YDH- Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah tarafından geçtiğimiz pazartesi günü açıklanan Hizbullah’ın yeni siyasi manifestosunun ikinci bölümünü yayımlıyoruz.

 

İkinci Bölüm

Lübnan

1.Vatanımız

 

Lübnan, yani bizim vatanımız yani babalarımızın ve dedelerimizin vatanı, yani oğullarımızın ve torunlarımızın vatanı. Lübnan; yani egemenliği, şerefi onuru ve özgürlüğü için binlerce şehit verdiğimiz ülke.

 

İşte biz bu ülkenin, içinde yaşayan herkesin eşit oranda ülkesi olmasını temenni ediyoruz, herkesi kapsamasını kucaklamasını arzuluyoruz.

 

Lübnan’ın toprakları ve halkı ile birlikte tek bir bütün olmasını istiyoruz. Çok açık ve kesin bir şekilde herhangi bir bölünme federalizm talebini reddediyoruz. Özgür, bağımsız, onurlu, egemen, kuvvetli ve kudretli bir ülke olarak, bölge dengelerinin içinde yer alarak bölge siyasetinin inşasında ve tarihin yazılmasında etkin bir unsur olmasını temenni ediyoruz.

 

Bu niteliklere sahip bir vatanın tesisi ve sürdürülebilirliği için adil kadir ve kuvvetli bir devlet olmak zorundadır. Bu devlet ise ancak halkın iradesinin, adalet, güvenlik, istikrar ve refah talebinin esaslı bir şekilde temsil edildiği bir siyaset zemininde var olabilir.

 

İşte bütün Lübnan böyle bir ülke için uğraşmaktadır ve bizler de onların içinde bunun için uğraşmaktayız.

 

2.Direniş

Siyonist oluşum, teşkil edildiği tarihten bu yana Lübnan toprakları ve su kaynakları için büyük bir tehlike arz ediyor; zira bunlarda gözü var. Siyonist oluşumun topraklarında gözü olduğu bu ülke ilahi mesajın taşıyıcılarının kendisine çağırdığı birlikte yaşamın en güzel örneği ve Siyonist oluşum örneğinde en iyi temsilini bulan ırkçı devletin ise tam yadsıyıcısıdır.

 

Lübnan’ın Filistin sınırında bulunması ve İsrail’in sürekli saldırılarına maruz kalması Lübnan’a ulusal bir sorumluluk yükledi.

 

Siyonist oluşumun tohumlarının atıldığı günden bu yana İsrail Lübnan için tehlike teşkil etmektedir.

 

Zira bu oluşum Lübnan toprakları üzerindeki emellerini ifşa etmekten çekinmedi. Başta su kaynakları olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynaklarına olan iştahını hiç gizleme gereği duymadığı gibi tedricen uygulamaktan da geri durmadı.

 

Bu oluşum 1948’de sınırdan başladığı saldırısını zamanla ülkenin derinliklerine kadar ilerletti.

 

1949 Hula katliamından, 1968 Lübnan uluslar arası hava limanını işgaline, -tabi bu arada sınırda yaptığı saldırıları unutmayalım- 1978 Mart işgaline kadar birçok saldırı gerçekleştirdi. Devamla sınır bölgelerini kontrol altına aldı ve 1982 saldırısı ile bütün yurdu işgali altına almak istedi.

 

Elbette İsrail’in yaptığı bütün gayrimeşru işler Amerika tarafından tamamen desteklendi. Uluslararası toplum denilen heyula tarafından ise insanın aklına gizli bir anlaşma mı var sorusunu getirecek kadar görmezden gelindi.

 

Araplar resmen susmayı kendilerine yol edinmişlerdi. Lübnan hükümeti ise ulusal sorumluluklarını unutmuş, halkının katliam ve tecavüze maruz kalmasına seyirci kalmaktaydı.

 

İnsanların acı çektiği ve dünyanın buna seyirci kaldığı bu büyük ulusal trajedi yaşanırken vatanını seven temiz Lübnanlar ulusal, ahlaki ve dini sorumlulukları yerine getirmek için silahlı ve topyekûn direnişten başka bir yol bulamadılar; zira bu Siyonist oluşum onların kanlarına, canlarına, ekmeğine ve geleceğine kast etmekteydi.

 

Lübnan’ın devletini kaybettiği bir dönemde devlet, silahlı direniş aracılığı ile restorasyon sürecine girdi. Devletin yeniden inşası ve anayasal kurumlarının yeniden ikame edilmesi, siyasi iradenin varlığı ve Lübnan topraklarının İsrail boyunduruğundan kurtarılması ile başladı.

 

Bir vatanın var olabilmesinin esası olan ve özgürlük duygusuna derinliğini veren izzet ve egemenlik, Direniş vesilesi ile sadece bir söz olmaktan öteye taşınarak kurulan yeni Lübnan devletinin zemini haline getirildi. Bu sayede Lübnan, içinde yaşayan insanların orada yaşamaktan gurur duyduğu bir ülke olarak dünya haritasında herkesin saygı gösterdiği yerini aldı.

 

Artık Lübnan; özgürlüğün, kültürün, düşüncenin, çok sesliliğin ülkesiydi. Artık Lübnan izzetli ve gerekirse kahramanca kurban verenlerin ülkesiydi.

 

Direniş 2000 ve 2006 yıllarında kazandığı zaferlerle bunları perçinledi. Bununla birlikte artık özgürlüğü için savaşan bütün dünya halklarının kendisinden ders alacağı bir okula dönüştü.

 

Direniş’in bütün bu başarıları orduda ve ülkedeki insanların desteği ile gerçekleşti. Düşmanın planları suya düşmüş ve başarısız olmuştu. Direniş, halkın desteği ile şehitler vererek bölgede direniş ekseni denilen bir eksen oluşturmuştu artık. Bu eksen halkların özgürlük ve onurunun düşmana karşı korunduğu bir kalkana dönüşmüştü.

 

Direniş’in temsil ettiği sorumluluk, İsrail tehlikesi var oldukça var olacak daimi ve zorunlu bir sorumluluktur. Güçlü devletlerin güçsüzleri yok etmek istediği bir güç dengesi içerisinde güçsüz bir devlet halkını müdafaa edemez.

 

İsrail tehdidinin varlığı Lübnan’ı topyekûn bir halk direnişinin İsrail’e karşı topraklarını savunduğu bir ülke olmaya doğru sürüklemiştir. Bunun yanında Lübnan ordusunun da bu savunma hattına katılmasını zorunlu kılmıştır. Geçtiğimiz dönem bu yöntemin doğruluğunu elde ettiğimiz başarılar vasıtasıyla doğrulamıştır.

 

Bu formül savunma stratejisi bağlamında hayata geçirilmiş ve Lübnan’ı her türlü tehlikeden koruyan bir kalkan olmuştur. Uluslararası toplum, Arap yönetimleri ya da diyalog gibi sair formüllerin işe yaramazlığı ortaya çıkınca Direniş’in işlevselliği de iyice belirginleşti. Direniş yöntemi Lübnan’ı özgür ve egemen bir Lübnan yaptı. Bu özgür Lübnan’ın kendi kurumları yeniden inşa edildi ve gerçek bir egemenlik elde etti.

 

Ancak buna rağmen Siyonist tehlike halen devam etmektedir. Bu tehlike bütün Lübnan’a ve Lübnanlılara yerine getirmesi gereken ulusal sorumluluklar yüklemektedir.

 

Direniş, düşmanın direnişi başarısızlığa uğratma, silahını alma, onu izole etme gibi bütün çabalarını akamete uğratmıştır. Bunun yanında Siyonist tehlikenin yanı başında var olması Direniş’in Lübnan’ı korumak gibi vazife edindiği bir ulusal meselede kendisini daha güçlü kılacak araç ve gereçleri elde etme gerekliliği de vardır.

 

Yani Direniş’in Lübnan’ın halen işgal altında bulunan Şeba Çiftlikleri, Keferşuba Tepeleri ve Gacer bölgesini geri almak esirleri kurtarmak ve kayıp olan şehitlerin naaşlarını geri almak için daha güçlü araç ve gereçlerle donanması gerekmektedir.

 

3. Devlet ve siyasi nizam

Lübnan siyasi nizamının yenilenmesine ve ihtiyaçlara cevap verecek şekilde düzenlenmesine engel olan en temel sorunu etnik temelli olmasıdır. Bu etnik temelli siyaset, seçimlerde oyların çoğunu alanların başa geçtiği, azını alanların ise muhalefette kaldığı demokratik nizamın tatbik edilmesinin önündeki en büyük engeldir.

 

Muhalefet ve iktidar arasında ya da çeşitli seçim ittifakları arasında yönetimin el değiştirmesi ancak demokratik sistem ile mümkün olacaktır.

 

Bunun için demokratik bir nizam istiyorsak bu etnik temelli siyasi nizamı ilga etmemiz gerekmektedir. Bu “Taif Anlaşması’nın” gerçekleşmesini öngördüğü Yüksel Ulusal Kurul’un oluşturulması için gereklidir.

 

Lübnanlılar müşavere yolu ile bu tarihi görevi yerine getirebilirler. Müşavere ile bu etnik temelli siyasi nizamı ilga edebilirsek katılımcı demokrasiyi ikame edebiliriz ki bu sayede bir arada yaşam manifestosunun özünü tahakkuk ettirmiş oluruz.

 

Bu gelinen noktada azınlık ve çoğunluğu ilgilendiren herhangi bir ulusal sorunun ele alınması, demokrasinin ikame edilmesinin siyasi ve toplumsal şartları ile birebir alakalıdır. Lübnan’da yaşayan vatandaşların tam olarak vatandaşlık haklarının elde etmesi ise ancak işleyen bir demokrasi ile mümkün olacaktır.

 

Lübnanlıların izzetli ve haklarına sahip olarak birlikte yaşama istekleri yapıcı bir iş birliğini zorunlu kılmaktadır.

 

Lübnan itme yalnızlaştırma, tekelci temele dayanan siyasi iradeler nedeniyle çok uzun bir istikrarsızlık dönemi yaşadı. Artık bunun olmamasını istiyorsak birlikte yaşamanın en uygun formülü olan demokratik nizamı tercih etmeliyiz.

 

Katılımcı demokrasi herkesin söz sahibi olabileceği temel bir siyasi zemin olabilir. Lübnan’ı Lübnan yapan bütün unsurların varlıklarını koruyabilecekleri bir güvenlik alanı meydana getirebilir. Bu sayede içinde yaşayanların onun kendileri için var olduklarından emin olduğu güven verici bir devlet inşa edilebilir.

 

Bütün Lübnanlılar ile birlikte inşasına azmettiğimiz devlet şu şekildedir:

1.Bütün özgürlükleri tanıyan ve yaşanması için uygun havayı var kılan bir devlet.

 

2.Ulusal birliğe ciddi olarak sahip çıkan bir devlet.

 

3.Topraklarını, halkını, egemenliğini ve bağımsızlığını koruyabilen bir devlet. Elbette böyle bir devletin muktedir ve mücehhez bir ordusu olacaktır. Şemsiyesi altında yaşayan insanlarını huzurunu sağlayacak kuvvetli müesseseleri de olacaktır.

 

4.Modern, işlevsel ve iş birliği içinde olan müesseseleri olan bir devlet. Bu müesseselerin ise görev yetkileri açık ve kesin olarak kanunca belirlenmiş olmalıdır.

 

5.Genel özgürlüklere riayet edilmek kaydıyla kanunların herkes için aynı şekilde uygulandığı bir devlet. Böyle bir devletin şemsiyesi altında yaşayanlara ırk, renk, din, mezhep ayırt etmeksizin adaletle yaklaşacaktır.

 

6.Çağdaş veriler çerçevesinde hazırlanmış bir seçim kanunu olan parlamenter bir nizama sahip olan bir devlet. Yani öyle bir seçim kanunu olmalı ki seçilenler mal, aşiret ve sair unsurlarla seçilmiş olmasın ve Lübnan halkı en yetkin bir şekilde temsil edilebilsin.

 

7.Görevlerin hangi görüşe ya da guruba mensup olduğuna bakılmaksızın ehline verildiği bir devlet. Bu sayede yolsuzluk ve yozlaşma ile malul bütün unsurları temizleyecek etkin ve güçlü bir mekanizmaya sahip olacaktır.

 

8.Yargının siyasi otoriteden bağımsız olduğu bir devlet. Ancak bu sayede görevleri insanlar arasında adaleti ikame etmekte olan hâkimler görevlerini yerine getirebilirler.

 

9.İktisadı, üretken sektörler ile güçlü olan bir devlet. Bunun yanında elbette devlet iktisadi kalkınma için gerekli ortamı hazırlayacaktır.

 

10.Bölgeler arasında iktisadi ve toplumsal anlamda köprü olan ve bölgelerin eşit oranda kalkınma projesine sahip bir devlet.

 

11.Vatandaşına değer veren ve ona sağlaması gereken eğitim, sağlık, barınma hizmetlerinde kusur etmeyen, fakirlere yardım eden, iş imkânları meydana getiren, vatandaşının onurlu bir şekilde yaşaması için gerekli olan imkânları hazırlayan bir devlet.

 

12.Genç nesillere karşı özen gösteren, onların yeteneklerini ve enerjilerini ulusal değerler için kullanmalarına imkân hazırlayan ve onları ahlaksızlıktan ve sapmadan koruyan bir devlet.

 

13.Kadın hakları konusunda hassas ve kadınların toplumsal hayatta etkin olduğu bir ortam meydana getiren bir devlet.

 

14.Eğitime önem veren, Lübnan Üniversitelerini bütün yönleriyle geliştirme projesi olan ve zorunlu eğitimi parasız hale getiren bir devlet.

 

15.Ademimerkeziyetçi, merkez dışı yönetim organlarına mümkün olan en geniş yetkiyi veren bir devlet. Bu sayede gelişim daha hızlı olacak ve vatandaşlar için daha hızlı hizmet verilmiş olacaktır. Elbette bu ademimerkeziyetçi yapının süreç içinde federal bir yapıya dönüşmesinin imkanı söz konusu değildir.

 

16.Kapsamlı bir plan geliştirerek seçkin özelliklere sahip kişi ve ailelerin ülkeden göçmesini engelleyecek bir devlet.

 

17.Dünyanın her yerindeki gurbetçi vatandaşlarına sahip çıkan. Onları koruyan kollayan ve onlardan ulusal çıkarlar için istifade eden bir devlet.

 

Zikrettiğimiz bütün bu sıfatlar ile donanmış olan devlet bizim ve Lübnan’da yaşayan her halis vatandaşın hedefidir.

 

Biz, Hizbullah olarak bizimle aynı görüşte olan bütün siyasi unsurlarla el ele vererek bu onurlu ulusal görevi yerine getirmek için elimizden gelen bütün çabayı sarf edeceğiz.

 

4.Lübnan ve Lübnan-Filistin ilişkisi

 

Siyonist oluşumun topraklarını gasp etmesi sonucu Filistinliler Lübnanlı kardeşlerinin yanına misafir olarak gelmişlerdir. Yurtlarını tekrar ele geçirinceye, yurtlarına geri dönünceye kadar bizim misafirimizdirler.

 

Filistinlilerin bu mülteci durumu hem Filistinlileri hem de Lübnanlıları ilgilendirmektedir. Filistinlilerin bu durumun tek sorumlusu işgalci Siyonistlerdir. Siyonistlerin Filistin topraklarını işgal etmesi sadece Filistinlilerle zarar vermemiş onlarla birlikte bütün bölge halklarına zarar vermiştir.

 

Siyonistlerin Filistin’i işgal etmeleri sadece göç ve ilticaya neden olmamış İsrail’in vahşi katliamlarına da netice vermiştir. Nebatiye kampının tamamen yok edilmesinde gördüğümüz gibi mülteci kamplarında büyük katliamlar gerçekleştirilmiştir.

 

Mülteci kamplarında yaşamaya mecbur edilen Filistinliler iyi bir yaşamın en temel unsurlarından bile yoksundurlar. Toplumsal ve medeni haklarına sahip değildirler. Lübnan hükümeti de Filistinli kardeşlerine karşı görevini tam olarak yerine getirememiştir.

 

Bu olağandışı durum Lübnan hükümetine yüklenmesi gereken sorumluluklar getirmiştir. Filistin ve Lübnan ilişkileri, iki halkın maslahatına uygun, hak temelinde sağlam ve doğru bir biçimde şekillendirilmelidir.

 

Lübnan ve Filistin arasındaki ilişki siyasi oyunlara, iç çekişmelere ve uluslar arası müdahalelere kurban edilmemelidir.

 

Lübnan ve Filistin arasındaki ilişkinin selameti şimdi söyleyeceğim dört meselenin tahakkuku ile sağlanabilir:

 

1.Doğrudan Filistin-Lübnan diyalogu.

 

2.Lübnan’daki Filistinlilerin, Filistin’deki parçalı yapıdan sıyrılarak Lübnan ile diyaloga geçebilecek tek bir merci oluşturulmaları.

 

3.Filistin sorununun ve Filistinli kimliğinin korunması kaydıyla Filistinlilere Lübnan’da toplumsal ve medeni haklarının verilmesi.

 

4.Vatandaşlık verilmesinin imkânsızlığının ve geri dönüşün kesin kabulü.

 

5.Lübnan ve Araplarla ilişkiler

Lübnan Arap’tır zira içerisinde Araplar yaşamaktadır. Lübnan dinamik bir alanda siyasi bir coğrafyada ve derin bir stratejik noktada bulunmaktadır. Bölgesel entegrasyon politikaları ve yüksek ulusal çıkarları iç içe geçmiştir. Bütün bu saydığımız unsurlar ise Lübnan’ın stratejisine etki etmektedirler.

 

Bunun için Lübnan’ı Arapları ilgilendiren bütün meseleler ilgilendirmektedir. Bunlar içerisinde Filistin meselesi de vardır İsrail ile savaş da vardır.

 

Arapların yaşadığı çatışmaları ortadan kaldırmak için uyumlu bir çalışmaya ihtiyaç olduğu kesindir.

 

Her ne kadar stratejik uyumsuzluklar ve farklı ittifaklar var olsa da hatta bunar çok büyük ciddiyet arz etse bile bu yabancı projelere bağlanmayı gerektirmez.

 

Zira yabancı projeler bölgede bölünme, etnik temelli siyaset ve bölünme etkenlerini şişirmeye dayalıdır. Bu sayede ümmet arasında parçalanma meydana getirilerek bölgede Amerikan ve İsrail hedefleri tahakkuk ettirilmek istenmektedir.

 

Bölgede çatışma alanlarını sınırlandıran ve sınırsız çatışmayı ortadan kaldıran bir siyasi düzen elzemdir. Ancak bu şekilde ulusal meselelere gelişkin bir şekilde yaklaşabileceğimiz bir ortam meydana gelecektir.

 

Bununla birlikte ortak yönlerimiz ön plana çıkarılarak hükümetler ve halklar bazında yakınlaşmayı mümkün kılacak bir hava oluşturulmalıdır.

 

Bu bağlamda Direniş, Arapların gücünü artırmak ve İsrail’i zayıflatmak için hayati öneme sahiptir. Direniş’in bu konumu bütün strateji ve siyasi tavır alışların üstündedir.

 

Suriye, Arap coğrafyasında İsrail’e karşı düzgün bir tavır takınarak seçkin bir konuma olmuştur. Bölgedeki direniş hareketlerini desteklemiş ve onlara zor zamanlarında arka çıkmış yardımcı olmuştur. Bölgenin karşı karşıya olduğu tehlikeler karşısında Arapların safını sıkılaştırmak için büyük çaba harcamıştır.

 

Biz iki ülke arasındaki ilişkinin geliştirilmesinin önemine inanmaktayız. İki ülke arasında siyasi, ve iktisadi sahalarla güvenlik alanlarında işbirliği kuvvetlendirilmelidir. Bunu iki ülkenin ortak çıkarları zorunlu kılmaktadır.

 

Jeopolitik şartlar da bunu gerektirmektedir, Lübnan’ın istikrarı da bunu gerektirmektedir, ortak düşmanlarımızın olması da bunu gerektirmektir. Geçtiğimiz birkaç sene zarfında iki ülke arasındaki ilişkileri gölgeleyen bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmamız gereklidir.

 

Özetle iki ülke arsındaki ilişkilerin en kısa zamanda olağan haline geri döndürülmesi gerekmektedir.

 

6.Lübnan ve Müslüman ülkelerle ilişkiler

İslam âlemi ve Arap dünyası toplumsal varlığını ve onu teşkil eden temel unsurları tehdit eden önemli tehlikeler ile karşı karşıyadır ve bunları görmezden gelmek mümkün değildir.

 

Bu tehlikeler cümlesinden olmak üzere; mezhebi ve etnik çatışma zikredilebilir. Bu çatışmayı Şiiler ve Sünniler arasında, Kürt, Türkmen, Arap ve İranlıların arasında görmek mümkün. Azınlıkları sindirme çabaları zikredilebilir. Irak ve Filistin’de Hıristiyanların maruz kaldığı tehlikeler bu çerçevede değerlendirilebilir.

 

Bütün bu saydıklarım bizim aramızdaki olması gereken beraberlik duygusunu zedelemektir. Halklarımızın direncini kırmakta ve yeniden ayağa kalkacağımız günü geciktirmektedir.

 

Topluma canlılık katması gereken dini ve etnik farklılık yanlış yönlendirmeler nedeni ile toplumun önünü tıkar hale getirilmiştir.

 

Bu farklılıkların bu hale getirilmesi Batılıların özelde Amerikalıların bölgede yürüttükleri politikanın sonucudur. Tabi buna içerde sorumsuz ve hamasi davrananların tutumları zemin hazırlamıştır. Bir de buna istikrarsız siyasi ortam eklenince Batılıların eline bulunmaz fırsat geçmiştir.

 

Bu tehlikeler şöyle bir bakıldığında çok açık olarak göze çarpmaktadır. Bu tehlikelerle herkes imkan dahilinde savaşmalıdır. Özellikle bölgedeki İslami hareketlere büyük vazife düşmektedir.

 

Hizbullah, İslam dünyasındaki bütün ülkelerin bütün alanlarda işbirliği içerisinde olması gerektiği kanısındadır. Bu İslam ülkelerine uluslararası istikbar karşısında daha güçlü olma imkânı verecektir.

 

Hizbullah, İslam ülkelerinin halklarını medya aracılığı ile yapılan kültürel yıkımdan koruması gerektiği kanısındadır. Bunun yanında İslam ülkeleri halkları arasında işbirliği olmalıdır ve ülkeler birbirlerinin halklarından çeşitli alanlarda istifade etmelidirler.

 

Hizbullah, İran’ın İslam dünyasında merkezi rolü olan önemli bir İslam devleti olduğu kanısındadır. İran, şah yönetimini devirmiş ve bölgede Amerikan ve İsrail oyununu bozmuştur. Bölgede direniş hareketlerini desteklemiştir. İslam ümmetinin meselelerini sahiplenmiş ve bunlar için çaba sarf etmiştir. Bu meselelerin başında Filistin meselesi gelmektedir.

 

İran İslam Cumhuriyeti’nin Arap ve İslam dünyasının en önemli meselesi olan Filistin Meselesine karşı tavrı çok nettir. İran İslam Cumhuriyeti bütün gücüyle bu meselenin arkasındadır. İran İslam İnkılâbının Veliy-yi Fakihi İmam Humeyni’nin önderliğinde başarıya ulaşmasının ardından ilk Filistin konsolosluğu İsrail konsolosluğunun yerine İran’da açılmıştır.

 

İran’ın Filistin’e desteği o günden bu yana devam etmiştir. Bu desteği İmam Humeyni’nin vefatının ardından Veliy-yi Fakih İmam Hamenei sürdürmüştür.

 

İran İslam Cumhuriyeti ve bazı Arap ülkeleri arasındaki anlaşmazlık, Filistin davası için sorun teşkil etmektedir. Bu anlaşmazlık, ancak İsrail ve ABD’ye hizmet etmektedir.

 

İran İslam Cumhuriyeti siyasetini Filistin’e destek, İsrail’e düşmanlık, Amerikan siyasetine muhalefet ve Arap ve İslam ülkeleri ile işbirliği üzerine temellendirmektedir.

 

Bu nedenle kardeşçe gösterilen bu iradeye cevap verilmelidir. Bu bölge halklarına ve hükümetlerine kuvvet verecektir.

 

İslam ülkeleri arlarındaki işbirliğini artırmalıdır. Bizler siyasi ve iktisadi ve beşeri unsurlardan istifade etmek gerektiğini vurguluyoruz. İslam ülkelerinin bütün kaynakları birbirleri için istifade edilir hale getirilmelidir, yoksa müstekbirlerle bağlanmak için kullanılmamalıdır.

 

Müslüman arasında birlik önemlidir bunu bir kere daha belirtmek istiyorum. Allah bizlere,  Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrışmayın, diyor.

 

Şii ve Sünniler arasında çıkarılmak istenen fitneye karşı bir kere daha uyarıyoruz. Müslümanların bu fitneye karşı durabilecek derinliğe sahip olduğunu ümidini taşıyoruz.

 

7.Lübnan ve Uluslararası ilişkiler

Hizbullah’a göre uluslar arası arenada verilen kavganın iki tarafı vardır. Bu taraflar müstekbirler ve mustazaflardır, ezilenler ve ezenlerdir, işgalciler ve bağımsızlık savaşı verenlerdir. Bu mücadele aynı zamanda ahlak ile doğrudan ilişkili bir mücadeledir.

 

Amerika çok açık olarak İsrail ve İsrail’in Arap topraklarına olan saldırısını desteklemektedir. Amerika Uluslar kurumları eline geçirmiş durumdadır. Bu nedenle uluslar arası kurumların verdiği kararlarda çifte standart vardır. Dünya halklarına müdahale etme hakkını kendinde görmektedir. Dünya nizamını askerileştirmiştir. Yani uluslar arası sorunları savaşla seçme yolunu benimsemektedir.

 

Dünyanın her yerinde baskı ve korkuya neden olmaktadır. Ümmetimiz ve halkımız için tehlike teşkil etmektedir. Uluslararası sitemdeki dengesizlik ve kargaşanın nedeni Amerika Birleşik Devletleridir.

 

Avrupalı devletlerin siyaseti acziyet ve tepkisizlik ile Amerikan siyasetine bağlı olmak arasında tercih yapmaktan öteye gitmemektedir.

 

Avrupalılar için Amerikan siyasetine bağlı kalmak Araplarla ilişkilerini çıkmaza sokmaktan başka bir fayda vermeyecektir.

 

Bunun yanında Avrupalılar bölgemize halen dahi büyük zarar veren sömürgeciliği getirmek gibi bir günahın taşıyıcılarıdır ve halen tövbe etmemişlerdir.

 

Avrupa halkları da en nihayetinde işgale karşı bir zamanlar mücadele vermiştir. Bu nedenle siyasi olmaktan önce ahlaki ve insani gerekçeler nedeniyle Avrupalılar işgal altındaki halkların direnme hakkını teslim etmelidirler. Tabi bunu yaparken direniş ve terörü aynileştirme çabalarını terk edip aradaki farkı anlamaları gerekmektedir.

 

Görüşümüze göre Araplar ve Avrupa arasındaki ilişkinin geliştirilmesi Avrupalıların daha tarafsız ve daha adil olmalarına bağlıdır. Avrupa bu şekilde bakış açısını değiştirmedikçe, aradaki ilişki istikrarsızlık ve kriz üretmekten öteye gitmeyecektir.

 

Biz, Hizbullah olarak Latin Amerika’da Amerika’ya karşı verilen direniş ve bağımsızlık kavgasını takdir ile karşılıyoruz. Onlar ile bölgedeki direniş hareketlerin hedeflerinin büyük ölçüde kesiştiği kansındayız. Ortak hedeflere sahip bu gibi güçlerin dünya nizamının daha dengeli olmasına zemin hazırlayacağını düşünüyoruz.

 

Latin Amerika ve bölgemizdeki direniş hareketleri arasındaki bu yakınlaşma uluslar arası düzeyde insanlık için umut verici bir hadisedir. Bu yakınlaşma insan olmanın kuşatıcılığı, ortak ahlaki tutum ve siyasi bir arka plana müstenit bir yakınlaşmadır.

 

Bu bağlamda son olarak demek istiyorum ki;

Bizim Hizbullah olarak şiarımız; “Yeryüzünüzün mustazaflarının birliğidir” bu şiar bizim uluslar arası olaylara bakışımızın eksenini oluşturmaktadır.

 

Çeviren: Emrah Kekilli