PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Prof. John Mearsheimer, ABD-İsrail’in İran savaşında belirledikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamadığını, Washington’ın savaşı kazanmak için uygulanabilir bir stratejisinin bulunmadığını ve Tahran’ın giderek güçlenen konumunun ABD’yi diplomatik anlaşmaya zorladığını söyledi.

YDH ― Chicago Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü John Mearsheimer, İran’a karşı savaşın geldiği noktayı ve ABD rejiminin önündeki stratejik seçenekleri değerlendirdi.
ABD'de ara seçim gününün “nihayet” geldiğini belirten John Mearsheimer, ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimlerden önce yaptığı açıklamalarda, ara seçimler biter bitmez bir strateji izleyerek İran savaşına son vereceğini söylediğini hatırlattı.
Savaşı bir kez ve herkes için, üstelik ABD adına elverişli koşullarda bitirecek bu stratejinin ne olduğunun “net olmadığını” kaydeden Mearsheimer, konuşmasında Trump'ın ara seçimlerin ardından İran sorunuyla başa çıkmak için elinde bulunan olası seçenekleri ele alacağını belirtti.
Bu seçeneklere geçmeden önce 28 Şubat ile bugün arasında yaşananları ve gelinen noktayı anlatması gerektiğini ifade eden Mearsheimer, temel tezini şu sözlerle ortaya koydu:
Temel argümanım şu olacak: Bu savaşı kazanmak için elinde hiçbir uygulanabilir seçenek yok. İranlılar fiilen direksiyon başındalar. Tabii ki bu, uzun süredir dile getirdiğim bir argüman, ancak burada detaylı bir şekilde ortaya koymak istiyorum.
28 Şubat ile günümüz arasında yaşananları değerlendirmeye ABD—İsrail'in savaşa girerken sahip olduğu hedeflerle başlayan Mearsheimer, ikilinin savaşa dört ana hedefle girdiğini söyledi.
Birinci hedefin İran’ın uranyum zenginleştirme kabiliyetini ortadan kaldırmak olduğunu belirten Mearsheimer, İran'ın nükleer silahı bulunmadığını ancak önemli bir nükleer zenginleştirme kapasitesine sahip olduğunu ve ABD ile İsrail'in bunu yok etmeye kararlı olduğunu aktardı.
İkinci hedefin İran'ın uzun menzilli balistik füzelerini ortadan kaldırmak olduğunu kaydeden Mearsheimer, 28 Şubat'tan bu yana yaşananlar düşünüldüğünde hem Amerikalıların hem de İsraillilerin bu füzeleri neden yok etmek istediğinin anlaşılabilir olduğunu dile getirdi.
Üçüncü hedefin İran'ın Hizbullah, Hamas ve Ensarullah’a verdiği desteği kesmek ve İran ile bu üç grup arasındaki bağları koparmak olduğunu belirten Mearsheimer, en önemli hedef olarak gördüğü dördüncü amacı ise şu ifadelerle açıkladı:
Ve dördüncü hedef —bence en önemlisi— rejim değişikliğiydi. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'daki rejimi değiştirmeye kararlıydı. Tabii ki bu yüzden savaşın ilk gününde İran liderliğini öldürdükleri bir başsızlaştırma (decapitation) stratejisi izlediler. Buradaki fikir, rejim değişikliği sağlanırsa diğer üç hedefin de oldukça kolay bir şekilde başarılabileceğiydi. Bence rejim değişikliği olmadan bahsettiğim ilk üç hedefe ulaşmak neredeyse imkansızdı. Trump yönetimi ve Netanyahu yönetimi bunu açıkça söylemedi ama bence bu sağduyunun gereğidir.
Savaşa girilen bu dört hedefin hiçbirine ulaşılamadığının son derece açık olduğunu vurgulayan Mearsheimer şöyle dedi:
Ve bu dört hedeften herhangi birine ulaşma ihtimalimiz gerçekten de yok. Bu dört hedefi tutturma olasılığımızın yüksek olduğunu ya da makul bir ihtimal bulunduğunu savunan hiç kimseyi bilmiyorum.
Dört hedefe ulaşılamamasının yanı sıra ABD'nin çok daha ağır bir tabloyla karşı karşıya kaldığına dikkat çeken Mearsheimer, gelinen noktada İranlıların Hürmüz Boğazı'nı fiilen kontrol ettiğini belirtti.
Bununla da kalmadığını vurgulayan Mearsheimer, İranlıların bölgedeki çok sayıda Amerikan üssünü imha ettiğini ve sadece üslere değil, Körfez müttefikleriyle olan bağlara da darbe vurarak Amerika'nın Körfez'deki güvenlik mimarisine ciddi zararlar verdiğini kaydetti.
“Savaş öncesindeki ittifak yapımızın darmadağın olduğu öne sürülebilir” diyen Mearsheimer, uluslararası ekonominin durumuna bakıldığında da büyük ölçüde İran savaşında yaşananlar yüzünden gidişata dair endişelenmek için her türlü derin nedenin bulunduğunu söyledi.
Mearsheimer, 28 Şubat'ta başlatılan savaşın bilançosunu şu sözlerle özetledi:
Özetle; Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in 28 Şubat'ta savaşı başlattıklarında elde etmek istedikleri şeylere baktığınızda; savaş öncesinde belirledikleri dört hedefin hiçbirini başaramadıkları gibi, kendilerini —daha doğrusu bizi— her türlü başka belanın içine soktular. Bu hedeflere ulaşamamış olmanın yanı sıra durum bu.
Değerlendirmesinin devamında İran tarafının hedeflerine odaklanan Mearsheimer, İranlıların amaçlarının oldukça açık olduğunu ve bunların ilk olarak bu yılın 17 Haziran'ında ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptında ortaya konduğunu hatırlattı.
Bu belgenin sadece İranlılar tarafından değil, bizzat Başkan Trump tarafından da imzalandığının altını çizen Mearsheimer, söz konusu anlaşmayı şu sözlerle nitelendirdi:
Bunun temel olarak bir teslimiyet belgesi olduğunu defalarca dile getirdim. Teslimiyet belgesi derken kastettiğim şu:Başkan Trump'ın mutabakat zaptında kabul ettiği o anlaşma, esasen İranlılar için bir zaferdi. Başlıca tüm hedeflerini ortaya koydular ve bunlar, Amerika Birleşik Devletleri'nin kabul etmesi halinde fiilen teslim olduğumuzu çok net gösteren hedeflerdi.
Mutabakat zaptının bugün geçerliliğini yitirip yitirmediği tartışmasının büyük ölçüde ilgisiz olduğunu, asıl kilit noktanın İran'ın zaman içinde hiç değişmeyen talep seti olduğunu vurgulayan Mearsheimer, İran'ın üç temel ekonomik talebini sıraladı.
Birincisinin 100 milyar doların üzerindeki dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, ikincisinin bu savaşta İran'a verilen tüm zararlar için 300 milyar doların üzerinde tazminat ödenmesi, üçüncüsünün ise İran'a yönelik tüm yaptırımların kaldırılması olduğunu aktardı.
Mearsheimer, sadece bu üç talepte bile İran'a boyun eğilmesi halinde bunun İranlılar için büyük bir zafer olacağının ortada olduğunu ifade etti.
İranlıların ABD açısından yutulması çok zor başka önemli talepleri de bulunduğunu kaydeden Mearsheimer, Tahran'ın Amerikan askeri güçlerinin Fars Körfezi bölgesini terk etmesini istediğini belirtti.
Ayrıca İran'ın sadece ABD ile İran veya İran ile İsrail arasındaki rekabette değil; İsrail ile Hizbullah'ın savaştığı Lübnan'da, Hamas ile İsrail'in savaştığı Gazze'de ve Yemen'deki Ensarullah konusunda da bir barış mutabakatı talep ettiğini söyledi.
Mearsheimer şu değerlendirmede bulundu:
Ayrıca İranlıların Hürmüz Boğazı'nı sonsuza dek kontrol etmeye ve oraya bir gişe (kontrol noktası) yerleştirmeye kararlı oldukları da açık. Ve bu tabii ki şimdiye kadar Amerika Birleşik Devletleri için kabul edilemez bir durumdur. Ancak İranlılar, Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün kendilerinde olmasını talep ediyor.
İranlıların hakkında neredeyse hiç konuşmadığı tek konunun nükleer mesele olduğuna dikkat çeken Mearsheimer, 28 Şubat'tan önce ABD ve İsrail'in İran'la ilgili en çok odaklandığı başlığın nükleer konu olduğunu hatırlattı.
Ancak bugün İranlıların nükleer konuyu yavaştan aldığını ve gündemin arka sıralarına ittiğini belirten Mearsheimer, Tahran'ın önce ekonomik talepler ve Amerikan güçlerinin Fars Körfezi'nden çıkarılması gibi diğer tüm şartlarını elde etmek istediğini,ancak ondan sonra nükleer meseleyi ele almaya razı olduğunu anlattı.
Amerikalıların çok haklı sebeplerle bu şekilde ilerlenmesi halinde nükleer sorunun asla çözülemeyeceğinden korktuğunu ve konuyu gündemin ön sıralarına taşımak istediğini kaydeden Mearsheimer, İranlıların ise kendi açılarından akıllıca nedenlerle buna yanaşmadığını ifade etti. İran'ın nükleer zenginleştirmeden vazgeçmeyeceğinin çok açık olduğunu ve ABD'nin ilk hedeflerinden biri olan bu kapasiteyi sıfırlama amacının gerçekleşmeyeceğini vurgulayan Mearsheimer, şunları söyledi:
Ancak soru şu: İki taraf arasında anlamlı bir nükleer anlaşma elde edebilecek miyiz? Bence İranlılar bu konuda sert oynayacaklar ve ABD ile İsrail'in nükleer konuda kendilerine cazip gelecek bir anlaşma elde etmesi zor olacaktır.Görüldüğü üzere İranlıların ABD'nin ve kesinlikle İsrail'in yutması çok zor olan bir talep paketi var. İşte bu yüzden Başkan Trump 17 Haziran'da mutabakat zaptını imzaladıktan sonra sonunda bundan vazgeçti. Sonuçta bunu kabul edemedi çünkü dediğim gibi bu bir teslimiyet belgesiydi.
İki tarafın taleplerinin birbirleri için kabul edilemeyecek kadar sert olması nedeniyle pazarlık alanının çok dar olduğunu belirten Mearsheimer, hedefler açısından bugün gelinen noktanın bu olduğunu kaydetti.
ABD'nin kendi hedeflerine ulaşmak ve İran'ı hedeflerinden vazgeçirmek için savaşın başından beri denediği stratejileri kronolojik olarak aktaran Mearsheimer, sürecin 28 Şubat'ta büyük bir stratejik bombalama kampanyasıyla (hava savaşıyla) başladığını hatırlattı.
40 gün süren ve 8 Nisan'da sona eren bu kampanyanın dört hedeften hiçbirini başaramadığını belirten Mearsheimer, bombardımanın durdurulmasının iki temel nedenini şu sözlerle açıkladı:
Bu 40 günlük bombalama kampanyasına son verdik çünkü başarılı olmuyordu. Birincisi buydu, ikincisi ise kıymetli mühimmatımızın tükeniyor olmasıydı. Savaş daha uzun süre devam ederse değerli silah envanterimize ciddi zarar vereceğini düşündük. Bu yüzden 40 günün ardından stratejik bombalama kampanyasını iptal ettik.
Hava savaşının bitmesinden beş gün sonra, 13 Nisan'da hava gücünden deniz gücüne geçiş yapılarak ilk ablukaya başvurulduğunu belirten Mearsheimer, bu ablukanın 17 Haziran'da mutabakat zaptı imzalanana kadar sürdüğünü ve anlaşmayla birlikte sona erdiğini kaydetti.
O tarihte savaşın açık bir İran zaferiyle bitecek gibi göründüğünü ancak Trump'ın anlaşmayı sindiremeyip masadan kalktığını hatırlatan Mearsheimer, sonrasında yaşanan askeri gelişmeleri şöyle aktardı:
O zamandan bu yana askeri açıdan yaşananlara gelecek olursak: Birincisi, iki karşılıklı misilleme (tit-for-tat) kampanyası yaşadık. Bu karşılıklı misilleme kampanyaları, İranlıların ABD varlıklarını vurduğu, ABD'nin de İran varlıklarını vurduğu ve ertesi gün tekrar çatışmaya döndüğünüz sınırlı bombalama kampanyalarıdır. Bunlar çoğunlukla İran tarafında balistik füzeler, seyir füzeleri ve dronları, Amerikan tarafında ise uçakları içeren çok sınırlı saldırılardı. Ve bu karşılıklı misilleme kampanyaları başarısız oldu.
İlk karşılıklı misilleme kampanyasının 8 Temmuz - 29 Temmuz, ikincisinin ise 30 Ağustos - 9 Eylül tarihleri arasında gerçekleştiğini ve her ikisinin de sorun çözmediği için durdurulduğunu belirten Mearsheimer, ABD'nin 9 Eylül'den bu yana ciddi bir şekilde askeri güç kullanmadığının altını çizdi.
Bu süreçte, ilk misilleme kampanyasının ortasında, 14 Temmuz'da İran'a yönelik ikinci bir deniz ablukasının devreye sokulduğunu ve bu ablukanın hâlâ yürürlükte olduğunu hatırlatan Mearsheimer, İran'ı ekonomik olarak boğmayı amaçlayan bu ablukanın tek başına yeterli olmadığını söyledi.
Bunun üzerine 24 Ağustos'ta Hazine Bakanı Scott Bessent'in yeni bir strateji açıkladığını belirten Mearsheimer, "Bessent stratejisi" olarak adlandırdığı bu adımı şöyle anlattı:
24 Ağustos'ta Hazine Bakanı Scott Bessent yeni bir strateji açıkladı; bu strateji, İran'ın dünyanın geri kalanıyla olan tüm ekonomik ilişkilerini keserek ekonomisini boğacağımız bir stratejiydi. Bessent, onu tamamen tecrit edeceğimizi savundu. Bessent'in argümanı şuydu: 14 Temmuz'da yürürlüğe konan ikinci abluka, Bessent stratejisi dediğimiz bu boğma stratejisi ile birleştiğinde İranlıları teslim olmaya zorlayacaktı. Ve bugün itibarıyla durumumuz bu. Bombalama kampanyası yok.Karşılıklı misilleme kampanyası yok. İkinci ablukamızdayız ve ikinci abluka tek başına işi beceremediği için bununla birlikte Bessent stratejisine başvurduk.
Mutabakat zaptının olayların gerisinde kaldığını ve ABD'nin şu noktada savaşı kazanmak veya hedeflerine ulaşmak için uygulanabilir görünen hiçbir stratejisinin bulunmadığını kaydeden Mearsheimer, buradan hareketle Trump'ın önündeki dört seçeneği incelemeye geçti.
Geçtiğimiz ay boyunca herkesin uzun uzadıya tartıştığı üç seçeneğin; yeni bir stratejik bombalamayı içeren “askeri seçenek”, abluka ve Bessent stratejisini sürdürmeyi öngören "ekonomik seçenek" ve mutabakat zaptına benzer şekilde müzakere masasına dönmeyi içeren "diplomatik seçenek" olduğunu belirten Mearsheimer, son bir-iki gün içinde masaya dördüncü bir alternatif olarak "nükleer seçeneğin" geldiğini söyledi.
Mearsheimer, bu dördüncü seçeneğin İran'daki Kazma Dağı'na (Pickaxe Mountain) karşı nükleer silah kullanılması argümanı olduğunu kaydetti.
İlk olarak askeri seçeneği değerlendiren Mearsheimer, yönetimin İran içindeki çok çeşitli hedeflere karşı 40 günlük kampanyaya benzeyen ancak sadece 3 gün sürecek yoğun bir bombalama kampanyasını tartıştığını belirtti.
Bu planın işe yarama ihtimalini sorgulayan Mearsheimer, şu ifadeleri kullandı:
Kendinize sormanız gereken ilk soru —ki bu çok bariz bir sorudur— 40 günlük bombalama kampanyası işe yaramadıysa, üç günlük bombalama kampanyası nasıl işe yarayacak? Dahası, başka bir 40 günlük değil de neden üç günlük bir bombalama kampanyası yürüteceğimizi hepiniz anlıyorsunuzdur; çünkü mühimmatımız az. Hatırlarsanız 40 günlük bombalama kampanyasını durdurmamızın sebebinin kıymetli mühimmatımızın tükenmesi olduğunu söylemiştim. İşte bunun yoğun bir üç günlük bombalama kampanyası olmasını belirleyen şey budur. Fakat 40 günde işe yaramadıysa, üç günde işe yaraması mantıklı mı? Sanmıyorum.
Trump'ın bu stratejiyi uygulamak için neden seçim sonrasını beklediğini de sorgulayan Mearsheimer, eleştirilerini şöyle sürdürdü:
Eğer bu savaşı kazandıran bir stratejiyse, Başkan Trump bunu uygulamak için neden seçimin sonrasını bekledi? Seçimden önce neden kullanmadı? Bir düşünün. Bugün gerçekleşen seçimlerde Cumhuriyetçi Parti neden zor durumda? Zor durumdalar çünkü büyük ölçüde İran savaşı ve Başkan Trump'ın bunu bitirememiş olması söz konusu. Madem elinde savaşı kazandıran bir askeri seçenek vardı, o halde bunu bugünden sonra değil de bugünden önce kullanmak mantıklı olmaz mıydı? Ve elbette şu ana kadar kullanmamış olmasının ve ara seçimlerden sonra da kullanma ihtimalinin düşük olmasının nedeni, bunun işe yaramamasıdır.
ABD'nin İran'ı bombalaması halinde İranlıların çok ciddi ve ezici bir misilleme yapacaklarını yüzde 100 net bir şekilde ortaya koyduklarını vurgulayan Mearsheimer, bu durumun Trump yönetimini fazlasıyla korkuttuğunu belirtti.
Yönetimin, İran'ın Körfez devletlerine, ABD ve İsrail varlıklarına yönelik ezici bir saldırısının uluslararası ekonomiye çok ağır zarar vereceğini anladığını ifade eden Mearsheimer, olası bir tırmanma sarmalına dikkat çekti:
Bu, İran'ı vurup sonra ne olduğuna bakacağımız ve hikayenin biteceği bir durum değildir. İran'ı vururuz ve onlar misilleme yaparlar. Ve sonra soru şudur: Ne yapacağız? Karşı tırmandırmada bulunmayacağımızı mı düşünüyorsunuz? Bence bu üç günlük bombalama kampanyasını başlattıktan sonra İranlılar bizi gerçekten pataklarsa, misilleme yapmaktan başka çok az seçeneğimiz kalacaktır. Ve bu bizim lehimize değildir; kısmen başka bir uzun süreli hava kampanyasına girişmek için değerli mühimmatımız olmadığından, ama aynı zamanda işe yaramayacağı için. Aslında bu ters tepen bir hamle olacaktır. Uluslararası ekonomiye daha da büyük zarar verecektir.
Mearsheimer, bu yoğun üç günlük bombalama seçeneğini gerçekten destekleyen kilit isimlerin yalnızca Savaş Bakanı Pete Hegseth ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu olduğunu, ABD'nin Ortadoğu'daki baş askeri komutanı Amiral Brad Cooper'ın da belki bu gruba dahil edilebileceğini ancak onun kilit bir oyuncu olmadığını sözlerine ekledi.
İkinci alternatif olan ekonomik seçeneğin, mevcut ikinci ablukaya ve Bessent stratejisine güvenmeye devam etmeyi öngördüğünü belirten Mearsheimer, bu seçeneği savunanların askeri seçeneğin işe yaramayacağını anladıklarını söyledi.
Yüzde 100 emin olmamakla birlikte gelen raporlara göre bu stratejinin iki temel savunucusunun Hazine Bakanı Scott Bessent ile Genelkurmay Başkanı General Caine olduğunu aktaran Mearsheimer, şu tespiti yaptı:
Yönetimdeki kilit askeri figürün askeri seçeneği desteklemesini bekleyebilirsiniz. Ancak General Caine bu seçeneğin kaybeden olduğunu anlıyor. Ve bu nedenle General Caine, Scott Bessent ile birlikte fiilen statükoyu sürdürmek ve ekonomik seçeneğe yapılan vurguyu devam ettirmek için yoğun bir baskı yapıyorlar.
Ekonomik seçeneğe dair iki temel itirazı olduğunu belirten Mearsheimer, birincisinin bu stratejinin işe yaramaması olduğunu vurguladı:
İşe yaramadığının kanıtı ise askeri seçeneği konuşuyor olmamızdır. Diplomatik seçeneği konuşuyor olmamızdır. Ve aslında Başkan Trump şu anda nükleer silah kullanma olasılığını gündeme getiriyor. Neden? Çünkü bu strateji işe yaramıyor. Savaşta ekonomik zorlamanın, ablukaların ve benzeri şeylerin tarihi hakkında bilgisi olan herkes bunun işe yaramayacağını gayet iyi bilir.
İkinci olarak, kendisinin yanıldığı ve bu stratejinin işe yarayarak İran ekonomisini boğmaya başladığı varsayılsa bile sonucun değişmeyeceğini savunan Mearsheimer şu ifadeleri kullandı:
O zaman soru şudur: İranlıların ne yapacağını düşünüyorsunuz? İranlıların öylece ellerini kavuşturup oturacaklarını mı sanıyorsunuz? Bence uluslararası ekonomiyi de yanlarında batırmaya çalışacaklardır. Misilleme yapacaklardır. Bessent stratejisi artı abluka başarılı olursa büyük çaplı bir savaş başlatacaklardır. Yani adeta 'yapsan bir türlü, yapmasan bir türlü' durumundasınız. Dolayısıyla bu pek cazip değil.
Görünüşe göre Başkan Yardımcısı JD Vance, Steve Witkoff ve Körfez'deki müttefikler tarafından güçlü biçimde desteklenen üçüncü yolun diplomatik seçenek olduğunu belirten Mearsheimer, bu isimlerin İran'ın savaşı kazandığını anladıklarını ifade etti.
Savaş uzadıkça ABD, İsrail ve Arap müttefiklerinin daha kötü duruma düştüğünü, bu nedenle mümkün olan en iyi anlaşmayı yaparak savaşı diplomatik yoldan bitirmek istediklerini anlatan Mearsheimer, Vance'in rolüne dikkat çekti:
Bu arada, 17 Haziran mutabakat zaptının müzakere edilmesinde Vance'in kilit figür olduğuna inanıyorum. Vance'in baştan beri bu savaşa karşı olduğunu hatırlamak gerekir. Ve kendisi Haziran ayında müzakere edilmesinden yanaydı; ki bu da söylediğim gibi 17 Haziran mutabakat zaptına yol açmıştı. Kendisi, Steve Witkoff ile birlikte yönetimin üst kademelerinde diplomatik seçeneği destekleyen iki kilit kişiden biri gibi görünüyor.
Buna karşın yönetim içinde İranlılarla müzakere etmeye ve taleplerinin çoğuna taviz vermeye karşı büyük bir direnç olduğunu kaydeden Mearsheimer, diplomatik yola girilmesi halinde 17 Haziran mutabakat zaptına benzer bir tabloyla karşılaşılacağını ve bunun sadece Trump için değil yönetimdeki herkes için "yutulması zor bir hap" olduğunu belirtti.
Mearsheimer, şu an itibarıyla askeri yola başvurulmadığını, işe yaramayan abluka ve Bessent stratejisinin sürdürüldüğünü, en sonunda gidilebilecek diplomatik noktaya ise henüz gelinmediğini kaydetti.
Mevcut tablo karşısında Trump yönetiminin bu işten çıkmanın bir yolunu bulmak için çaresiz olduğunu vurgulayan Mearsheimer, İsraillilerin ise çok daha büyük bir çaresizlik içinde olduğuna inandığını söyledi. Medyada bu konunun çok az konuşulduğunu belirten Mearsheimer, iki ülke açısından yenilginin boyutunu şöyle karşılaştırdı:
Medyada bu konuda çok az şey konuşuluyor ama bu savaş İsrail için bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri için çok daha küçük bir felakettir; bu Amerika için bir yenilgi olacak ama Amerika Birleşik Devletleri'nin hazmetmekte büyük bir zorluk çekmeyeceği bir yenilgidir. Fakat bu, İsrailliler ve özellikle Benyamin Netanyahu için felaket niteliğinde bir yenilgidir.
Bu nedenle Netanyahu'nun çatışmaların yeniden başlaması için çok sert baskı yaptığını ve görünüşe göre Başkan Trump'ı İran'a karşı nükleer silah kullanmaya zorladığını belirten Mearsheimer şöyle dedi:
Askeri, ekonomik ve diplomatik seçenek gerçekten işe yaramıyorsa ne yapacaksınız? Eğer çaresizseniz, nükleer silah kullanmayı düşünmeye başlarsınız. Bu Netanyahu'dur ve görünüşe göre aynı zamanda Başkan Trump'tır. Başkan Trump çoğu rapora göre bir süredir bu fikirle flört ediyor ve anlaşılan son birkaç gündür oldukça hevesli hale gelmiş durumda.
Bu dördüncü seçeneğin detaylarını inceleyen Mearsheimer, hedefin İran'daki yeni bir nükleer tesis olan ve 300 feet (yaklaşık 90 metre) kalınlığında masif granitten oluşan Kazma Dağı (Pickaxe Mountain) olduğunu açıkladı. ABD'nin Haziran 2025'te Fordow ve Natanz'ı bombaladığı sırada kullandığı devasa konvansiyonel bombaların Kazma Dağı'na karşı işe yaramayacağını, bu nedenle nükleer silahtan bahsedildiğini aktaran Mearsheimer, tesis hakkındaki kendi görüşünü de paylaştı:
Ve bu arada inanıyorum ki Kazma'nın içinde pek fazla nükleer altyapı yok. Bence bu, büyük ölçüde İsraillilerin uydurduğu bir tehdittir. Yani bu, Kazma'nın İran'ın nükleer silah elde etmek için yarışmakta olduğunun kanıtı olduğu ve bu nedenle Kazma'yı gecikmeden ortadan kaldırmamız gerektiği argümanıdır. İsraillilerin öne sürdüğü argüman budur ve elbette Trump yönetimi de kısmen buna inanıyor. Ben buna inanmıyorum.
Buna rağmen Trump'ın bu tesisi hedef almayı düşündüğünü belirten Mearsheimer, burada İran'a karşı geniş çaplı bir nükleer savaştan veya birden fazla hedefi vurmaktan değil, yalnızca Kazma Dağı'na karşı tek bir nükleer silah kullanmaktan bahsedildiğinin altını çizdi.
Mearsheimer, Trump'ın bu konudaki beklentisini şu sözlerle aktardı:
Ve görünüşe göre —ve bu kelimenin altını çiziyorum, görünüşe göre— Başkan Trump, Kazma Dağı'nı bir moloz yığınına çevirip ardından zafer ilan ederek oradan ayrılabileceğini düşünüyor. Buna bazen 'bir vuruşta bitir' operasyonu denir. İçeri gireriz, Kazma'yı nükleer silahla vurup moloz haline getiririz, zafer ilan ederiz. Başkan Trump'ın istediği mutlu son budur.
Böyle bir operasyonun nasıl gerçekleştirilebileceğini teknik açıdan değerlendiren Mearsheimer, Kazma Dağı'nı yok etme şansına sahip olmak için bir B-2 bombardıman uçağı ve B61-11 tipi nükleer silah kullanılması gerekeceğini belirtti.
Uçağın tam dağın üzerine gelerek hedefi temiz bir şekilde vurması ve bombanın 300 feet'lik masif graniti delebilmesinin umulması gerektiğini kaydeden Mearsheimer, bunun hiç de kolay olmadığını vurguladı.
Oyundaki tek hedefin Kazma Dağı olduğunu İranlıların bildiğini ve hava savunma kabiliyetlerini kesinlikle bu dağın etrafında yoğunlaştıracaklarını ifade eden Mearsheimer şöyle dedi:
Büyük ihtimalle, bir hayalet uçak olmasına rağmen İranlılar B-2'nin geldiğini göreceklerdir. Çünkü yaklaştıkça İranlılar onu tespit edip ateş açabilecektir. Dolayısıyla üzerinde B61-11 taşıyan o B-2 bombardıman uçağının gerçekten hedefe ulaşıp ulaşamayacağı net değildir.
Uçağın hedefe ulaştığı varsayılsa bile bombanın dağı yok edip edemeyeceğinin kesin olmadığını belirten Mearsheimer, B61-11 savaş başlığının gücüne dikkat çekti:
Çok büyük bir savaş başlığına sahiptir. Bu bir nükleer savaş başlığıdır. 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya attığımız bombadan 40 kat daha güçlü bir savaş başlığıdır. Yine de, bombanın bu kadar güçlü olmasına rağmen Kazma'yı moloz haline getirebileceği kesin değildir.
B-2 uçağının hedefe ulaşıp B61-11'i bıraktığı ve Kazma Dağı'nı moloz yığınına çevirdiği varsayılsa bile bunun savaşı kazandırmayacağını savunan Mearsheimer, İran'ın tepkisini ve "zafer ilan edip çıkma" fikrini şu sözlerle eleştirdi:
O zaman ne olur? Bu, savaşı kazandığımız anlamına mı gelir? İranlıların ne yapacağını sanıyorsunuz? İranlıların ellerini havaya kaldırıp teslim olacağını mı düşünüyorsunuz? 'İşte bu son. Yenildiğimizi kabul ediyoruz. Kazma'ya yaptıklarınıza bakın' diyeceklerini mi? Bunun gerçekleşme ihtimalinin olduğunu neredeyse hiç sanmıyorum. Yenilgiyi kabul etmeyecekler. Ama diyorsunuz ki Başkan Trump zafer ilan edip ayrılacak. Gençken ve Vietnam Savaşı'na derinlemesine dahil olduğumuzda bunun makul bir strateji olduğunu hiç düşünmemiştim. İnsanlar Başkan Johnson'ın ya da daha sonra Başkan Nixon'ın yapması gerekenin zafer ilan edip ayrılmak olduğunu söylerlerdi. Bu uygulanabilir bir strateji değildir. Yenildiğiniz barizken zafer ilan edemezsiniz. İranlılar zafer ilan etmemize izin vermeyecekler.
İranlıların nükleer bir saldırı karşısında sessiz kalmayacağını vurgulayan Mearsheimer şöyle dedi:
İranlıların öylece oturup Kazma'yı bir nükleer silahla moloz haline getirmemize izin vereceğini ve misilleme yapmayacağını mı sanıyorsunuz? Bence gerçekten güçlü bir şekilde misilleme yapacaklar ve bize çok ciddi sorunlar çıkaracaklar. Dolayısıyla Kazma'yı vurmak size pek bir şey kazandırmaz.
İran'a karşı nükleer silah kullanmanın beraberinde getireceği daha geniş çaplı sonuçlara da değinen Mearsheimer, ilk olarak itibari maliyete işaret etti.
“İyi bir realist” olarak uluslararası politikada itibarın çok büyük önem taşıyan bir mesele olmadığını düşündüğünü ancak yine de bir miktar önemi bulunduğunu belirten Mearsheimer, İran'a nükleer silah atılmasının ABD'nin itibarına devasa zarar vereceğinden şüphe olmadığını kaydetti.
Daha da önemlisi, bu adımın diğer ülkeler için yaratacağı tehlikeli emsale dikkat çeken Mearsheimer, Rusya ve Güney Asya örneklerini verdi:
Kendini zor bir durumda bulan ve Ukraynalılara ya da Avrupalılara karşı nükleer silah kullanmak isteyen Vladimir Putin'e bu ne söyler? Başkan Trump'ın İran'a karşı nükleer silah kullandığı böyle bir emsalin elimizde bulunmasının, Başkan Putin'in zor bir durumda kalması halinde nükleer silah kullanmaktan çekinmeyeceği ihtimalini artırmadığını mı düşünüyorsunuz? Ya da Hindistan ile Pakistan konvansiyonel bir savaşa girerse; onlardan birinin —ki burada özellikle Pakistanlılardan bahsediyoruz— nükleer silah kullanmayı düşünmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Çünkü Başkan Trump konvansiyonel bir savaşta çok zor durumda kalmanız halinde nükleer silah kullanmanın meşru olduğunu göstermiştir.Dolayısıyla buradaki emsal, bence felaket olurdu. İnsanların nükleer silah kullanmaya daha az değil, daha çok eğilimli olduğu bir dünya yaratmak bizim menfaatimize değildir.
Bunun yanı sıra nükleer silah kullanımının dünyada nükleer yayılmayı (proliferasyonu) kesinlikle körükleyeceğini belirten Mearsheimer, ABD'nin kendi nükleer silahıyla vurması halinde İranlıların nükleer silah elde etmek için fazla mesai yapmayacağına inanmanın çok zor olduğunu söyledi.
Mearsheimer, nükleer seçeneğin gerçekleştirilmesinin mümkün görünmediğini, başarılsa bile savaşı ABD lehine bitirmeyeceğini ve tüm bu ağır sonuçları doğuracağını vurguladı.
Konuşmasının son bölümünde gelinen noktayı özetleyen Mearsheimer, ABD'nin gerçek bir askeri seçeneğinin olmadığını,yürürlükteki tek oyun olan ekonomik seçeneğin de işe yaramadığını ve nükleer seçeneğin geçerli bir alternatif oluşturmadığını belirtti.
Trump'ın 17 Haziran'da mutabakat zaptını imzalarken "Herbert Hoover olmak istemediğini" ve uluslararası ekonomide olası bir felaketle flört ettiklerini söylediğini hatırlatan Mearsheimer, ilerleyen süreçte de aynı temel mantığın geçerli olacağını ve ABD'nin bir noktada diplomatik yola girerek yeni bir anlaşma imzalamak zorunda kalacağını öngördü.
ABD'nin ilk günden beri uygulanabilir bir seçeneğinin olmadığını ve kimsenin fark etmediği gizli bir stratejinin de bulunmadığını kaydeden Mearsheimer, liderlerin çaresizliğinin yarattığı tehlikeye karşı şu uyarıda bulundu:
Ancak Başkan Trump bunun farkında, kendisi çaresiz. Bibi Netanyahu çaresiz. Ve bu arada, benim gibi insanları askeri güç kullanma olasılığından —yani üç günlük bombalama kampanyasından— veya nükleer silah kullanacağımız ihtimalinden bahsederken çok temkinli olmaya iten şey de tam bu çaresizliktir. Bence liderler çaresiz kaldıklarında bazen aptalca şeyler yaparlar. Ve bence, Başbakan Netanyahu tarafından teşvik edilen Başkan Trump, üç günlük bombalama kampanyasını gerçekten deneyebilir veya İran'a karşı nükleer silah kullanabilir; çünkü yine söylüyorum, ikisi de çaresiz durumda.
Çaresizlik argümanı bir kenara bırakıldığında, ABD'nin ilerleyen süreçte 17 Haziran'da imzalanandan çok da farklı olmayan başka bir mutabakat zaptı imzalamaktan başka çok az seçeneği olduğunu belirten Mearsheimer, Trump'ın bugün 17 Haziran'daki koşullara kıyasla daha kötü bir konumda olduğuna dikkat çekti:
Aslında, Başkan Trump'ı 17 Haziran'da mutabakat zaptını imzalamaya iten koşulları ve bugün karşı karşıya olduğu koşulları düşündüğünüzde, o zaman bugüne göre çok daha iyi durumdaydı. Çünkü İranlıların nasıl konuştuğuna bakarsanız; bugün o zamankine göre daha sert konuşuyorlar. Bugün o zamankine göre daha az uzlaşmacılar. İranlıların,17 Haziran civarındakine kıyasla bugün direksiyonda olduklarına dair çok daha net bir algıya sahip olduklarına inanıyorum. Dolayısıyla bir anlaşmaya varmak çok zor olacak. Ancak bu, Başkan Trump'ın 17 Haziran'da imzaladığı anlaşmaya bağlı kalması gerektiği anlamına gelir. Tabii ki kalmadı ve şu an bulunduğumuz noktadayız.
Mearsheimer, sözlerini şu değerlendirmeyle tamamladı:
Benim amacım şu: Bu noktada en iyi alternatifin Kazma'ya karşı nükleer silah kullanmamak, askeri seçeneği kullanmamak ve ekonomik seçeneğe çok fazla güvenmemek olduğuna inanıyorum; çünkü o da diğer seçenekler kadar bile işe yaramayacak. Ve bu aşamadaki akıllıca strateji gerçekten de diplomatik seçenektir. Bu kasvetli konu hakkında söyleyeceklerim bu kadar; umarım insanlar bu bölümü aydınlatıcı, olmadıysa bile depresif bulmuşlardır.