PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Türk Genelkurmayı’nın da önem vererek sitesine çevirisini tam metin olarak taşıdığı Putin’in konuşması, Rusya Devlet Başkanı’nın uluslar arası sisteme ilişkin ilk ciddi çıkışı olarak değerlendiriliyor.
ABD Başkanı George Walker Bush, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le 6 yıl önce Slovenya’da görüştüğünde kendisini çok yakın bulduğunu söylemiş; gözüne bakıp ruhunu okuduğunu öne sürmüştü. Ancak Almanya’nın Münih kentinde başlayan 43. güvenlik konferansında konuşan Putin, Bush dâhil herkesi şaşırttı.
ABD ve NATO’yu sert bir dille eleştiren Putin, dünyada tek bir güç olmasının faydalı olmadığını, tek bir ülkenin tek başına hareket etmesinin dünyada her zaman daha fazla acıya neden olacağını söyledi.
Rus lider, “NATO’nun genişlemesinin ittifakın kendi modernizasyonuyla veya Avrupa’da güvenliğin sağlanması ile hiçbir ilgisi olmadığı gayet açıktır” dedi ve “Rusya’daki petrol çıkarma işleminin yüzde 26’sını dış şirketler yaparken anahtar rolündeki hiçbir ekonomik sektörlerin Rusya’ya açılmadığını” vurguladı.
Putin, bu konuşmasıyla Dünya gündemine damgasını vurdu. Önde gelen Amerikalı ve Avrupalı diplomatların huzurunda gerçekleştirilen bu konuşma, Amerikan ve Batı medyası tarafından yoğun olarak işlendi. Nitekim konuşma Ortadoğu haklarının da ilgisini çekmiş; Putin’in açıklamaları “Soğuk Savaş yeniden mi başlıyor” sorusunu gündeme taşımıştı.
Türk Genelkurmayı’nın da önem vererek sitesine çevirisini tam metin olarak taşıdığı[1] Putin’in konuşması, Rusya Devlet Başkanı’nın uluslar arası sisteme ilişkin ilk ciddi çıkışı olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen siyasal analizcilerin genel eğilimi “Soğuk Savaş” ifadesinin kullanılmasının henüz erken olduğu yönünde.
Aslında Fukuyama gibi önde gelen Amerikan strateji uzmanları da “‘karşılıklılık ilkesi’nden yoksunluğun Amerika’nın en yakın müttefikleri arasında bile öfkenin en büyük kaynağı haline geldiği” tespitinde bulunuyordu.[2] Rus liderin “tek kutuplu dünyanın kimse için güvenli olmadığı” yönündeki vurgusu, Amerika’nın içinden gelen bir ses olsaydı rutin bir konuşma olarak da değerlendirilebilirdi. Şu halde sadece Doğu değil aynı zamanda Batı ülkelerinde de Putin’in konuşmasının destek bulması dünyada küresel anlamda yükselen bir Amerikan karşıtı akımın varlığını belirginleştiriyor.
İki dönem Rusya Devlet Başkanı olarak görev yapan Putin, önümüzdeki dönem görevini devredecek. Öte yandan Putin’in Rusya içinde zaten güçlü bir desteğe sahip olduğu biliniyor. Bu durum Putin’in açıklamalarının dışa dönük bir yönelişin sinyallerini verdiği yönünde anlaşılmasını beraberinde getiriyor. Bu bağlamda da Rus dış politikasının karakteri dikkat çekiyor. Buna göre önce çevreye ve etki alanlarına sahip çıkabilecek bir nüfuz elde edilmesi, sonra da önemli ittifaklar kurularak dışa açılımın sağlanması öngörülüyor.
Rusya’nın bu açılımında özellikle de enerjiden ilham alması dikkat çekiyor. Yeltsin döneminde özelleştirmelerle birlikte Rus petrol ve gaz işletmeleri kontrolden çıkarken görevi devralan Putin, hukuk dışı yolları da zorlayarak petrol ve gaz rezervleri üzerindeki Rus kontrolünü yeniledi. Putin, ikinci aşama olarak özellikle Avrupa ve dünya piyasalarına girerek Shell ve BP gibi petrol şirketleriyle rekabete başladı. Bu çerçevede çeşitli ülkelerle yaşadığı krizlerde geri adım atmamaya özen gösterdi.
Moskova, diğer yandan da İran, Suriye ve Doğu Avrupa ülkelerine yaklaşmaya çalıştı. İran meselesi, Şanghay zeminine taşındı; Hindistan, Çin gibi dünya nüfusunun çoğunun yaşadığı coğrafyayla ikili bazen de üçlü ittifaklar kuruldu. Nitekim Rusya’nın Türkiye ile yıllık 10 milyar doların üstünde bir ticaret hacmi olduğu ve 2008 yılı hedefinin de bu ticaret hacmini 25 milyar dolara çıkartmak olduğu kaydediliyor. Yine Rusya, Türkiye’nin de desteğiyle İKO’ya gözlemci olarak katıldı. Şu halde Putin’in son konuşmasını, “güçlenen Rusya’nın” pragmatik bir açılım talebi olarak mı değerlendirmek gerekiyor?
ABD’nin Rusya dönük izlediği politikaya bakılırsa durumu basit bir faydacılıkla açıklamak mümkün değil. Bu noktada ABD’nin Irak Büyükelçisi Zalmay Halilzad’ın geliştirdiği “Congagement” stratejisine dikkat çekmek gerekiyor. Daha geniş bir ifadeyle kontrol etme ve bağımlı hale getirme "containment and engagement" stratejisi, Rusya’nın sisteme olası bir meydan okumasına karşı hazırlanmaya ve ülke liderlerini böyle bir hareketin zararlı sonuçları olacağına inandırmaya çalışıyordu.[3]
Bu stratejinin saha çalışmasına bakıldığında ABD’nin 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne rağmen Karadeniz’de kalıcı donanma bulundurma isteği, Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilmek istenen füze rampaları, 1991 sonrası çöken Varşova Paktı üyelerinin NATO ve AB kampına geçişi Rusya tarafından hep ulusal güvenlik tehdidi olarak görülüyor. Nitekim Avrasya’da jeo-stratejik öneme sahip Ukrayna’nın da NATO’ya geçme ihtimali Moskova’yı kaygılandırıyor.
Şu halde güçlenen Rusya’nın sınır hatlarını sınır ötesi diplomatik manevralarla korumasından, kendi stratejisini güçlendirecek koalisyonlar kurmasından ve bölgedeki çatışmalar üzerinden taktik manevralar geliştirmesinden daha doğal bir şey olamazdı. İşte tam bu noktada “Rusya bin yılı aşkın tarihe sahiptir ve her zaman bağımsız bir dış politika izlemiştir” diyen Putin’in yaptığı bu konuşmanın ardından Amerikan müttefiki olan bazı Ortadoğu ülkelerini ziyaret etmesi zeki bir diplomatik atağın belirtisiydi. Putin’in, bu diplomatik manevrası makro planda Büyük Petro’nun stratejik vizyonunu anımsatmaktaydı. Yine ziyaret edilen Suudi Arabistan ve Katar’ın, enerji yatakları ve enerji güvenliği açısından ABD’nin üstlendiği, Ürdün ise İsrail’e karşı tampon bölge olması ve İsrail’in güvenliğine önemli katkılar sağlaması bakımından önemli ülkeler olmasına dikkat çekmek gerekiyor.
Putin, Rusya devlet başkanı sıfatıyla ilk kez ziyaret edilen bir ülke olarak Suudi Arabistan’da T–90 tipi 150 tank ile altı ay içerisinde uzaya 6 enformasyon uydusu gönderme konusunda anlaşmaya vardı; MI–17 helikopter satışlarını müzakere etti. Son süreçte “nükleer enerji” konusuyla oldukça ilgili gözüken Riyad’ın görüşme programında bu meselenin de gündeme getirilmiş olması güçlü ihtimal olarak görülüyordu. Riyad ziyareti sonrası Katar’a geçen Putin, İran İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Hamanei’nin gündeme getirdiği “doğal gaz” konusunda OPEC benzeri bir oluşuma gidilip gidilemeyeceğinin zemin yoklamasını yaptı.
Ortadoğu turunun son durağı olarak Ürdün’ü ziyaret eden Putin, İran’ın nükleer faaliyetlerine barışçıl çözüm bulunması ve Ortadoğu barış sürecinin yeniden başlatılması talebinde bulundu. Filistin’de hükümet kurulması çalışmalarına hız verilmesi gerektiğini kaydeden Putin, Amman Havalimanı’nda Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’la bir araya geldi ve Hamas’ın da içinde bulunduğu ve İsrail’in de ciddiye alacağı etkili bir hükümet kurulması isteğini yineledi.
Görüşmeleri sırasında Ortadoğu Barış Konferansı’na ev sahipliği yapmayı planladığını açıklayan “Putin Rusya’sı”nın yeni süreçte Ortadoğu’da daha aktif politikalar izlemesi bekleniyor. Putin’in konuşmasına temkinli yaklaşan Amerikalı politikacıların yeni süreçte daha ihtiyatlı adımlar atacağını tahmin etmek güç değil!
[1] http://www.tsk.mil.tr/diger_konular/putin_konusma.htm
[2] http://www.saafonline.com/haber_detay.php?haber_id=2411
[3] http://www.saafonline.com/haber_detay.php?haber_id=362