PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Gazze’de evlerini kaybeden Filistinliler, 1917’de yayımlanan deklarasyonu bugünkü sürgün ve yıkımın başlangıcı olarak görüyor

YDH- Sened Haber Ajansı muhabiri Hidaye İsmet Haseneyn’in Gazze’den aktardığı tanıklıklar, Balfour Deklarasyonu’nun Filistinlilerin kolektif hafızasında geçmişte kalmış bir belge olarak değil, sürgün ve mülksüzleştirme deneyiminin başlangıcı olarak yaşadığını ortaya koyuyor. Deklarasyonun 109’uncu yıl dönümünde, Gazze’de devam eden savaşta evlerini kaybeden ve çadırlarda yaşayan Filistinliler, 1917’deki İngiliz kararının bugünkü yıkımla bağını anlatıyor.
Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un Lord Rothschild’e gönderdiği mektup, 2 Kasım 1917’de yayımlandı. Haberde, Filistin topraklarında yaşayan halkın iradesi dışında alınan bu karar, Filistinlilerin tarihî haklarının ve varlığının silinmesine kapı aralayan sömürgeci bir adım olarak değerlendiriliyor. Gazze’deki tanıklıklar da Nekbe’den Nekse’ye, bugünkü savaşa uzanan yerinden edilme ve kayıp hikâyelerini aynı tarihsel çizgide buluşturuyor.
1955 doğumlu 70’li yaşlarındaki Vecih Neccar, Balfour Deklarasyonu’nun etkisinin günlük hayatında hâlâ hissedildiğini söyledi. Neccar, deklarasyonu Filistinlilerin topraklarından çıkarılması ve tarihî haklarının ellerinden alınması girişimlerinin “ilk kara noktası” olarak tanımladı.
Sened muhabirine konuşan Neccar, Gazze’deki yıkım ve zorunlu göçün 1917’de atılan adımlardan bağımsız görülemeyeceğini belirtti. Nekbe ve Nekse’nin ardından bugünkü savaşın da aynı sömürgeci yaklaşımın devamı olduğunu ifade etti. Filistinlilerin hafızasının silineceği beklentisinin gerçekçi olmadığını söyleyen Neccar, halkın ağır kayıplara rağmen haklarını, özellikle çocuklarının ve gelecek kuşakların onurlu bir yaşam sürme hakkını elde edeceğine inandığını kaydetti.
1993 doğumlu Büşra Lebed de Balfour adının kendisine eski bir belgeyi değil, süregelen bir felaketin başlangıcını hatırlattığını anlattı. Lebed, 20 yıl boyunca anılarını biriktirdiği evini Gazze’deki savaş sırasında kaybetti; ev, saldırılarda yıkılarak enkaza dönüştü.
Zorunlu göç deneyimini anlatan Lebed, “Yerinden edilme, insanı güvenli alanından ve hafızasından koparıyor” dedi. 109 yıl önce yayımlanan deklarasyonun toprağın alınmasına ve sahiplerinin yurdundan uzaklaştırılmasına zemin hazırladığını belirten Lebed, genç kuşakların tarihi bugün çadırlar, göç ve kayıp içinde yaşadığını söyledi. Gençlerin Filistin kimliğini silme girişimlerine karşı dijital araçları da kullandığını ifade etti.
Lebed, halkların hikâyelerini yok olmaktan koruyan hafızanın ellerinden alınmasının en büyük tehlikelerden biri olduğu uyarısında bulundu.
16 yaşındaki Amira Havi de Balfour adının kendisini doğrudan çadırda yaşamaya ve halkının çektiği acılara götürdüğünü söyledi. İlk ve orta öğrenimi sırasında tarih derslerinde deklarasyonu sınav için hızla geçtiğini anlatan el-Havi, savaş yıllarında onun sonuçlarını bizzat yaşadığını belirtti.
Bugün bir çadırın altında yaşamasının, Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik kararların devamı olduğunu söyleyen Havi, Balfour’un kendisi için artık soyut bir tarih konusu olmadığını, gündelik acıya dönüşen somut bir gerçeklik olduğunu ifade etti.
11 yaşından küçük Selma ve Suad Beşeyti kardeşler ise deklarasyonun adını ve tarihsel anlamını bilmiyor. Gazze’de üç yıldır süren savaş nedeniyle eğitim faaliyetlerinin aksaması ve okulların ortadan kalkması, iki çocuğun bu konuyu derslerde öğrenmesini engelledi. Anneleri, çocuklarının Balfour adını tanımasalar da bugün yaşadıkları göç ve yoksunlukla deklarasyonun sonuçlarını doğrudan tecrübe ettiklerini söyledi.
Gazze İslam Üniversitesi’nde modern ve çağdaş tarih profesörü Nihad Şeyh Halil, Filistin tarihinin haksızlıklar ve acılarla dolu olduğunu belirterek Balfour Deklarasyonu’nun etkisi sona ermiş tekil bir olay olmadığını söyledi. Halil’e göre deklarasyon, Filistinlilerin bütün varlığını hedef alan karmaşık politikalar zincirinin başlangıç halkalarından biri oldu.
Sened’e konuşan Halil, felaketlerin arka arkaya yaşanmasının yanı sıra sosyal medyanın yoğun ve bilinçsiz tüketiminin, ağır yaşam koşullarıyla birleşerek özellikle gençler için ciddi zorluklar yarattığını belirtti. Bu koşulların gençlerde “Neden, ne zaman ve daha ne kadar?” sorularını sürekli gündeme getirdiğini söyledi.
Günlük hayatın ağırlığı gençleri tarihi incelemekten uzaklaştırabilse de aynı koşulların onları geçmişin köklerini aramaya yönelttiğini ifade eden Halil, kolektif hafızayı güçlendirecek ulusal ve kurumsal programlara ihtiyaç olduğunu kaydetti. Bu çalışmaların yalnızca tarihî olayları anlatmakla yetinmemesi, sahadaki eylem ve bilinçlenme çabalarını da desteklemesi gerektiğini vurguladı.
Kültürel miras ve kimlik araştırmacısı Emani Rabah ise sözlü anlatıların, halk ezgilerinin ve Filistin düğün şarkılarının kimliğe yönelik tahrifat ve sahiplenme girişimlerine karşı güçlü bir koruma sağladığını söyledi. Rabah, Balfour adının “Balfour Deklarasyonu yıkılsın” gibi ifadelerle halkın hafızasına ve atasözlerine yerleştiğini, böylece uluslararası adaletsizliğin açık bir simgesine dönüştüğünü belirtti.
Rabah, geniş aileler içinde aktarılan sözlü anlatıların, özellikle de büyükannelerin hafızayı korumada ilk savunma hattı olduğunu kaydetti. Kudüs, Gazze ve Filistin’in diğer bölgelerindeki kimlik izlerini, kütüphaneleri ve kültürel mirası hedef alan Yahudileştirme girişimlerine karşı bu aktarımın önemine dikkat çekti.
Balfour Deklarasyonu’nun üzerinden 109 yıl geçmesine rağmen Filistinlilerin yurtlarından koparılmasına açılan kapının kapanmadığını belirten haberde, Gazze’deki direnişin acı ile umudu bir arada taşıdığı vurgulandı. Evler yıkılsa, aileler dağılsa ve göç çadırları yansa da anahtarlar ve tanıklıklar kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Savaşın içinde doğan çocukların da hakların zaman aşımına uğramayacağına ve Filistin anlatısının halkın direnişiyle yaşayacağına dair güçlü bir bilinç taşıdığı ifade edildi.