PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
ABD, Erdoğan’ın Kerkük’te bir yandan Türkiye’nin meşru çıkarlarının sağlandığı diğer yandan da Erbil’deki Bölgesel Kürt yönetiminin PKK’yı kontrol etmeye çağrılmasını öngören uzun vadeli Türk-Kürt yakınlaşma politikasını sürdüreceğine inanıyor.
29 yıl Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış olan deneyimli diplomat MK Bhadrakumar’ın asiatimes’da yayınlanan yazısını Begüm Dönmez çevirdi.
Türkiye’nin Irak bulmacası
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın içinde bulunduğu duruma benzer bir durumla karşı karşıya kalan tek liderdir herhalde günümüz siyaset dünyasında. Her iki lider de son derece popüler ve karizmatik isimler; ancak ikisi de görevlerini bir dönem daha uzatıp uzatmama konusunda kararsız.
Rusya’ya bakıldığında seçilmiş bir cumhurbaşkanı yasalar gereği üçüncü bir dönem daha göreve devam edemiyor.Ancak Erdoğan’ın bir seçim şansı var bu noktada. Yalnızca yapması gereken şey bunu açıklamak: Önümüzdeki ay yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacak mı olmayacak mı? 16 Nisan’a kadar bunu açıklaması gerekiyor.
Siyasi konularda dedikodu yapmaya pek meraklı olan Türklerse Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmak istediğinden emin. Bu tür bir siyasi hedef aslında mantıklı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı elinde büyük yetkileri bulunduruyor; bazı açılardan Fransa’daki sisteme benzer denebilir. Ancak nereden bakılırsa bakılsın bundan beş yıl önce İstanbul’da İslamcı olarak kınanarak hapis yatan Erdoğan’ınki gibi sıra dışı bir mesleki geçmişe sahip olan birisinin Çankaya Köşküne çıkması gibi bir olasılığın olması son derece ilginç bir durum.
Erdoğan’ın bu konudaki çekincelerine rağmen gelecek ayki seçimlerde aday olmaya karar verirse işi nispeten kolay olacak aslında. Şu an iktidarda bulunan ve kendisinin de lideri olduğu AKP mecliste üçte iki çoğunluğu elinde tutuyor. Bu da şu anki cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi Mayıs ayında dolduğunda seçim kurulunun elini güçlendiriyor.
Mayıs ayındaki seçimlerden 5 ay sonraki süre zarfında Türkiye parlamento seçimlerine gidiyor. Önemli siyasi gözlemcilerden Yusuf Kanlı geçtiğimiz günlerde “Çoğu Türk mevcut koşullar altında AKP dışında tek seçeneğin yine AKP olduğunun altını çiziyor. AKP büyük bir hata yapmadıkça bir sonraki seçimlerde oy oranını %40’ın üzerine çıkarabilir ve mecliste de daha büyük bir çoğunluk elde edebilir.” diyor.
Ancak Erdoğan’ın yaşadığı asıl ikilem AKP’nin de kendisinin cumhurbaşkanı olması durumunda meclis seçimlerini kaybetme ihtimali ile karşı karşıya kalabilecek olması. 1997’de kurulan AKP Erdoğan’ın yarattığı bir parti neredeyse. 2002 yılında O’nu iktidara taşıyansa yerleşik siyasi partilere karşı seçmenlerin tavır almasından kaynaklanan bir nevi protesto oylarıydı. Peki AKP Erdoğan olmaksızın ayakta kalabilir mi? (Türkiye’de seçilen cumhurbaşkanının herhangi bir partiyle bağının artık bulunmaması gerekiyor).
Türk siyasetinde parti içi bir demokrasi yoktur. Bütün siyasi partiler, parti liderlerinin tımarı gibidir. Bu nedenle de herhangi bir partiyi temsil eden meclis üyeleri bile seçmenleri doğrudan temsil etmezler. Onlar sadece parti liderinin kişisel olarak aday gösterdiği isimlerdir. AKP Mayıs ayı sonrasında bir sürüklenme sinyali verirse ve yeni bir liderlik altında bulunan AKP’nin siyasi istikrarı sağlayamayacağına dair görüşler hakim olursa o zaman bir tür “temizlik hareketi” baş gösterebilir.
Yeni birtakım siyasi gruplaşmalar AKP’nin baskınlığına karşı koymak amacıyla ortaya çıkabilir. Ya da Kemalist bir tepki de olabilir. Siyasi fikirlerin Kemalist ve İslamcı görüşler etrafında kuvvetli bir kutuplaşma söz konusu. Bunun yanı sıra Türkiye bir de hem sol hem de sağ partilerin yararlanmaya hazır oldukları bir milliyetçilik dalgasıyla da karşı karşıya.
Türkiye’de bir başka askeri darbe olacağını ihtimalini düşünmek zor gibi görünse de aslında gerçek böylesi bir durumda “arka odadan” siyaset dışı birtakım güçlerin müdahalesinin de söz konusu olabileceği. Özetlemek gerekirse Milliyet’ten Derya Sazak’ın sözleriyle “16 Nisan öncesi yani cumhurbaşkanlığı seçimi için prosedürlerin başlamasından iki hafta önce AKP’de hüküm süren sessizlik bir kararsızlığın eseri: Erdoğan aday olmak istiyor ancak seçilirse bunun sonucunun ne olacağını kestiremiyor.
Türkiye’de siyasi gel-gitlere dair şüpheler İstanbul’da netleşiyor. Referans gazetesinin saygın uzmanlar ve önde gelen mali kurumlar arasında yaptığı bir ankete göre ankete katılanların % 62.5’ı Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmasını beklemiyor.
Ancak bu sadece sürecin bir yanını gösteriyor. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrar alanında neler kazanacağı Siyasi İslam için de bir mesaj taşıyor aslında. Hamas da Filistin’de ulusal birlik hükümetinin parçası olmaya hazır oluşuyla benzer bir yol izlemişti.
El-Ahram gazetesi geçtiğimiz günlerde “Direniş yeni bir şekle bürünüyor” başlıklı makalesinde geçen ay Hamas lideri Halid Meşal’in Kahire’de Mısırlı yetkililerle yaptığı görüşmelerde gerçekçiliğin aşikar olduğu yazıldı. Makalede “Haniye ya da Meşal İslamcı yaklaşımlarından daha laik bir görünüş için vazgeçmiş değil. Yalnızca bölgesel ve uluslararası siyasetin gerçeklerinin farkına vardılar ve bunları göz önünde bulundurmaya karar verdiler.” denildi.
Türk İslamcıların ve Hamas’ın sistemin bir parçası olduktan ve sistemin gerçekliklerine göre davranmak zorunda kaldıktan sonra benzer şekilde değiştikleri aşikardır. Erdoğan ve destekçilerinin de seçimlerde iktidar koridorlarını terk etmeye hazır oldukları da şüphe götürmez bir gerçektir. Erdoğan mutlak iktidara ulaşamayacağını anlamıştır. Bu nedenle de laik bir devletin Kemalist ilkelerinin koyduğu sınırları kabul etmektedir. Sınırlandırıcı unsurlar konusunda mantıklı hareket etmektedir.
Türkiye İslamcılığın siyasi ve ekonomik reformu olumlu yönde etkileme potansiyeline açık bir şekilde bakmak gerektiğinin önemini yeterince kavrayamıyor. İslamcılar insan hakları, sosyal adalet, kendi kaderini kendi belirleme ve demokratik çoğulculuk konusunda en hevesli kesim olduğundan “ilerici” denebilecek bir kesim aslında deyim yerindeyse. Şüphesiz, Erdoğan ve Haniye gibi liderler de siyasi parti temellerini temsil ediyorlar. Bu da onların neden popüler olduğunu açıklıyor.
Yönetişim, toplum ve siyaset sorunları gibi ulusal önceliklerini tamir etmeye çalışırken bölgesel güvenlik ve istikrar konusu da tehlikede bulunuyor. Buna ek olarak Orta Doğu’da barış ve ekonomik reformların sunduğu fırsatlardan da yararlanmak istiyorlar. Devleti halka yaklaştırıp büyümeyi de hedefliyorlar.
Irak’ta yankılar
Erdoğan’ın Ankara’da hala süren liderliği işte tam da bu nedenle Kuzey Irak’ın “sahte bağımsızlığı” konusunda bir krizin engellenmesine yardımcı olabilir. Kuzey Irak’ta çoğunluğu ellerinde bulunduran Kürtler Irak’ın bir parçası olarak kalmak istemiyor. Kerkük’ün nihai statüsünü belirleyecek referandumsa yaklaşıyor.
Irak hükümeti 39 Mart’ta Kerkük’ten kendi istekleriyle ayrılacak Araplara tazminat ödemeye karar verdi. (Irak anayasası referandum öncesi hükümetin Saddam Hüseyin’in Kürtleri yerlerinden edip oların yerine Arapları getiren “Araplaştırma” politikasından vazgeçilmesini şart koşuyor. Hükümet kararı dahilinde Kerkük’ten ayrılmak isteyen ve kendi topraklarına dönmek isteyen her Arap ailesi yaklaşık 15.000 dolar para ve toprak alabilecek.
Türkiye de endişe duymakta haklı. Kürdistan Demokrat Parti Lideri Mesut Barzani son dönemde açık bir şekilde meydan okuyarak “Türkiye, İran ve Suriye bağımsız bir Kürdistan fikrine alışmalılar” demişti. Türkiye ise Barzani’nin PKK teröristlerine yataklık yaptığından yakınıyor. ABD’nin Barzani’ye sağladığı silahlar PKK’ya aktarılıyor. Barzani, yönetiminde bulunan bölgelerin dışında aktı, PKK kampı aktif ve Barzani de Türkiye sınırında PKK’ya silah kaçakçılığı yapılmasına müsaade ediyor.
Türkiye’nin PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığına ilişkin Türkiye’nin ABD ile defalarca görüşmesine rağmen çok da fazla bir gelişme kaydedilmemiştir. Bunun yanı sıra bir de spekülasyonlara ve tartışmalara yol açan şeyler de olması değil. 27 Şubat tarihinde Senato Komitesi önünde ABD Dış İşleri Bakanı Rice Türkiye ve Kürdistan arasındaki sınır ifadesini kullanmıştı. Bölgeye vakıf önemli bir Amerikalı uzman olan Michael Rubin, yeni-muhafazakar derginin son dönemde çıkan sayılarında şunları yazdı: “Kuzey Irak’ta görev yapan ABD yetkilileri açık bir şekilde Kürt milliyetçiliği sempatizanı! ABD, Kürt yönetiminin yabancı şirketlerle doğrudan petrol anlaşmalarını müzakere etmelerine müsaade ediyor. Irak Kürdistan’ı kendi vizesini çıkardı. Kürtler yurt dışında farklı temsilciliklerini muhafaza ediyor” Nitekim Barzani, geçtiğimiz Eylül ayında Irak bayrağını yasaklamıştır.
Rubin durumu şu şekilde özetlemiştir: “Kusursuz bir fırtına baş göstermekte. 1973’ten bu yana Türkler ilk kez hem cumhurbaşkanı hem de meclis seçimlerine aynı yıl gidiyor. Seçim yılı milliyetçiliğinde bir kasıt var. Barzani’nin söylemi ve PKK terörü de bunu daha da körüklüyor.”
Rubin’e göre Barzani, ABD’nin PKK’ya duyduğu sempatinin anlamını biraz abartıyor. Washington Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yapılacak bir Türk operasyonunu desteklememekle birlikte bunu anlayacaktır.” Muhtemel seçeneklere bakıldığında da Rubin, Avrupa’nın desteklemeyeceği korkusu Ankara’yı PKK üslerine saldırmaktan caydıramaz. “Pek çok Avrupalı lider Türkiye’nin AB’ye grime şansının olmadığını net bir şekilde ifade etti…Türk yetkililer de Washington yeşil ışık yaksa da yakmasa da sınır ötesi bir baskının tek sonucu Iraklı yetkilerin Kuzey sınırını mühürlemek olacağının farkında.” diyor.
Ancak Erdoğan için durum farklı. Erdoğan, Kerkük’te referandumun oldu bittiye getirilmesinin kabul edilemez olduğunu yineliyor, “yapılması öngörülen referandumun bir inandırıcılığı yok ve hatta sağlıklı değil” diyor. Ancak ne yapılması gerektiği konusunda bir öneri getirmiyor. Başka zamansa Erdoğan Türkiye’nin Kuzey Irak’ta olup bitenlere seyirci kalmayacağını dile getiriyor; ancak Türkiye olup bitenleri kenardan izliyor.
Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül Kuzey Irak’taki Türkmen azınlığa gereken bütün manevi ve siyasi destek vermeyi vaat ediyor. Ancak detay vermiyor. Bu belirsizlikler de Radikal Gazetesi yazarı Avni Özgürel’in durumu iğneleyici bir kalemle ele almasını tetikliyor: “Sözünü etmek istemediğimiz bir devlet doğuyor. ABD Kürt devleti kurma konusunda son derece kararlıydı. Bu bir sürpriz değil… Gelinen noktada Ankara'nın yapacağı ne var derseniz; açıkçası yapılacak bir şey yok!.. Askeri müdahale vs. lafları palavra... Türkiye'nin AB defterini tümüyle kapatıp ABD'yle çatışmayı göze alması manasına gelecek sözleri kim ağzına alırsa gülün, geçin” diyor.
Türk milliyetçileri bunun üzerine gitmeye çalıştı ancak Erdoğan bu kışkırtmaya aldanmıyor. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli Erdoğan’ı seçim döneminde söylemini değiştiren geçici milliyetçi olmakla suçlamıştı. Bahçeli askeri gücün desteklediği kapsamlı bir siyasi baskı stratejisini içeren ve altı başlıktan oluşan bir eylem planı önerdi. Bunların arasında Kürt milislere sert uyarılar, ABD’ye de Türkiye’nin bağımsız bir Kürdistan devleti oluşuma seyirci kalmayacağı mesajı, Kuzey Irak üzerinde uygulanacak ekonomik yaptırımlar ve gerekli koşulların oluşması durumunda sınır ötesi bir operasyon yapılacağı mesajını yer alıyor.
Ancak Erdoğan kendi planının olduğunu iddia ediyor. Muhalefetteki parti CHP ise mecliste kapalı kapılar ardında bir tartışma istedi. Hükümet hızlı bir şekilde 23 Ocak tarihinde bu ortamı sağladı ama sabırlı bir şekilde de, Türk basınında çıkan haberlere göre, Kerkük’e düzenlenecek askeri bir saldırının macera peşinde koşmak olacağını açıkladı.
Söylem kontrolden çıkmaya başlayınca da ABD Büyükelçisi Ross Wilson devreye giriyor. Bu şekilde de meclis özel oturumu ardından Wilson “ABD-Türkiye ittifakının, Türk-Irak dostluğunun ve ortaklığının PKK sorununa eş güdüm ve işbirliği içinde çözüm bulunması için bir araç olduğuna inanıyoruz. Bu yolda yürütülecek başarılı çalışmalar duyulan öfkeyi bir nebze olsun hafifletmekle ya da PKK’yı da birkaç yıl geriye götürmekle kalmayıp soruna nihai bir çözüm getirecek ve en azından bölgedeki olumsuz uluslararası yankılara bir son verecektir.” diyor.
Wilson şöyle devam ediyor: "Bu da PKK’ya karşı alınacak sert birtakım önlemlerin kombinasyonunu gerektirmektedir. PKK’ya Avrupa’dan gelen mali ve diğer yardımların durdurulması, Kuzeydeki bölgesel Kürt yönetimi de dahil olmak üzere hem Türkiye hem de Irak’ın ortak çaba göstermesi, ve sınırın güven altına alınması… Biz bu konuda Türkiye’ye kulak veriyoruz. Kerkük konusunun hassas bir konu olduğuna katılıyoruz. Irak’ta pek çok kesim de bu şekilde düşünüyor. ABD dahil olmak üzere hiçbir dış gücün Iraklılara iç meselelerini nasıl halledecekleri konusunda bir yöntem dayatmaması gerektiğine de inanıyoruz.”
ABD’nin yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin PKK’ya dair meşru güvenlik endişeleri ve Kuzey Irak’ta daha geniş bir çerçevede neler olup bittiği gibi iki nokta arasında bir ayrım yapılıyor.
Washington da Erdoğan’ın bu denklem karşısındaki tavrından hoşnut görünüyor. Kasım ayındaki seçimler yaklaştıkça eğer ABD PKK konusunda bir şekilde sert önlem alma yoluna giderse bu AKP’ye yardımcı olacak. Bu esnada da Kerkük referandumu için de ortalık temizleniyor ve gerekli zemin hazırlanıyor olacak.
ABD, Erdoğan’ın Kerkük’te bir yandan Türkiye’nin meşru çıkarlarının sağlandığı diğer yandan da Erbil’deki Bölgesel Kürt yönetiminin PKK’yı kontrol etmeye çağrılmasını öngören uzun vadeli Türk-Kürt yakınlaşma politikasını sürdüreceğine inanıyor.
Aslında Kuzey Irak’ta Türkiye için önemli bir ekonomik fırsat kendisini gösteriyor. Şu anda 300 Türk şirketi bölgede faaliyet gösteriyor ve büyük miktarda Türk yatırımı göze çarpıyor. Bölge Türkiye’den gelen destekle gelişiyor. Bütün bunların ötesinde de Türkiye Kerkük petrolünün İsrail ve Avrupa’ya aktarılması için transit bir ülke konumunda yer alıyor.
Türkiye ve Kuzey Irak’a yaptığı bir gezi sonrasında Clinton döneminde ABD’nin BM elçisi olan Richard Holbrooke durumu şu şekilde değerlendirdi: “Her iki taraftan da önemli liderlerle konuştuktan sonra, karşılarında yalnızca bir krizin değil bir fırsatın da olduğunu anladıklarına inanıyorum.”