Ankara, söylemde bölgeden, eylemde Batı’dan yana

07 Aralık 2011

YDH- Azerbaycan’da yayımlanan Hafta İçi gazetesine mülakat veren YDH- Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu, söylem düzeyinde bölge halklarından yana görünen Ankara’nın, eylemlerinin Batı’nın menfaatleri yönünde olduğunu söyledi.

 

YDH- Azerbaycan’da yayımlanan Hafta İçi gazetesine mülakat veren YDH- Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu, söylem düzeyinde bölge halklarından yana görünen Ankara’nın, eylemlerinin Batı’nın menfaatleri yönünde olduğunu söyledi.

Ədalət və İnkişaf Partiyası (AKP) hakimiyyətə gələndən sonra Türkiyə ilə İran arasında münasibətlər müsbət yöndə xeyli dərinləşmişdi. Amma son aylar ərzində problemlər gözə dəyir, hətta az qala iki ölkə arasında müharibəyə dair də söhbətlər gəzir. Belə ki, rəsmi Tehran bu arada Türkiyəyə raket zərbəsi endirəcəyinin istisna olmadığını da bildirmişdi. Digər yandan isə Suriyanın Türkiyə ilə münasibətləri də lap müharibə həddinədək yaxınlaşıb. Hələ bu azmış kimi İran da Türkiyəyə qarşı cəbhədə Suriyanı dəstəkləməkdədir. Elə isə bölgədə nələr baş verir? Sualımıza cavab tapmaq ümidiylə Yakın Doğu Haber strateji araşdırmalar mərkəzinin rəhbəri Alptəkin Dursunoğlu ilə həmsöhbət olduq.

 

- Adalet ve Kalkınma Partisi, (Ak Parti) Türkiye’nin yakın bölgesiyle ilgili politikasını “komşularla sıfır problem, azami işbirliği ve bölgesel entegrasyon” sloganları üzerine bina etmişti.

Bilindiği gibi Türkiye, dünyanın Doğu ve Batı diye ikiye bölündüğü Soğuk Savaş döneminde Batı bloğunu tercih etmiş ve NATO’ya üye olmuştu. O dönemde Türkiye’ye NATO’da verilen rol, “Güneydoğu Avrupa müttefiki” olarak Sovyetler Birliği’nin güneydoğu Avrupa’ya nüfuz etmesini ve sıcak denizlere ulaşmasını önlemekti.

Türkiye, Soğuk Savaş dönemi boyunca bu rolü oynadı. Amerika ve müttefiklerini kendisine dost, Amerika’nın düşmanlarını ve rakiplerini ise kendisine rakip veya düşman olarak gördü.

Örneğin bölgede Şah rejimi birlikte Amerika’nın kurduğu CENTO paktına üye olarak Sovyet uydusu bölge ülkelerine karşı bir baraj oluştururken, yine Şah rejimi ile birlikte İsrail’in Arapları çevreden kuşatmayı esas alan “çevre stratejisi”nin bir parçası olmuştu.

Kısaca Soğuk Savaş döneminde Türkiye, başta Amerika olmak üzere Batılı müttefiklerinin tehdit ve çıkar analizlerine göre bir politika izlemiş, kendi başına bağımsız bir rol oynayamamıştı.  

İç politikada “İslamcı” olarak nitelenen ve iktidara gelmesi engellenmeye çalışılan Ak Parti, iktidarının ilk dört yıllık döneminde -Erbakan iktidarının nasıl devrildiğini göz önünde bulundurarak- hem içerideki ordu, sermaye sınıfı ve üst düzey bürokratlardan oluşan laik çevrelere hem de Amerika, Avrupa ve İsrail gibi uluslar arası güçlere güven vermeye çalıştı.

İç politikada kendisi aleyhine yapılan propagandaların aksine “İslamcı” değil, “muhafazakar demokrat” olduğunu söylerken, dış politikada da Türkiye’nin Batı ile olan ittifakına karşı olmadığını savundu. Amerika ve İsrail’le ilişkileri geliştirdi, Avrupa Birliği üyeliğini ise bir “medeniyet projesi” olarak tanımladı.

Bununla birlikte Ak Parti’ye göre dünyada artık Soğuk Savaş dönemi şartları bulunmadığı için Türkiye’nin o dönemde oynadığı geleneksel rolü gözden geçirmesi gerekiyordu. Özellikle de Amerika’nın Irak’ı işgal etmesiyle birlikte Irak’ın toprak bütünlüğünün tehlikeye girmesi, bağımsız bir Kürt devletinin kurulma ihtimalinin artması ve İsrail’in Kürtler lehine Irak’ın parçalanması yönündeki çabaları, Ankara’ya Soğuk Savaş’tan sonra çıkarlarının her zaman ABD ve İsrail’le uygun düşmeyeceğini göstermiş oldu.

Ancak Ak Parti, Irak konusunda çıkarları ters düşmesine rağmen Amerika ile açıktan biz zıtlaşmaya girmek yerine bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek Amerika’yı dengelemeye çalıştı. “Komşularla sıfır problem” politikasıyla Amerika ile problemli olan İran ve Suriye gibi komşu ülkelerle ilişkilerini geliştiren Amerikan müttefiki Türkiye, bölgeyle ilgili politikalarda daha etkin olmayı başardı.

Türkiye, bu politikasıyla bir taraftan Amerika ile ittifak ilişkisini sürdürürken, diğer taraftan da bölge ülkelerinin güvenini kazanarak her iki taraf nezdinde de etkili bir aktör haline gelmeyi amaçlıyordu.

Örneğin, Iraklı Sünnilerin siyasi sürece katılması için çalıştı, Suriye ile İsrail arasında yapılan dolaylı görüşmelerde arabuluculuk rolü üstlendi. İran’ın nükleer programı konusunda uluslar arası yasaları hatırlatmaktan başka bir şey yapmamasına rağmen sanki İran’dan yanaymış gibi bir görüntü verdi.

İsrail’le ticari ilişkilerini 1.5 milyar dolardan 3.5 milyar dolara yükseltmesine rağmen Gazze saldırısında ve Mavi Marmara olayında İsrail karşıtı bir ülke görüntüsü verip bölge halkları nezdindeki saygınlığını arttırmayı başardı.

Kısaca bu ikili politikaları sayesinde Amerika’yla düşman olmadan Amerika’nın bölgedeki düşmanlarının dostluğunu kazanan Türkiye, bu dostluğu hem kendisinin hem de Amerika gibi Batılı müttefiklerinin lehine kullanmaya çalıştı.

NATO füze kalkanı meselesi, “komşularla sıfır problem” politikasının dürüstlüğü bakımından Türkiye için bir sınav oldu. Şimdiye kadar İran’ın barışçı nükleer programını destekliyor görüntüsü veren Türkiye, NATO füze kalkanı radarını kendi topraklarına yerleştirerek bu politikasında ne kadar dürüst olduğunu da ne kadar bağımsız olduğunu da ortaya koymuş oldu.

 

-Bu günlərdə elə türk mətbuatından oxuduq ki, İran İsraildən daha əvvəl Türkiyəni vurmaq niyyətindədir. Yəni İranla Türkiyə bu qədərmi kəskin dümənə çevriliblər?

 

- İran’ın, İslam devriminden bugüne kadar İslam ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini ve bölge dışı güçlerin bölgeden uzak tutulmasını savunduğu biliniyor. Bu yüzden de Türkiye’nin “komşularla sıfır problem, azami işbirliği ve bölgesel entegrasyon” politikasına en çok sevinen ülke İran olmuştu.

Çünkü NATO üyesi bir ülke olan Türkiye’nin, komşularıyla sorunlarını sıfırlaması, ilişkileri en yüksek düzeye çıkarması ve bölge ülkelerinin tıpkı Avrupa Birliği gibi bir entegrasyona gitmesi, İran’ın 30 yıldır savunduğu bir politikaydı. Bu yüzden de nükleer programıyla ilgili meseleye Türkiye’nin arabuluculuk rolüyle girmesine izin verdi.

Ancak güya İsrail’le gerilim içinde olan Türkiye’nin Amerika’nın İsrail’i korumak için kurduğunu açıkça söylediği füze kalkanına izin vermesi, İran’a Türkiye’nin gerçek niyeti konusunda fikir verdi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “füze kalkanı konusunda İran’la anlaştıklarına” ilişkin açıklamasını hem dışişleri bakanlığı hem de savunma bakanlığı düzeyinde yalanlayan Tahran, bu yüzden de Amerika ve İsrail tarafından sürekli tehdit edilmesinden dolayı, kendisine herhangi bir saldırı olması durumunda ilk hedeflerinin Türkiye’deki NATO füze kalkanı olacağını belirterek herkese açık bir mesaj verdi

 

 - Maraqlıdır ki, İran hakimiyyəti öz xalqını qətl edən Əsəd rejimini dəstəkləyir. Hansı ki, öldürülənlər suriyalı müsəlmanlar, Əsəd isə səhv etmirəmsə Druz millətindən olan bir etnikdir. Sizcə İran niyə müsəlmanların tərəfində dayanmır?

 

- Suriye’de yaşanan gelişmeler, Katar’ın el-Cezire, Birleşik Arap Emirlikleri’nin el-Arabiya televizyonlarıyla Batı medyası tarafından “rejimin kendi halkını öldürmesi” olarak yansıtılıyor. Ne kadar demokrat oldukları herkes tarafından çok iyi bilinen Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi Arap rejimleriyle bu rejimlerin en büyük müttefiki olan Amerika da “Esed rejiminin kendi halkını öldürdüğünü” belirterek bu ülkede devrim istiyor.

Halbuki olaylardan üç hafta sonra reformlar yapmaya başlayan, 47 yıllık olağanüstü hali kaldıran ve genel af ilan eden Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed de dahil olmak üzere hiç kimse Suriye’de dört dörtlük bir demokrasi olduğunu iddia etmiyor ve halkın talepleri doğrultusunda reform yapılmasını savunuyor.

Suriye hükümeti reform yapmaya çalışırken, Amerika ile aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Washington’un bölgesel müttefikleri Suriye’deki rejim karşıtlarını, siyasi, ekonomik, lojistik açıdan destekliyor ve onlara silah temin ediyor.

Amerika ve bölgesel müttefikleri Suriye buhranının Esed yönetiminin insan hakları ihlalinden kaynaklandığını iddia ederek aslında İsrail karşısında önemli bir caydırıcılık rolü oynayan Filistin ve Lübnan direnişlerinin en önemli destekçilerinden biri olan Suriye yönetiminin devrilmesi, onun yerine Katar, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi İsrail’le gizli ya da açık ilişkiler kuran bir yönetim getirilmesini amaçlanıyor.

Suriye buhranının sebebi, demokrasi ve insan hakları meselesi değil, bir tarafta Amerika ve müttefiklerinin diğer tarafta da İran ve müttefiklerinin yer aldığı jeopolitik bir meseledir.

Suriye konusunda adeta bir “hayır kurumu” görüntüsü veren Amerika ve müttefiklerinin Bahreyn ve Yemen konusundaki tutumu bunun açık bir ispatıdır. Bahreyn’de herhangi bir devlet kurumunun camını dahi kırmayan göstericiler Suudi ve Bahreyn rejimlerinin orduları tarafından ezilmekte, Amerika’nın müttefiki olan Yemen Diktatörü Ali Abdullah Salih’in yumuşak bir geçişle rejimi başka bir Amerikan müttefikine teslim etmesi için çözümler aranıyor.

Kısaca ne İran’ın ne de Amerika’nın derdi, Suriye’deki rejimin Nusayri, ya da halkın çoğunluğunun Sünni olması değil. Her iki taraf da bölgedeki kendi jeopolitik çıkarlarını korumaya çalışıyor. Kaldı ki Suriye’nin Nusayri denilerek adeta Müslüman kabul edilmeyen Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, Sünni Filistinlilere de Şii Lübnanlılara da Müslümanlığı kimseye bırakmayan Suudi, Katar, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri rejimlerinden daha faydalı olmuştur.

 

- İranın PKK məsələsində də oyun oynadığı deyilir. Məsələn, sizin də bildiyiniz kimi, Tehran bir dəfə Karayılanın tutulduğunu bəyan etdi, amma az sonra bu xəbərin yalan olduğunu bildirdi və bununla da əslində həmin PKK-çının sərbəst buraxılmasına dair fikirlərin yaranmasına səbəb oldu. Bu məsələyə dair nələr deyə bilərsiniz?

 

- TRT ve Anadolu Ajansı, karayılan’ın yakalandığına dair bir yalan uydurdu, bu yalan, Fars haber ajansı ve Mehr haber ajansı tarafından da Farsçaya tercüme edildi. İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi ise Türk yetkililerden önce bu yalana inandı. Ve Karayılan’ın yakalandığı anlamına gelebilecek bir açıklamada bulundu, sonra da açıklamasını düzeltmek zorunda kaldı. Meselenin aslı budur. Ancak Türkiye’de bazı çevreler, Ankara’nın Suriye konusundaki tutumundan dolayı Tahran’ın PKK’yı kullanarak Türkiye’yi zor duruma sokmak istediği şeklinde yorumladılar. Halbuki İran, PKK’nın PJAK adı verilen bir başka koluyla mücadele etmektedir ve PKK’yı desteklemesi için de herhangi bir sebep yoktur.

 

- Bu gün Qərb dünyası Suriya ilə Türkiyə arasında müharibə yaratmağa çalışır. Necə bilirsiniz: onlar məqsədlərinə çatacaqlar? 

 

- Türkiye, Libya konusunda Kaddafi ile muhalifleri uzlaştırarak uluslar arası müdahaleyi engellemeye çalışmıştı. Anacak Libyalı muhalifler, el-Cezire televizyonu ile Fransızların kışkırtmasıyla Türkiye’nin Bingazi konsolosluğunu bastılar ve bunun üzerine Türkiye, rejim devrildikten sonra Libya’daki ekonomik ve siyasi çıkarlarını kaybetmemek için Kaddafi’ye sırtını döndü ve muhalifleri tanıdı. Ancak geçen süre içerisinde Türkiye, Libya konusunda hem Fransa’nın hem de Katar’ın çok gerisine düştü.

Türkiye, Libya’daki bu tecrübesinden sonra Suriye’de aynı hataya düşmek istemedi ve insan hakları söylemi ile Suriye konusunda Amerika, Fransa ve Arap rejimlerinin yanında hatta önünde yer almayı tercih etti.  

Öte yandan Mavi Marmara ve Palmer raporu yüzünden İsrail’le ciddi bir gerilim yaşayan Türkiye, bu konuda Amerika’nın kendisine yönelik pozisyonunu dengelemek için Suriye konusunda Katar’ın Libya’da oynadığı role talip oldu.

 

 

-Iranla Turkiyenin onumuzdeki yillarda siyasi, asgeri, ekonomik-ticari ve sair sahalarda ilishkilerini nasil goruyorsunuz?

 

- Türkiye ve İran bölgenin iki büyük ve etkili ülkesidir. Bunların işbirliğini geliştirmesi hem kendi yararına ham de bölgenin yararına, çatışması ise hem kendilerinin hem de bölgenin zararınadır. Yarışmak ile düşman olmak farklı şeylerdir. İran’la Türkiye, tarihsel olarak bu gerçeğin farkındadır ve iki ülke de yarış sırasında yaşanan birtakım küçük sorunları büyütüp çatışmaya ve düşmanlığa dönüştürmeyecek kadar akıllı ve basiretlidir. Ya da en azından ben öyle olmasını umut ediyorum. Bölge dışı güçlerin tahrikiyle Türkiye ve İran’ın yaşayacağı bir savaştan kim galip çıkarsa çıksın kazandığı zafer bir Pirus zaferi olur.

 

 - Sizə elə gəlmirmi ki, Ankara İsraillə əlaqələri pozandan sonra həm qonşularla münasibətləri gərginləşib, həm də PKK-nın hücumları artıb. Elə isə Ankara bu halda nələr etməlidir: təkrarən İsraillə dostlaşmalıdır, yoxsa vəziyyəti beləcə davam etdirməlidir? 

 

- Tam tersine, Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri ne zaman iyileşmişse komşularıyla ilişkileri bozulmuş, komşularla ilişkiler ne zaman iyileşmişse İsrail’le ilişkiler kötüye gitmiştir.

Çünkü hem İsrail hem de Amerika, bölge ülkelerini kendisine muhtaç etmek için bölgede sürekli olarak bir çatışma zemini istemektedir. İsrail’in 1960’lı ve 1970’li yıllarda Molla Mustafa Barzani liderliğindeki kuzey Iraklı Kürtleri, Lübnan iç savaşında da falanjist Hıristiyanları desteklediği bilinmektedir.

Bu, İsrail’in Kürtleri ya da falanjistleri çok sevmesinden ya da insan haklarına çok düşkün olmasından kaynaklanmıyor. Bölgedeki çatışma zeminleri de kadar güçlü olursa İsrail’in çatışan aktörler üzerindeki nüfuzu ve bölgesel etkinliği de artmaktadır.

Aynı şeyler bugün kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetimi ve PKK için de geçerlidir. Kendisini Arap düşman denizi ortasında bir ada olarak gören İsrail rejimi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye ortasındaki Kürtlerle kendisi arasında paralellik kurmakta ve düşmanlarının düşmanından yararlanmak istemektedir.

Türkiye de bu durumun farkında olduğu için Irak işgalinden sonra İsrail’le değil, Irak’a komşu ülkelerle işbirliğini güçlendirmeye çalışmıştır. PKK İsrail tarafından desteklenmektedir. Ancak Türkiye bölgesiyle ilişkilerini güçlendirerek İsrail’in elindeki bu silahı etkisiz kılabilir.

Türkiye’nin PKK sorununu çözebilmesi, öncelikle içeride yapacağı reformlara ve bölgesiyle ilişkilerini çözmesine bağlıdır. Ak Parti’nin geçtiğimiz dört yılda izlediği komşularla sıfır problem politikasının devam ettirilmesi, Amerika ve Batı adına Suriye ve İran’la ilişkilerini bozmaması gerekmektedir.

Suriye’de yönetimin devrilmesi durumunda burada başlayacak bir iç savaş, en çok İsrail’in ve PKK’nın işine yarayacaktır.

 

Röportaj: Vüsal Tağıbəyli