Uzmanlar uyardı: Yeni bir savaş ABD ve İsrail için yıkım, İran için zafer demek Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
MEDYA
02 Kasım 2026 · 08:16

Uzmanlar uyardı: Yeni bir savaş ABD ve İsrail için yıkım, İran için zafer demek

Chicago Üniversitesi profesörü John Mearsheimer ve Quincy Enstitüsü uzmanı Trita Parsi, ABD ara seçimleri sonrasında gündeme gelen İran'a yönelik olası askeri müdahale senaryolarını ve Ortadoğu'da çöken Amerikan güvenlik mimarisini değerlendirdi.

YDH — ABD'nin 3 Kasım Salı günü yapılacak ara seçimlerin ardından İran'a yönelik kısa ve yoğun bir askeri saldırı başlatacağına dair spekülasyonlar uluslararası kamuoyunun gündemindeki yerini koruyor. 

Gazeteci Tom Switzer'ın sunduğu programda bir araya gelen Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Quincy Enstitüsü İcra Başkan Yardımcısı Trita Parsi, Washington'ın olası İran hamlelerini, Doha'daki dolaylı müzakereleri ve bölgedeki askeri dengeleri kapsamlı biçimde ele aldı. 

Switzer, 28 Şubat öncesinden bu yana Amerikan halkının ezici çoğunluğunun karşı çıktığı bu savaşın Cumhuriyetçileri ve bizzat ABD Başkanı Donald Trump'ı kamuoyu nezdinde yıprattığına dikkat çekti.

Switzer, bu tabloya rağmen Trump'ın neden yeni bir saldırı başlatmak isteyebileceği sorusunu gündeme taşıdı.

“Üç günlük bir bombalama kampanyası kırk günlük kampanyanın başaramadığını başaramayacak”

Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer, Trump'ın seçimlerden sonra bile İran'a gerçekten saldırıp saldırmayacağının net olmadığını belirtti.

Pek çok uzmanın ABD'nin elinde askeri bir seçenek bulunmadığını dile getirdiğini aktaran Mearsheimer, ”Üç günlük bir bombalama kampanyası, bu çatışmanın başında kırk günlük bir bombalama kampanyasının başaramadığını başaramayacak” ifadelerini kullandı.

Trump'ın çevresindeki isimlere kulak verildiğinde savaşa girmekle ilgilenmediklerinin görüldüğünü kaydeden Mearsheimer, Hazine Bakanı Scott Bessent örneğini verdi.

Mearsheimer şu değerlendirmede bulundu:

Bessent, İran'ı yenmenin en iyi yolu olarak ekonomik boğmaya ve ablukaya güvenmek istiyor; çünkü burada askeri bir seçenek olmadığını kesinlikle anlıyor. Yani Trump'ın bu yola girip girmeyeceği belli değil. Ama eğer bu yola girerse, İranlıların kendisine açıkça belirttiği ve bence artık Batı'daki çoğu analistin de anladığı gibi bunun mutlu bir sonu olmayacak

“Trump tavizden ziyade teslimiyet arıyor”

Geçtiğimiz hafta boyunca pek çok medya kuruluşunun yeni bir saldırı dalgasının gerçekleşeceğine dair haberler yayınladığını hatırlatan Switzer, Washington'daki birçok kişinin Tahran'da “giderek zayıflayan bir rejim” gördüğünü ifade etti.

Switzer, bu son saldırı dalgasının İran'ı müzakere masasına oturtmak ve daha fazla taviz vermeye zorlamak amacıyla tasarlanıp tasarlanmadığını sordu.

Bu soruya yanıt veren Quincy Enstitüsü uzmanı Trita Parsi, İranlıların halihazırda müzakere masasında olduğunu vurguladı.

Parsi şöyle dedi:

Aslında şu anda tam olarak masadalar. Eylül ayında Birleşmiş Milletler'deyken de masadaydılar. Trump'ın tavizden ziyade teslimiyet aradığını düşünüyorum ve teslimiyetin ihtimal dahilinde olduğunu hiç sanmıyorum.

John Mearsheimer'ın tespitlerine katıldığını belirten Parsi, birinci ve ikinci saldırı turlarının başaramadığından çarpıcı biçimde farklı bir sonucun bir sonraki turda çıkacağına inanmak için hiçbir geçerli neden bulunmadığını söyledi.

İkinci saldırı turuna bakıldığında büyük bir şaşkınlık yaşadığını anlatan Parsi şu şekilde konuştu:

Bu da neydi böyle? Yeni bir strateji yoktu, yeni bir hedef sistemi yoktu, yeni bir düşünce yoktu, hiçbir şey yoktu. Ama buna rağmen ABD, başarısızlığı zaten kanıtlanmış bir şeye geri dönüyor.

“Artık kırmızı çizgi ve savaşın coğrafi sınırı kalmadı”

Olası bir üçüncü saldırı turunda yaşanabileceklere dair endişelerini paylaşan Parsi, Trump'ın kendi söylediği ve İsraillilerin de çok açık biçimde dile getirdiği adımları atma ihtimalinin yüksek olduğunu ifade etti.

Parsi, bu planın kritik altyapıyı ve enerji altyapısını hedef alarak İran hükümetini bir şekilde dize getirme umuduna dayandığını belirtti.

Bu stratejinin işe yarayacağından çok şüphe duyduğunu kaydeden Parsi, İran tarafının verdiği mesajların oldukça dikkat çekici olduğuna işaret etti.

Parsi şu ifadeleri kullandı:

Hem kamuoyuna açık olarak hem de ABD ve Avrupa başkentlerine gönderdikleri özel mesajlarda çok net konuşuyorlar. Artık 'kırmızı çizgi' diye bir şeyin kalmadığını söylüyorlar. Yani bu tür bir senaryoda hiçbir kırmızı çizgiye saygı göstermeyecekler. Artık savaşın coğrafi bir sınırının olmadığını söylüyorlar. Ve eğer Avrupa,Amerika Birleşik Devletleri'ne lojistik destek sağlamaya kalkarsa Avrupa'yı da vuracaklarını çok net bir şekilde belirttiler.

Her iki tarafın da artık uçurumun kenarına geldiğini ve şimdiye kadar görülen en agresif tehditleri savurduğunu belirten Parsi, geri adım atma ihtimalini görmek amacıyla tarafların şu anda Doha'da dolaylı olarak konuşmaya devam ettiğini aktardı.

Parsi şöyle devam etti:

Çünkü gerçek şu ki, eğer ABD ve Trump bu üçüncü tura bu şekilde devam ederse, bu herkes için mutlak bir 'kaybet-kaybet' durumu olacak. En azından kendi zihinlerindeki tek potansiyel kazanan —ki nihayetinde onlar için de iyi olacağını sanmıyorum ama kendi zihinlerinde öyle— İsrailliler ve özellikle de geleceği şu noktada belirsiz olan mevcut başbakan.

“Gerçek bir savaş çıkarsa İranlılar kazanacak”

Durumun gerçek bir tırmanmaya dönüşmesi ve tam kapsamlı bir savaş çıkması halinde kazanan tarafın İran olacağını öne süren John Mearsheimer şöyle konuştu:

Bölgedeki Amerikan askeri altyapısından geriye kalanları harap edeceğini düşünüyorum. ABD ile müttefik olan Arap devletlerine büyük zarar verecek ve bu durum İran'ın lehine işleyecek. Şunu da eklemek isterim ki, uluslararası ekonomiye ciddi, hatta vahim zararlar verecek.

İran'ın elindeki kozlara dikkat çeken Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

Unutmayın ki İranlılar, Fars Körfezi'nin altından geçen o yedi internet kablosunu koparmaktan bahsediyorlar. Bölgedeki 20 trilyon dolar değerindeki veri merkezlerini hedef almaktan söz ediyorlar. Natanz'daki yeraltı tesisi olan Kazma Dağı'nı (Pickaxe Mountain) vurmak isteyen Amerikalılara, 'Eğer orayı vurursanız, biz de İsrail'in nükleer tesisi Dimona'yı vururuz' diyorlar. İranlılar burada çok sert oynuyor. Bence olan şu; zaman geçtikçe İranlılar, bu savaşın başında fark ettiklerinden çok daha fazla koza sahip olduklarını giderek daha iyi anladılar. Ve benim görüşüm, eğer gerçekten bir savaş patlak verirse ve iki taraf arasında ciddi bir karşılıklı saldırı dizisi yaşanırsa, kazanan tarafta İranlılar yer alacak. Çok fazla hasar görecekler mi? Evet, görecekler.

“Birkaç Amerikan savaş gemisini batırabilirlerdi”

Mearsheimer'ın değerlendirmelerine katılan Parsi, İranlıların bu özgüvene sahip olduğunu vurguladı.

İşin o noktaya varması halinde Tahran'ın ABD üslerine ve gemilerine vereceği “muazzam hasar” sayesinde bu süreçten Amerika Birleşik Devletleri'nden daha iyi durumda çıkacağına inandığını belirten Parsi, İran içindeki bir tartışmaya dikkat çekti:

İran'da, İranlıların Fars Körfezi'ndeki veya Körfez dışındaki Amerikan savaş gemilerini neden vurmadığına dair eleştirilerin olduğu bir tartışma yürütülüyor. Bu teknolojiye sahip olduklarını iddia ediyorlar; bu teknolojiye sahip olma ihtimalleri yüksek ve muhtemelen birkaç Amerikan savaş gemisini batırabilirlerdi. Önceki turlarda o kadar ileri gitmediler ve İran içinde hükümeti bunu yapmadığı için eleştiren bazı unsurlar bulunuyor.

Büyük bir yıkım yaşanacağı konusunda hemfikir olduğunu ancak İranlıların bu savaşı dört gözle beklemediğini belirten Parsi, kendilerinin de muazzam bedeller ödeyeceklerinin farkında oldukları için bu yolu tercih etmediklerini söyledi.

Parsi, yakın zamanda yaşanan somut bir olayı örnek göstererek şu açıklamayı yaptı:

Örneğin geçen hafta sonu İsrailliler İran hava sahasını ihlal etti ve İranlılar yanıt vermemeyi seçti; bu arada Tebriz'deki radar sahalarına yönelik iki saldırı daha oldu. Yine de yanıt vermediler. Görebildiğim ve yaptığım görüşmelere dayanan tek açıklama, bunu bir tuzak olarak gördükleri. Bunun İsraillilerin yaptığı bir şey olduğunu, İranlıların yanıt vermesini umduklarını ve böylece Trump'ın elini zorlayarak üçüncü bir turun yaşanmasını kesinleştirmek istediklerini düşündüler. İranlılar bu süreçten ABD'den daha iyi çıkacaklarına inansalar bile, bu onlar için yine de muazzam derecede maliyetli olacak.

“Ülkeleri yıllarca geriye götürecek yıkım İsrail'in stratejik hedefini oluşturuyor”

Konunun İsrail açısından çok önemli bir boyutu bulunduğunu kaydeden Trita Parsi, Tel Aviv'in stratejik zafer kavramına ABD ile aynı şekilde bakmadığını anlattı.

İsrail'in sadece İran'da ne kadar hasar oluştuğunun ve ülkenin kaç yıl geriye götürüldüğünün çetelesini tuttuğunu belirten Parsi şu ifadeleri kullandı:

İsrail Savunma Bakanı İsrail televizyonunda, 'Bu sonraki turda onları Taş Devri'ne ya da en azından kırk yıl geriye götüreceğiz' dedi. Bence bu, ABD ile İsrail arasındaki —açıkçası çoğu ülke ile İsrail arasındaki— çok önemli bir farkı yansıtıyor. İsrailliler Gazze'deki devasa yıkımın görüntülerine bakıyorlar ve orada zafer görüyorlar, stratejik başarı görüyorlar. Dünyanın geri kalanı ise sadece dehşet ve anlamsız bir yıkım görüyor.

İsrail siyasi yelpazesindeki daha ılımlı (güvercin) isimlerden biri sayılan Benny Gantz'ın bile 2018 seçim kampanyası videosunda Gazze'de yol açtığı yıkımın görüntülerini kullandığını hatırlatan Parsi şöyle dedi:

Ülkeleri yıllarca geriye götürecek şekilde yıkıma uğratmak, İsrail’in stratejik hedefinin ta kendisi. Hiçbir Amerikan yetkilisinin veya askeri personelinin Musul'daki yıkım görüntülerine bakıp veya bunları gösterip, bu yıkımı Amerikan başarısının bir ölçütü olarak kullandığını görmedim. Ama İsrailliler bunu yapıyor ve sonuç olarak bu tür bir çatışmayı memnuniyetle karşılayacaklar. İranlılar ABD'ye, ABD'nin İran'a verdiğinden daha fazla zarar verse bile, bu durum yine de İran'ı onlarca yıl geriye götürecek. Ve bu da İsrailliler için bir kazanç sayılıyor.

“İsrail ve ABD saldırdığında İsrail bundan sıyrılıp kurtulamayacak”

Tarif edilen boyutta büyük bir çatışmanın İran ve ABD kadar İsrail'e de muazzam zarar vereceğini belirten John Mearsheimer, uluslararası ekonominin ağır hasar alacağını ve ABD gibi İsrail'in de bu ekonomiye entegre olduğunu hatırlattı.

Mearsheimer şöyle konuştu:

Dahası, İranlılar İsrail içindeki petrol altyapısını, hatta belki nükleer altyapıyı hedef almak için büyük çaba sarf edecekler. İsrail'i ağır şekilde cezalandıracaklar. İsrailliler ve Amerikalılar İran'a saldırırsa, İsrail bundan sıyrılıp kurtulamayacak.

İran'ın bakış açısından kendisini yok etmeye kararlı olan ABD ve İsrail gibi iki ölümcül düşmanla karşı karşıya olduğunun anlaşılması gerektiğini vurgulayan Mearsheimer, bu tür hasımlarla başa çıkmanın tek yolunun “sert oynamak” olduğunu söyledi.

Başka bir seçenek bulunmadığını ifade eden Mearsheimer şu değerlendirmeyi yaptı:

Uçurumun kenarına gitmeniz gerekiyorsa,uçurumun kenarına gidersiniz. Ama Doha'da müzakere edebileceğiniz ve ABD ile İsraillileri size çok cazip veya 'idare eder' bir anlaşma vermeye ikna edebileceğiniz fikri... İşlerin bu şekilde yürüdüğünü hiç sanmıyorum. Eğer şimdi sert oynamazsanız, daha sonra tekrar üzerinize gelecekler. Bu nedenle İranlıların, ABD ve İsrail'e ciddi bir bedel ödetmekte köklü bir çıkarı olduğunu düşünüyorum. Bunu savaşmadan yapabilirlerse ne âlâ. Ancak 17 Haziran Mutabakat Zaptı gibi bir şeyin gerçekleşmesini sağlayacak türden bir anlaşma elde etmek için İsrail ve ABD'ye gerçek bir bedel ödetmek zorundalar.

“İsrail'in güvende olma kabiliyeti diğer herkesin güvensiz olmasına dayanıyor”

Mearsheimer'ın sözlerine yanıt veren Trita Parsi, İran'ın halihazırda Doha'da çok sert oynadığını belirtti.

Trump bu işe çok fazla yatırım yaptığı ve ne zaman durması gerektiğini anlama yeteneğine sahip olmadığı için onun şu anki hamlelerini bir kenara bırakan Parsi, ABD'nin şimdiye kadar ödediği bedelin önemli bir sonuç doğurduğunu söyledi.

Parsi, ”Gelecekteki herhangi bir Amerikan başkanının İran'la bir savaşı tekrar düşüneceğini ve neredeyse önceki tüm Amerikan başkanlarının yaptığı gibi İran'a karşı askeri anlamda boş, gereksiz tehditler savuracağını pek olası görmüyorum. Yani bence İranlılar bunun zaten başarıldığını görüyorlar” dedi.

İsraillilerle ise durumun çok farklı olduğuna dikkat çeken Parsi, geçen Haziran savaşından sonra Mearsheimer ile başka bir yayında yaptıkları sohbeti hatırlattı.

O dönemde İranlıların “İsraillilere büyük acı çektirdiğini ve pek çok kişinin bunun sonucunda İsrail'in İran'ın üzerine tekrar gitmeyeceğini düşündüğünü” belirten Parsi, kendi argümanının tam tersi yönde olduğunu vurguladı.

Parsi şu ifadeleri kullandı:

Tam da İranlılar İsraillilere acı çektirmeyi başardığı için ve İsrail'in bölgedeki herhangi bir ülkenin kendisine karşı caydırıcılığa sahip olmasına tahammülü olmadığı için tekrar saldıracaklardı. İsraillilerin İran'la savaşa geri dönmesinin tam nedeni buydu; çünkü hiç kimsenin İsrail'e karşı herhangi bir caydırıcılığa sahip olamayacağı bir mahallede yaşamak istiyorlar. İsrail'in güvende olma kabiliyeti, diğer herkesin güvensiz olmasına dayanıyor.

Salı günkü seçimlerin sonucuna bağlı olarak Ocak ayına kadar sürebilecek olsa da, Trump Beyaz Saray'da bulunduğu ve bu düzeyde bir kontrole sahip olduğu sürece İsraillilerin savaş için bastırmaya devam edeceğini öngören Parsi şöyle konuştu:

Özellikle de başbakanın adı Netanyahu ise kesinlikle bastıracak. Diğerlerinin çarpıcı biçimde farklı olacağını söylemiyorum ama onun bu konuya özel bir hırsı var. Dolayısıyla bastırmaya devam edeceğini düşünüyorum. Ve yine, İsrailliler konusunda çok haklısın, onlar da acı çekiyor ve kesinlikle acı çekecekler. Gerçekte ne kadar hasar aldıklarını görmemizi engelleyen devasa bir askeri sansür uyguluyorlar. Ancak hesapları şu: Eğer şimdi acı çekmezlerse ve İranlıların bölgede büyük bir güç olmasına izin verilirse, ileride çok daha fazla acı çekecekler.

“İranlıların kendi nükleer silahlarını edinmek için çok güçlü teşvikleri bulunuyor”

İsraillilerin istedikleri kadar bastırabileceğini ancak durumlarının zamanla iyiye gitmediğini belirten John Mearsheimer, İsrail'in derin bir belanın içinde olduğunu söyledi.

Mearsheimer, ”İran inanılmaz derecede zorlu bir balistik füze, seyir füzesi ve insansız hava aracı (İHA) envanterine sahip ve bu envanter zamanla daha da güçlü hale gelecek. Dahası, nükleer mesele açısından yakın zamanda bir çözüme ulaşılacağına dair hiçbir kanıt yok. Üstelik İranlıların kendi nükleer silahlarını edinmek için çok güçlü teşvikleri bulunuyor” dedi.

Gelecekteki hiçbir ABD başkanının, Trump'ın 28 Şubat'ta yaptığı gibi İran'a saldırmayacağı yönündeki tespite katıldığını belirten Mearsheimer, bununla birlikte İranlıların sadece ABD saldırısını engellemekten daha büyük hedefleri olduğuna işaret etti.

Mearsheimer şu ifadeleri kullandı:

Yaptırımların kaldırılmasını istiyorlar. Tazminat istiyorlar. Dondurulmuş varlıklarının iade edilmesini istiyorlar. Amerikan askeri güçlerinin bölgeden çıkmasını istiyorlar. 17 Haziran Mutabakat Zaptı'nda ne olduğunu biliyorsun; bu onların talep listesi. Ve soru şu: Bu taleplerin neredeyse tamamını gerçekleştirmek için ne yapmaları gerekiyor? Cevap ise; eğer bu hedeflere ulaşmak istiyorlarsa sert oynamak zorundalar.

“Bölünmeler Amerikan tarafında çok daha derin”

Doha'daki müzakerelere değinen Tom Switzer, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye doğrudan mektup yazarak kapsamlı barış müzakereleri önerdiğine dair haberleri gündeme getirdi.

Bessent'ın “İran rejimini boğmak için” deniz ablukasını sürdürmeyi tercih ettiğini, savaşa başından beri karşı çıkan Vance'in ise Mutabakat Zaptı'nı desteklediğini hatırlatan Switzer, Washington yönetiminin saldırıları artırmak ile barış müzakereleri yürütmek arasında ne ölçüde bölündüğünü sordu.

Bu sorunun sıkça sorulan “İran ne kadar bölünmüş durumda?” sorusundan çok daha önemli olduğunu belirten Trita Parsi, İran'ın kendi içinde bölünmeleri bulunsa da bu aşamada Amerikan tarafındaki bölünmelerin “çok daha derin” olduğunun “net biçimde görüldüğünü” söyledi.

Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun geçmişteki uzun süreli yeni muhafazakar (neo-con) çizgisi nedeniyle İran'la herhangi bir anlaşma yapmaktan yana olmadığını belirten Parsi şöyle dedi:

Mutabakat Zaptı (MoU) imzalanır imzalanmaz buna karşı ne kadar agresif hareket ettiğini çok net gördük. Hem Körfez İşbirliği Konseyi'ni (KİK) boğaz konusunda uygulanabilir olmayan bir pozisyonu benimsemeye zorladı hem de eşzamanlı olarak İsrail, ABD ve Lübnan arasında Mutabakat Zaptı ile tamamen çelişen o üçlü anlaşmayı yaptı.

Bessent'ın her zaman ekonomik savaştan yana tavır aldığını, ancak ekonomik savaşın her şeyden çok askeri çatışmaya yol açma eğilimi taşıdığının bilindiğini kaydeden Parsi, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve diğer bazı isimlerin ise daha şahin kanatta yer aldığını aktardı.

Parsi şu değerlendirmede bulundu:

Vance, içeride diplomasi için gerçekten büyük bir savunucu olmaya istekli birkaç kişiden biri. Ancak bence şu anda gördükleri şey, bunun birinci veya ikinci tur gibi olmayacağı. Bu, daha önce gördüklerimizden çok ama çok daha yıkıcı bir şey olacak ve bence bu durum yönetimdeki pek çok farklı insanın duraksamasına neden oldu. Yine de temel sorunun bizzat Trump'ta olduğunu düşünüyorum. Trump hâlâ bunu bir zafere dönüştürecek bir şey arıyor ve bence bu artık ihtimal dahilinde değil.

“Savaş alanında değil müzakere masasında kazanmak için sert oynuyorlar”

ABD rejimindeki bu derin bölünmelerin Vance'in istediği gözden geçirilmiş bir Mutabakat Zaptı elde etme ihtimaline zarar verip vermeyeceği sorusuna yanıt veren John Mearsheimer, bu tablonun İranlıların neden sert oynaması gerektiğine dair kendi tezini desteklediğini ve Amerikalılara güvenilemeyeceğini söyledi.

Bunun üzerine söz alan Trita Parsi, İran'ın zaten sert oynadığını belirterek asıl sorunun şu olduğunu ifade etti:

İran'ın üçüncü savaş turunda daha başarılı olacağı hesabıyla üçüncü bir tura gitmek istediğiniz için mi sert oynamak istiyorsunuz,yoksa ilk etapta üçüncü bir turun olmamasını sağlayacak ve diğer tüm çıkarlarınızı güvence altına alacak bir anlaşma elde etmek için mi sert oynamak istiyorsunuz? Demek istediğim şu ki, İranlılar üçüncü turda ABD'den daha iyi durumda çıkacaklarına inansalar bile, tüm kanıtlar bu tür bir üçüncü tur peşinde olmadıklarını gösteriyor. Bunun kendileri için de yıkıcı olacağını çok iyi biliyorlar ve sonuç olarak savaş alanında kazanmak yerine şu anda müzakere masasında kazanmak için sert oynuyorlar.

İranlıların savaşa girmeden 17 Haziran Mutabakat Zaptı'nın yeni bir versiyonunu elde etmeyi tercih edeceği konusunda Parsi'ye katıldığını belirten Mearsheimer, ABD yönetiminin korkuya kapıldığını ve giderek daha çaresiz kaldığını, dolayısıyla İran'ın savaşmadan da kazanabileceğini söyledi.

Ancak bu gerçekleşmezse savaşa girmenin girmemekten daha iyi olacağını savunan Mearsheimer şöyle dedi:

Çünkü bence İran'ın bakış açısından, varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarını anlamak zorundasınız. Kendilerine karşı soykırımcı niyetleri olan iki devletle uğraşıyorlar. Başkan Trump bunu birden fazla kez açıkça ortaya koydu. Ve soykırımcı bir devletle muhatap olduğunuzu anlamak için İsraillilerin Gazze'de ve güney Lübnan'da ne yaptığına bakmanız yeterli. Dolayısıyla İran'ın bakış açısından, şu anda direksiyondasınız ve bundan sonuna kadar yararlanmak istersiniz. Mümkün olan en iyi anlaşmayı aldığınızdan emin olmak istersiniz. Uzun vadede kendinizi korumak istersiniz. Bu Amerika'nın çıkarına değil, İsrail'in çıkarına değil; ama burada yapmaya çalıştığımız şey İran'ın bakış açısından strateji geliştirmek. Ve bence İranlılar kendi açılarından hem şimdi hem de gelecekte sert oynamalılar.

“İsrailliler ve Amerikalılar iki Pearl Harbor baskını düzenledi”

Tartışmada "güven" meselesine özel bir parantez açan Tom Switzer, Tahran'ın Washington'a güvenmemek için geçerli nedenleri bulunduğunu, bunun sadece 2015'te imzalanan nükleer anlaşmadan ABD'nin 2018'de çekilmesiyle sınırlı kalmadığını vurguladı.

Switzer, asıl meselenin geçen yılın Haziran ayında ve bu yılın Şubat ayında müzakereler devam ederken ABD ve İsrail'in Tahran'a iki kez saldırma kararı alması olduğunu hatırlattı.

Bu durumu kesin bir dille doğrulayan John Mearsheimer, ”Hiç şüphe yok. İranlılar iyi niyetle müzakere ediyorlardı ve İsrailliler ile Amerikalılar İranlılara karşı iki 'Pearl Harbor' saldırısı ya da buna eşdeğer iki baskın düzenlediler. Bakın, ben bir realistim. Hiçbir koşulda güvene çok fazla vurgu yapılması gerektiğine inanmam. Bu konuda Ronald Reagan'ın 'Güven ama doğrulama yap' sözüne katılıyorum. Ancak İranlıların durumunda, güveni bir kenara bırakırsak, kullanacağım söylem şu: Bu iki hasımla muhatap olurken her durumda en kötü senaryoyu varsaymak zorundasınız” diye konuştu.

Switzer, geçen gün bir barda konuyu genel hatlarıyla takip eden insanlarla konuştuğunu ve bu kişilerin ABD'nin müzakereler sırasında İran'a saldırdığından haberdar olmadığını anlattı.

Bunun üzerine Trita Parsi, ana akım medyanın konuyu ele alış biçimini eleştirdi.

Bu gerçeğin medyada defalarca kasıtlı olarak görmezden gelindiğini belirten Parsi şu ifadeleri kullandı:

'ABD İran'a neden güvensin?' gibi sorular sorulabiliyor. Bu kendi başına haksız bir soru değil; ancak ABD ve İsrail'in müzakerelerin ortasında İran'a iki kez saldırdığı, ABD ile İran arasında imzalanmış tek anlaşmanın ABD tarafından ihanete uğrayıp terk edildiği bir bağlamda bu soru tamamen yersiz kalıyor. Ama sorunun tersi neredeyse hiç sorulmuyor.İşte bu yüzden konuyu bardan takip eden sıradan insanlar gerçek durumun ne olduğu konusunda asla tam olarak bilgi sahibi olamayacaklar.

“İran modern bir ulus devlet olarak kurulduğundan beri savaş başlatmadı”

Medyanın yarattığı algıya değinen John Mearsheimer, İran'ın modern bir ulus devlet olarak kurulduğundan bu yana başka bir devlete karşı asla savaş başlatmadığına dikkat çekti.

Mearsheimer, ”Öte yandan İsrail, kayıtlı tarihin en saldırgan devletlerinden biri. Soykırım konusuna gelince; son kontrol ettiğimde İran'ın bir soykırım işlediğine dair sıfır kanıt vardı. Ama İsraillilerin Gazze'de bir soykırım işlemesini izledik. Yine de Batı'da sokaktaki ortalama bir insana 'Kim iyi, kim kötü?' diye sorarsanız, size İsraillilerin iyi, İranlıların ise kötü olduğunu söyleyecek. Neden? Çünkü günümüzde ana akım medyamız gerçekleri bu şekilde ele alıyor” dedi.

Switzer'ın, ana akım medyanın ve genelgeçer kanının “İran destekli Şii milislerin Irak'ta Sünni cihatçılarla savaşırken korkunç ihlaller yaptığını” ve “Ortadoğu'daki ana terörizm kaynağı olduğunu” öne sürdüğünü hatırlatması üzerine sözü Trita Parsi aldı.

“Irak'ta her türlü vahşete karışmış İran destekli milisler bulunduğunu” iddia eden Parsi, Şiilerin ana terörizm kaynağı olduğu fikrinin olgusal olarak tamamen yanlış olduğunu vurguladı.

Terörizmin kurbanlarına bakıldığında ezici çoğunluğun, yani yüzde 99'unun İranlı olmayan, Sünni kategorisine giren cihatçı gruplardan kaynaklandığını belirten Parsi şu açıklamayı yaptı:

Bunlar bir şekilde El Kaide ile bağlantılı, Amerikan müttefikleri tarafından desteklenen ve Suudi Arabistan gibi Amerikan müttefikleri tarafından finanse edilen gruplar. Obama yönetimi, El Kaide'ye giden başlangıç parasının Suudi Arabistan'dan geldiğini ortaya çıkarmıştı. Ve tabii ki, 11 Eylül kurbanlarının aile üyelerinin tüm bu olaylarda Suudi Arabistan'ın rolünün ne olduğunu anlamak için açtığı davalara ve mahkemelere ABD hükümetinin devasa müdahalelerde bulunduğunu gördük. Yürütme organı, ulusal güvenlik gerekçesiyle bu davalara müdahale etmek için imtiyazını kullanıyor. Dolayısıyla bu desteğin, desteksizliğin ya da oynanan rolün tam içeriğinin ne olduğunu tam olarak bilmemize bile izin verilmiyor. Eğer saklanacak hiçbir şey yoksa, 11 Eylül kurbanlarının aile üyelerinin mahkemede adalete kavuşmalarına izin vermelerinin oldukça kolay olacağını varsayardım.

“İran müdahalesi olmasaydı Bağdat da IŞİD'in eline düşecekti”

2014-2015 yıllarında Obama yönetiminin IŞİD'i zayıflatma ve yok etme politikasının zirvesindeyken, ABD liderliğindeki koalisyonun sahada etkili olabilmesinin hava kampanyasından ziyade “Sünni cihatçılara karşı asıl işi yapan İran destekli Şii milisler sayesinde gerçekleştiği” yönündeki görüşü hatırlatan Switzer, Parsi'ye bu tespitin doğruluğunu sordu.

Bu görüşün kesinlikle doğru olduğunu belirten Parsi, bizzat dönemin Irak Savunma Bakanı'nın açıklamalarını aktardı:

IŞİD Musul'u ele geçirdiğinde Bağdat'taki korku, bir iki gün içinde hızla ilerleyip Bağdat'ı da alacakları yönündeydi ve bakan onların başarılı olacaklarına inanıyordu. İlk yardım hiçbir soru sormadan doğrudan İranlılardan geldi. Mühimmat, silah vesaire gönderiyorlardı. Ve Irak Savunma Bakanı'na göre, eğer İran müdahalesi olmasaydı Bağdat da IŞİD'in eline düşecekti. Eğer IŞİD Bağdat'ı alsaydı, o çatışmanın tüm seyri tamamen farklı bir yöne gidebilirdi. Amerikan desteği yaklaşık 48 ila 72 saat sonra geldi. Tehdidin ve ihtiyacın o aciliyeti karşısında Amerikan prosedürleri o durum için hiç uygun değildi, bu yüzden yardım çok geç geldi. Açıkçası günün sonunda ABD, IŞİD'i yenmekte faydalı oldu; ancak IŞİD'in kazanabileceği o kritik anda, bizzat Iraklıların söylediğine göre IŞİD'in Bağdat'ı alamaması İranlılar sayesinde oldu. Bütün bunlar kayıt altında bulunuyor ve insanlar kendileri doğrulayabiliyor.

Bu analizin ana akım medyada nadiren duyulmasının hiç şaşırtıcı olmadığını belirten John Mearsheimer, Batı medyasının hem Ortadoğu siyasetinin hem de Ukrayna savaşının tamamen çarpıtılmış bir görüntüsünü sunduğunu söyledi.

Mearsheimer şöyle dedi:

Bu anlatılara meydan okuyan herkes 'Putin'in kuklası' olmakla, İsrail karşıtı ya da antisemitik olmakla veya benzeri şeylerle yerden yere vuruluyor. Gerçekten çılgınca bir durum. ABD'nin dış politika cephesinde bu kadar çok sıkıntı yaşamasının temel nedenlerinden biri, ABD içinde akılcı ve meşru bir tartışma yapmanın imkansız olması. Bu arada, bugün Avrupa içinde de Ukrayna savaşı hakkında akılcı bir tartışma yapmak imkansız. Genelgeçer kanıya katılmayan herkes adeta 'Gulag'a gönderiliyor.

Switzer de bu noktada, üç-dört hafta önce kendi programına katılan kıdemli İngiliz gazeteci Mary Dejevsky'nin sırf bu argümanları The Guardian ve The Independent gibi gazetelere sokamadığı için istifa ettiğini hatırlattı.

“Fars Körfezi bölgesindeki Amerikan askeri tesisleri son derece savunmasız kaldı”

Geçtiğimiz hafta Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan ve İran'ın Ortadoğu'daki ABD üslerine milyarlarca dolarlık hasar verdiğini, Amerikan askerlerinin barındığı tesislere hassas saldırılar düzenlediğini uydu görüntüleriyle ortaya koyan araştırmacı gazetecilik dosyası da tartışmanın önemli başlıklarından biri oldu.

Raporu dikkatle okuduğunu belirten John Mearsheimer, İran'ın Fars Körfezi'ndeki ABD üslerinin çoğuna büyük hasar verdiği ve bunları tahrip ettiği yönündeki temel hikayenin zaten bilindiğini, ancak gazetenin sunduğu rakamlar, fotoğraflar ve videolarla olayı ayrıntılı biçimde gözler önüne serdiğini söyledi.

Yazının İranlıların “müthiş bir askeri kapasiteye” sahip olduğunu net biçimde kanıtladığını vurgulayan Mearsheimer şu ifadeleri kullandı:

Unutmayın ki, o Wall Street Journal yazısının da açıkça belirttiği gibi, ABD hükümeti Amerikalı gazetecilerin ve bir Amerikan senatörünün —ki bu isim Chris Murphy— hasarı bizzat incelemesini engellemek için büyük çaba sarf etti; çünkü ABD ordusu ne kadar hasar verildiğini insanların görmesini istemedi. Bu arada Suudilere bakarsanız, bugün onları izlediğinizde Husilerin Suudi altyapısını tahrip etme konusunda neler yaptığını kimsenin gerçekten görmemesi için büyük çaba harcadıklarını görürsünüz. Ve İsrailliler de kırk günlük savaşa kadar uzanan süreçte aynı şeyi yaptılar. İran'ın balistik füzelerinin, İHA'larının ve seyir füzelerinin İsrail hedeflerini vurduğunda nasıl bir etki yarattığına dair İsrail'den tek bir fotoğraf bile almak neredeyse imkansızdı. İsrail, Suudi Arabistan ve Amerikan askeri tesisleri söz konusu olduğunda bunun nedeni, İranlıların son derece etkili olmasıydı.

Tüm bu yaşananların Fars Körfezi'ndeki Amerikan üsleri ve ABD'nin bölgeye güç projeksiyonu kapasitesi konusunda savaş öncesinde öngörülmeyen bir değişimi ortaya koyduğunu belirten Mearsheimer, kendisi de dahil çoğu insanın ABD'nin bu kabiliyetini kaybetmeyeceğini düşündüğünü söyledi.

Mearsheimer, ”Ancak 28 Şubat'tan bu yana olanlara bakarsanız, Fars Körfezi bölgesindeki Amerikan askeri tesislerinin son derece savunmasız olduğu ve bu üslerde bulunan herhangi bir askerin veya uçağın yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu oldukça açık. İşte bu yüzden askerlerin, uçakların ve genel olarak askeri varlıkların çoğunu Fars Körfezi'nden Ürdün'e ve ardından İsrail'e taşıdık. Ama onları Ürdün'e taşıdığımızda ne oldu biliyor musunuz? İranlılar Ürdün'deki üslerimizin peşine düştü. Yani Ürdün de Fars Körfezi'ndeki üslerden daha güvenli değil,”

İran'ın İsrail'i ağır şekilde vurma kapasitesine sahip olduğunu, bunu geçen yıl 13-25 Haziran tarihleri arasındaki 12 günlük savaşta ve ardından 40 günlük bombalama kampanyasında zaten yaptığını hatırlatan Mearsheimer, savaşın yeniden başlaması halinde İsrail'i yine vuracaklarını belirtti.

Mearsheimer şu öngörüde bulundu:

İlerleyen süreçte, bir yıl sonra, beş yıl sonra, on yıl sonra emin olabilirsiniz ki İranlılar çok daha büyük bir füze ve İHA envanterine sahip olacaklar. Ve bu füzeler ile İHA'lar her zamankinden daha ölümcül olacak. Ruslar ve Çinliler de bölgede kalan Amerikan üslerini, İsraillileri ve Arap komşularını kasıp kavurabilmeleri için onlara istihbarat sağlamaya yardımcı olacaklar.

“Bölgede artık Amerikan güvenlik şemsiyesi kalmadı”

İran'ın Körfez'deki Amerikan askeri varlığını giderek daha pahalı ve tehlikeli hale getirmesinin bölgedeki Amerikan güvenlik mimarisini nasıl etkileyeceğini değerlendiren Trita Parsi, Wall Street Journal makalesinin İranlıların geçen Haziran ayından bu yana ne kadar hızlı bir öğrenme eğrisine sahip olduğunu gösterdiğini söyledi.

İran'ın her savaş turunda ABD ve İsrail'den daha hızlı öğrendiğini kaydeden Parsi şöyle konuştu:

Savaş ilerledikçe görüyoruz ki, İran'ın aldığı hasara rağmen —Pete Hegseth'in ortaya attığı abartılı rakamların yanına bile yaklaşmasa da yine de çok darbe aldılar— hassasiyet (isabet oranı) açısından, siber saldırılarla askeri saldırıları koordine ve senkronize etme açısından giderek daha etkili hale geldiler. Bence bu işin önemli bir unsuru; çünkü bu sadece Trump ve İsrail'in bu aptalca savaşı başlatarak yaptığı derin bir jeopolitik yanlış hesaplama meselesi değil. Aynı zamanda savaş başladıktan sonra savaşı yürütme biçimleri de korkunç derecede beceriksizceydi.

Bölgedeki güvenlik mimarisinin ise halihazırda yok edildiğini vurgulayan Parsi şöyle dedi:

Evet, bölgede artık bir Amerikan güvenlik şemsiyesi yok. Bölgedeki ülkelerin hâlâ sanki o şemsiye oradaymış gibi davranmalarının, Amerikan güvenlik desteğiyle birlikte hareket edeceklerini söylemeye çalışmalarının tek nedeni, Amerikan tarafında çok fazla endişe yaratmak istememeleri ve İran'a, İsrail'e vesaire karşı kendilerini ek güvenlik açıklarına maruz bırakmak istememeleri. Korkunç bir durumdalar. Tüm yumurtalarını Amerikan güvenlik şemsiyesi sepetine koydular. O sepet havaya uçuruldu ve şimdi bazı alternatifler bulmak zorundalar. Kısmen o sepet hâlâ işe yarıyormuş gibi davranacaklar çünkü bu numaranın güvenlik yolunda kendilerine biraz olsun yardımcı olacağını hesaplıyorlar. Ama uzun vadede açıkça işe yaramayacak.Vermeleri gereken çok ama çok zor kararlar bulunuyor.

“Husiler Suudi Arabistan altyapısını dövüyor ve ABD müttefikini koruyamıyor”

Ortadoğu'da Amerika'nın sorunlarını katlayan bir diğer önemli boyutun Yemen ile Suudiler arasındaki savaş olduğuna dikkat çeken John Mearsheimer, Suudilerin “aptalca” başlattığı bu savaştan önce Trump'tan onay istediğini hatırlattı.

Mearsheimer şu ifadeleri kullandı:

Trump onlara 13 Haziran'da Husilere saldırmaları için sadece yeşil ışık yakmakla kalmadı, aynı zamanda onları bunu yapmaya teşvik etti. Bu savaş Suudi Arabistan için bir felaket oldu. Husiler, neredeyse tüm havaalanları ile petrol ve doğal gaz tesisleri dahil olmak üzere Suudi Arabistan altyapısını dövüyorlar.

“Suudi Arabistan bir müttefik olduğu için bu durumun ABD açısından büyük önem taşıdığını” ve güvenlik mimarisinin bir parçasının da “Riyad'ı hem İran'dan hem de Husilerden korumak olduğunu” belirten Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

Gerçek şu ki Suudi Arabistan Husiler tarafından vuruluyor ve Başkan Trump'ın ara seçimlerden sonra İran'la yeni bir savaş başlatacağı konusunda ölümcül bir korku içinde yaşıyor. Çünkü o zaman Suudi Arabistan sadece Husiler tarafından değil, İranlılar tarafından da vurulacak. Aynı zamanda ABD, Husilerle savaşa girmeye teşvik ettiği ve İran'la savaşa sürüklediği Suudileri korumak için hiçbir şey yapamıyor. Suudi Arabistan içinde tam olarak hangi petrol ve doğal gaz altyapısının devre dışı bırakıldığına dair iyi bilgi almak zor olsa da, Kızıldeniz'deki önemli liman olan Yanbu'yu vurduklarına, Doğu-Batı boru hattını farklı noktalarda kapattıklarına ve hatta Basra Körfezi'ndeki büyük rafineri limanı olan Ras Tanura'yı hedef aldıklarına dair her türlü kanıt bulunuyor. Dolayısıyla, ara seçimlerden sonra İran'a karşı bu savaş tırmandırılırsa, bunun ABD için her türlü yıkıcı etkisi olan büyük bir Husi-Suudi Arabistan savaşının yanı sıra gerçekleşeceği gerçeğini gözden kaçırmamalısınız.

Bu noktada araya giren Trita Parsi, ”Husilerin sadece bir yıl önceki kapasitesiyle bugünkü kapasitesi karşılaştırıldığında muazzam bir ilerleme kaydettiklerini” ve Suudilerin buna “tamamen hazırlıksız yakalandığını” söyledi.

Sansür nedeniyle bilgilerin dışarı çıkmasına izin verilmediğini doğrulayan Parsi şu bilgiyi paylaştı:

Ancak enerji sektöründeki insanlar gerçekte ne olduğu konusunda oldukça netler: Husiler Suudi Arabistan'ın atıl (ekstra) kapasitesini devre dışı bırakıyor ve sonuç olarak Suudi Arabistan'ın —birkaç aydır zaten pek yapamadığı— petrol fiyatlarını belirleme kabiliyetini derinden sarsıyor.

“Amerikalılar sadece müttefik olmamakla kalmıyor başınızı ciddi belaya sokuyorlar”

Bir iki gün önce Washington Post gazetesinde yer alan bir habere atıfta bulunan Tom Switzer, Umman Dışişleri Bakanı'nın Tahran'ı dışlama politikasının korkunç bir maliyeti olduğunu savunarak İran ve Irak'ı da içeren bölgesel bir güvenlik düzenlemesi çağrısında bulunduğunu aktardı.

Switzer, İran ile Sünni Körfez devletleri arasındaki stratejik ve ideolojik farklılıkların bu tür bir yakınlaşmaya izin vermeyecek kadar derin olduğu yönündeki karşı argümanı Mearsheimer'a sordu.

İranlıların saldırıya geçme ve diğer ülkelere saldırma konusunda kabarık bir geçmişi bulunmadığını ve çevredeki Arap devletlerinin bundan teselli bulabileceğini tekrarlayan Mearsheimer, Körfez ülkelerinin bundan sonra başka ne seçeneği kaldığının sorgulanması gerektiğini söyledi.

Amerikan güvenlik mimarisinin temelde harap olduğunu vurgulayan Mearsheimer şöyle dedi:

Amerikalılar sadece bir müttefik olmamakla kalmıyor, aslında başınızı bir sürü belaya sokuyorlar.Gerçekten bu insanlara güvenmek ister misiniz? Mesele sizi koruyamamalarından ibaret değil; başınızı ciddi belaya sokuyorlar. Yani Suudilerin yerinde olsanız, ileride gerçekten Amerikalılara bel bağlayabilir misiniz? Bence neredeyse tüm Körfez devletlerinin İran'la bir geçici uzlaşma (modus vivendi) geliştirme konusunda köklü bir çıkarı bulunuyor. İran'ın çok güçlü bir devlet olduğu, onunla kavgaya tutuşurlarsa kendilerine büyük zarar verebileceği gerçeğini kabul etmeliler ve İran'la iyi ilişkiler kurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmalılar.

İran ile bu yakınlaşmanın işe yaramaması halinde Körfez ülkelerinin kendilerini korumak için başka yollar bulmak zorunda kalacağını belirten Mearsheimer, Suudilerin nükleer silah edinme ihtimaline dikkat çekti.

Mearsheimer şu değerlendirmeyi yaptı:

Biliyorsunuz Suudiler, 'Eğer İran nükleer silah edinirse, biz de çok geride kalmayacağız, gidip kendimiz de nükleer silah alacağız' dediler. Suudilerin şimdiden o yönde hareket ettiğini görebilirsiniz; şaşırtıcı olmayan bir şekilde uranyum zenginleştirme kapasitesi istiyorlar. Ama Suudi Arabistan'ın yerindeyseniz ve şu anda neler olduğunu, gelecekte durumun nasıl göründüğünü düşünüyorsanız, Amerikalılar onları yarı yolda bıraktığı için İran'la bir yakınlaşma arayacaklar.

“Suçu Netanyahu'ya atıp İsrail ile her zamanki işleyişe dönmek istiyorlar”

Yaklaşık bir hafta önce İsrail'de yapılan seçimleri ve koalisyon hükümetini kurmak için önümüzdeki haftalarda yürütülecek siyasi pazarlıkları gündeme getiren Tom Switzer, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun birkaç hafta veya ay boyunca geçici başbakan olarak kalmasının muhtemel olduğunu, hatta birkaç ay içinde yeni bir seçim yapılabileceğini belirtti.

Switzer, Batı'da İsrail ile ilgili sorunun sadece Netanyahu'dan kaynaklandığı yönündeki görüşü hatırlatarak, lider değişse bile İsrail'in dış politikasında bir değişiklik olup olmayacağını sordu.

Bu görüşün Batı'daki ve özellikle ABD'deki İsrail destekçileri tarafından ileri sürülen, kendi çıkarlarına hizmet eden bir anlatı olduğunu vurgulayan Trita Parsi şöyle dedi:

Tüm suçu Netanyahu'nun üzerine atmak istiyorlar; böylece o günah keçisi olacak ve sanki soykırım, apartheid sistemi ve tüm bunlar sadece Netanyahu'nun eseriymiş gibi İsrail ile her zamanki işleyişe geri dönebilecekler. Bu elbette tamamen yanlış. İsrailliler için stratejik yönelim söz konusu olduğunda hiçbir derin farklılık görmüyoruz.

Yoğunluk ve hız açısından bazı ufak farklar olabileceğini, tıpkı Trump'ın ABD'nin Ortadoğu'da zaten yapacağı şeyleri hızlandırması gibi Netanyahu'nun da İsrail'de işleri diğerlerinden daha hızlı zorlayan bir rol oynadığını belirten Parsi şu ifadeleri kullandı:

Ancak mevcut İsrail seçmeninin, Gazze'ye, Lübnan'a veya İran'a karşı derinden farklı bir yaklaşıma sahip olacak birini başbakanlığa seçeceğini sanmıyorum. Bence asıl fark şu ki; Netanyahu, ABD politikasını etkilemek ve manipüle etmek açısından diğer tüm İsrailli adaylardan daha kurnaz ve daha yetenekli. Amerikan siyasi sistemine o kadar aşina ki, orada çok zaman geçiriyor, Amerikan aksanıyla İngilizce konuşuyor, herkesi tanıyor; oysa örneğin Gadi Eisenkot düzgün İngilizce bile konuşamıyor ve ABD'de Netanyahu'nun sahip olduğu ilişkilere sahip değil. Ortaya çıkacak tek fark,İsraillilerin stratejik olarak farklı bir yaklaşımından ziyade bu tür zorluklardan kaynaklanacak.

“ABD ile İsrail arasındaki bağı keserseniz İsrail dış politikasını değiştirmek zorunda kalacak”

Birkaç gün içinde yapılacak ABD ara seçimlerinde İsrail'e yönelik eleştirilerin arttığı Demokratların Temsilciler Meclisi'ni ve muhtemelen Senato'yu kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu belirten Tom Switzer, Amerikan mali ve askeri desteğinin zamanla daha şartlı hale gelmesinin İsrail dış politikasına etkisini sordu.

Bunun İsrail'e muazzam derecede zarar vereceğini kaydeden John Mearsheimer, kuruluşundan bu yana bağımsız olmakla ve güvenliği için kimseye dayanmamakla övünen İsrail'in bugün güvenliği açısından ezici biçimde ABD'ye bağımlı olduğunu vurguladı.

Mearsheimer, ”Soykırım yapmak, İran'a ve bölgedeki diğer ülkelere saldırmak için kullandığı uçakların neredeyse tamamı Amerikan uçakları. 7 Ekim'den sonra İsrail'e gönderdiğimiz bombaların ve diğer silah türlerinin sayısına bakarsanız, rakamlar dudak uçuklatıyor. Söz konusu para miktarı dudak uçuklatıyor. Önde gelen İsrailliler de dahil olmak üzere pek çok kişinin işaret ettiği gibi, Amerikan desteği olmadan bu soykırımı gerçekleştirmelerinin hiçbir yolu yoktu. Elbette soykırımda suç ortağı olmamızın nedeni de bu” diye konuştu.

İsrail'in askeri varlıkları incelendiğinde ABD'ye aşırı derecede bağımlı olduğunun net biçimde görüldüğünü belirten Mearsheimer, ABD'deki İsrail lobisinin bu ilişkiyi sürdürmek için fazla mesai yapmasının nedenini şöyle açıkladı:

Çünkü buradaki, ABD'deki lobi üyeleri ABD ile İsrail arasındaki bağı kesecek olursanız, bunun İsrail'i dış politikasını temelden değiştirmeye zorlayacağını çok iyi anlıyorlar. Bu ne kadar vurgulansa az. Peki Demokrat Parti içinde neler oluyor? Bu sadece Demokrat Parti'de değil, Cumhuriyetçi Parti'de de böyle. Bu arada Yahudi cemaatinin içinde de durum böyle. Bugün özellikle genç Yahudiler arasındaki İsrail'e yönelik tutumlara baktığınızda, İsrail'in bakış açısından bu korkutucu bir durum. Dolayısıyla İsrailliler ve lobi, ABD'de olup bitenleri varoluşsal bir tehdit olarak görüyorlar; bu yüzden söylemi 7 Ekim öncesindeki noktaya geri döndürmek ve ABD ile İsrail arasındaki politika bağlarının kopmamasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapmak adına fazla mesai harcıyorlar.

Switzer de bu noktada, Demokratların elinde tutmaya çalıştığı Michigan Senato koltuğundaki yarışta tartışmaların tam da İsrail meselesi etrafında döndüğünü ekledi.

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 02.11.2026 10:38 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/46799/uzmanlar-uyardi-yeni-bir-savas-abd-ve-israil-icin-yikim-iran-icin-zafer-demek