yemen halkının Gazze ile empati kurmasının en büyük nedeninin kendi yaşadıkları acılar olduğunu vurgulayan Buhayti, 2015'ten bu yana Yemen'e 300 bin koalisyon hava saldırısı düzenlendiğini, doğrudan bombardımanlarda çoğunluğu kadın ve çocuk 20 bin sivilin öldüğünü, abluka ve altyapının (köprüler, okullar, hastaneler, santraller) yıkılması sonucunda ise 400 bin ila 500 bin sivilin hayatını kaybettiğini hatırlattı.
43 yaşında olduğunu ve daha önce Yemen'de temiz suyla tedavi edilebilen kolera veya sıtma gibi hastalıkları hiç duymadığını belirten Buhayti, yüz binlerce çocuğun bu önlenebilir hastalıklardan ve açlıktan öldüğünü, bu nedenle Gazze'de yaşananları en iyi kendilerinin anladığını ifade etti.
Buhayti, “Eğer daha önce bizim çektiğimiz acıların aynısını çeken Filistin halkının yanında durmazsak, onları desteklemezsek, gelecekte birinin bizim yanımızda durmasını veya bizi desteklemesini beklememeliyiz,” dedi.
Yemen'in İsrail'e müdahalesinin aynı zamanda uluslararası hukukun bir gereği olduğunu savunan Buhayti, Birleşmiş Milletler'de 2000'li yılların başında kabul edilen ve bir ülkede soykırım veya etnik temizlik yapılması durumunda barışçıl yollar tükenirse BM Şartı'nın 7. Bölümü uyarınca askeri müdahale öngören anlaşmayı (Koruma Sorumluluğu ilkesini) hatırlattı.
BM Güvenlik Konseyi harekete geçmezken ve ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkeler soykırıma silah sağlarken bu uluslararası hukuku dünyada sadece Yemen'in uyguladığını vurgulayan Buhayti şu şekilde konuştu:
Gazze'de ateşkes olsa bile, hâlâ bizden korktukları için Kızıldeniz'den geçen tek bir İsrail gemisi bile olduğunu sanmıyorum. İşgal altındaki Filistin'in güneyindeki Eylat limanını herkes kontrol edebilir; Eylat limanı hâlâ boş, o limanda hiç gemi yok.
Son olarak Avustralya gibi Batılı ülkelerin Yemen ve Ortadoğu'daki savaşlara müdahil olmasını değerlendiren Buhayti, Yemen'de kötü bir şeyi değiştirmek için silaha sarılmak ve kan dökmek gerekirken, demokratik Batı ülkelerinde halkların hiçbir çaba gerektirmeyen "oy kullanma" ve sokak protestoları gibi imkanlara sahip olduğunu, kendilerinin bu imkana imrendiğini belirtti.
Ancak Batı'daki seçilmiş hükümetlerin her zaman halklarının istediğinin tam tersini yaptığına dikkat çeken Buhayti, Batı toplumlarının Gazze veya Yemen'deki soykırımlardan ziyade sadece kendi ceplerine dokunan ekonomik gelişmeleri umursadığını, Fransa'daki protestoların da sadece fiyat artışları yüzünden çıktığını söyledi.
Kızıldeniz ablukasının küresel ekonomiyi ve fiyatları olumsuz etkilediği yönündeki eleştirilere çok sert yanıt veren Buhayti, sözlerini şöyle sürdürdü:
Ben de 'Uluslararası ekonomi cehenneme kadar yol var, umurumda bile değil!' diyorum. Savaşın başlangıcından bu yana Yemen'de fiyatlar yüzde 700 arttı. Savaş yüzünden ve Suudilerin Yemen'i ablukaya almak için Kızıldeniz'i kullanması yüzünden yüz binlerce Yemenli sivili kaybettik. Yemen'in Kızıldeniz'de Suudilere yönelik saldırısı, deniz ulaşımını özgürleştirmek içindir. Ben Yemenlilerin kanından bahsediyorum, siz ise bir galon benzinin veya gazın fiyatının 1 dolar artması yüzünden feryat figan ediyorsunuz. Yüzlerce dolar artsa bile umurumda değil; ben ülkemi önemsiyorum.
Avustralya halkına “Eğer Gazze'nin yerinde Avustralya olsaydı ve bu saldırıya uğrasaydı, size yardım etmeyen veya saldırganlara silah ve para veren ülkeler hakkında ne düşünürdünüz?” sorusunu yönelten Buhayti, artık bölgede üstünlüğün Yemen'de olduğunu vurguladı.
Buhayti konuşmasının sonunu şu sözlerle getirdi:
2015'te Avustralya doğrudan dahil olduğunda bunu görmezden gelmiş olabiliriz ama artık görmezden gelmeyeceğiz. Yemen'e saldırmaya, Yemen'in kanını dökmeye ve bu konuda Suudilere yardım etmeye dahil olan herhangi bir ülkeye karşı Kızıldeniz'i kapatır, gemilerini batırırız ve eğer o ülkeye ulaşabilecek füzemiz veya imkanımız varsa, bunu kullanmaktan çekinmeyiz. Bakın, biz her şeyi kaybettik. Tanıdığım pek çok insan, akrabalarım bu savaş veya abluka yüzünden çocuklarını, eşlerini, babalarını, evlerini kaybetti. Çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 500 bin sivil canımızı, tüm altyapımızı, tüm elektrik santrallerimizi, aklınıza gelebilecek her şeyi kaybettik. Hepsi yok edildi. Ama kaybetmediğimiz tek bir şey var: Onurumuz. Eğer Suudiler onurunu kaybettiyse, eğer Batı onurunu kaybettiyse... Çünkü onurunuzu kaybederseniz tarihten silinirsiniz, unutulursunuz. Ve biz onurumuzu korumak için her şeyi yapacağız. Ya onurumuzla yaşarız —aç kalmamız sorun değil, saldırı altında olmamız sorun değil— ya da onurumuzu yanımıza alarak ölürüz. Ama Suudilere, ABD'ye veya Siyonistlere karşı onurumuzu kaybetmek ve ülkemizi, Filistin'i veya başka herhangi bir ülkeyi korumak için hiçbir şey yapmamak... Eğer Mısır saldırıya uğrarsa —ki bir noktada Mısır'ın uğrayacağına inanıyorum— Yemen tavır almaktan ve Mısır halkına yardım etmekten çekinmeyecektir. Bölgede işlerin değişeceğine ve artık üstünlüğün Yemen'de olduğuna inanıyorum. Bize karşı yeni bir koalisyon kurulursa, Yemen olarak tüm bölgeyi ateşe veririz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkür ederim.