Nükleer anlaşma, kazananlar, kaybedenler ve kardan zarar edenler

05 Nisan 2015 / Alptekin DURSUNOĞLU

İran, NPT’den kaynaklanan yasal haklarını sınırlandırılacak olmasına rağmen nükleer programını sürdürebilecek olmaktan dolayı; Batı ise İran’ın nükleer programını durduramamasına rağmen 10 yıl sınırlandırmış olmaktan dolayı kazandı.

İran’la 5+1 Grubu’nun 2 Nisan’da Lozan açıkladığı ortak bildiri, İran’ın nükleer programının bir uluslararası kriz olmaktan çıkarılacağı yönünde güçlü bir umut verdi.

Basında ‘anlaşma’[1] olarak yansıtılsa da 2 Nisan’da Lozan’da açıklanan şey hukuksal niteliği olan bir anlaşma değil, sorunun çözümüne yönelik kapsamlı bir program için atılacak ortak adımları ifade eden bir ‘ortak bildiri’.[2]

Bir başka deyişle 2 Nisan’daki bu ortak bildiri, İran’ın nükleer programını uluslararası bir kriz olmaktan çıkaracak nihai anlaşma için tarafların uzlaşmaya vardığı çerçeveyi ifade ediyor.

Dolayısıyla İran’ın nükleer programıyla ilgili yol haritasında bu çerçeveye uygun bir anlaşma taslağı oluşturulması için müzakereler yapmak, nihai anlaşma metnini hazırlamak ve anlaşmayı imzalamak şeklinde üç önemli durak daha var.

Peki anlaşmanın çerçevesi üzerinde varılan uzlaşma, neden dünyada nihai anlaşmaymış gibi bir etki yaptı; kimilerini sevindirdi, kimilerini öfkelendirdi, kimilerini ise üzdü?

Çünkü 2 Nisan ortak bildirisi 12 yıl önce İran’ın nükleer programını durdurmak için onu uluslararası bir krize dönüştürenlerin, bu programı resmen tanıma ve bazı garantiler alarak kriz olmaktan çıkarma iradesini yansıtıyor.

İran’ın nükleer programı uluslararası krize nasıl dönüştürüldü?

ABD’nin terör listesindeki Halkın Mücahitleri örgütünün 2002 yılında İran’ın Natanz tesislerinde nükleer silah yapmakta olduğuna dair iddiası, İran’ın nükleer programının uluslararası bir krize dönüştürülmesinin miladı oldu.

İran’ın NPT üyesi olarak tüm tesislerinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetiminde olduğu yönündeki savunması ve Ajans’ın iddiaları destekleyecek herhangi bir raporunun bulunmaması, 2003’teki Irak işgali sırasında yeni bir bölgesel düzen kurma heveslerini gizlemeyen ABD’yi ikna etmedi.

Nükleer program meselesinin Ajans kapsamından çıkarılıp BM Güvenlik Konseyi’ne taşınma girişimleri, İran’ın o dönemde AB Troykası adını kullanan İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ‘arabuluculuk’ inisiyatifini kabul etmesine neden oldu.

Çünkü İngiltere, Irak işgali sırasında ABD ile birlikte olsa da Fransa ve Almanya ABD’ye karşı çıkmıştı. Muhtemelen İran da bunu dikkate alarak AB Troykasının ‘arabulucu’ rolüyle soruna dahil olmasına izin vermişti.

Ancak AB Troykası iddia ettiğinin aksine ‘arabuluculuk’ da yapmadı; İran’ın beklentisinin aksine ‘üçüncü bir taraf’ gibi de davranmadı. AB Troykasının İran’la siyasi ilişkileri bulunmayan ABD ve İsrail’in vekili sıfatıyla Tahran’la müzakereye başlaması Rusya ve Çin’in de soruna dahil olmasının önünü açtı.

Böylece NPT üyesi bir ülke olarak İran’la Ajans arasında kalması gereken sorun, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ile AB Troykasının üyesi olan Almanya’nın taraf olduğu bir uluslararası krize dönüşmüş oldu.

2 Nisan’a kadar İran’dan istenenler

5+1 Grubunun Batılı üyelerinin 2004’ten beri İran’dan istediği özetle şuydu: Başka ülkelere nükleer santral yaptırabilirsin; ancak bu santrallerin yakıtını üretecek teknolojiye sahip olmana izin vermeyiz. Dolayısıyla Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesislerini de İsfahan’daki UCF tesislerini de kapatmalısın.

Elbette NPT konvansiyonu, üyesi olan hiçbir ülkeye barışçı olması kaydıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer teknolojiyi geliştirme sınırlaması getirmediği için bu talep yukarıda özetlenen açıklıkta değil, “İran nükleer silah elde etmeye çalışıyor” iddiasının ardına gizlenerek dolaylı şekilde dile getirildi.

Dolayısıyla 10 yıllık müzakereler boyunca özetle İran, “Ben NPT üyesiyim, tesislerim Ajans denetiminde, Ajans şimdiye kadar nükleer silah yaptığım yönünde hiçbir rapor yayımlamadı. NPT’den kaynaklanan tüm haklarımı kullanırım” dedi.

5+1 ise özetle “Ajans’ın nükleer silah yaptığın yönünde herhangi bir raporunun olmaması bunu yapmayacağın anlamına gelmez; çünkü nükleer silah yapabilecek teknolojiye sahipsin. Bize silah yapmayacağının garantisini vermelisin” cevabını verdi.

Batılıların ‘garanti’den anladığı İran’ın şeffaflık göstermesi veya Ajans’la işbirliği yapması değil, nükleer tesislerini tamamen kapatmasıydı.

Zira İran, 2004’te AB Troykası ile ‘karşılıklı garantiler’ çerçevesinde Natanz ve İsfahan tesislerini “geçici ve gönüllü olarak” askıya almış ve Ek Protokolü de gönüllü olarak uygulamıştı; ancak karşı taraf konunun normalleştirilmesi yönünde hiçbir adım atmayarak bu “gönüllü ve geçici” adımı kalıcı hale dönüştürmeye çalışmıştı.

‘Teslim ol-kazanayım’ müzakerelerinden ‘kazan-kazan’ müzakerelerine

Batılılar, 24 Kasım 2013’e kadar İran’ın nükleer tesislerinin kapatılmasını sağlamayı hedefleyen bir müzakere mantığına sahipti. Askeri tehditler, Stuxnet virüsü gibi fiili operasyonlar, BM yaptırımları, ABD yaptırımları, AB yaptırımları bu hedefe yönelik müzakerelerin araçları olarak devreye sokuldu.

Ancak bütün bunlar 2003’te 164 santrifüje sahip olan İran’ın bu sayıyı 50 bine çıkarma iradesini[3] kıramadı. Santrifüj sayısını 6 bine çıkardığı[4] Natanz tesislerine bir de Fordo tesislerini eklemesini engelleyemedi.

2004’te Natanz ve İsfahan tesislerini “geçici ve gönüllü” olarak askıya alan dönemin nükleer müzakerecisi Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesi, Batılılara ‘teslim ol-kazanayım’ mantığını ‘kazan-kazan’ mantığına dönüştürmesi için bir fırsat sundu.   

24 Kasım 2013’te başlayan müzakereler işte bu mantık değişimi sebebiyle 2 Nisan’da tüm dünyayı heyecanlandıran bir uzlaşmayla neticelendi.

Anlaşmanın kazananları

Müzakerelerde karşıt taraflarda yer alan İran ve ABD’nin anlaşmadan memnuniyet duyması,[5] müzakerelerin ‘kazan-kazan’ mantığına işaret ediyor.

Nihai anlaşma için öngörülen 30 Haziran tarihini beklemeden 2 Nisan’daki çerçeve anlaşmasından dolayı sevinenlerin, üzülenlerin ve öfkelenenlerin olması ise müzakere mantığında geriye dönüş olmayacağını gösteriyor.

Elbette zıt tarafların her ikisine birden kazandıran bu anlaşma, farklı bir bakış açısıyla her ikisine de kaybettiren bir anlaşma olarak da görülebilir.

Zira Batı, bu anlaşmayla durdurmak istediği İran’ın nükleer programını tanımış olması bakımından; İran ise NPT’den kaynaklanan yasal haklarının 10 yıl süreyle kısıtlanmasını kabul etmesi bakımından kaybetmiş gözüküyor.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani anlaşma sonrasında yaptığı TV konuşmasında bu konuya dikkat çekerek şunları söyledi:

“Bazıları bizim ya dünyayla savaşmamız ya da büyük güçlere teslim olmamız gerektiğini düşünüyor. Biz ise bunun ikisinin de yanlış olduğuna inanıyoruz. Üçüncü bir yol var, biz dünyayla işbirliği yapabiliriz.”

“Karşı taraf, müzakerelerin yaptırımlar sayesinde olduğunu söylüyor. Halbuki onlar da bu sözün hiçbir temelinin ve gerçekliğinin olmadığını çok iyi biliyor. Onların yaptırımları, müzakere için değildi; Onlar bizim teslim olmamız için yaptırım uyguladılar; ama teslim olmadığımızı görüp birlik ve beraberlik içindeki kahraman bir halkla karşı karşıya olduklarını anlayınca ‘yaptırımlar müzakere içindi’ demeye başladılar. Biz yaptırımlardan önce de müzakere ediyorduk, yaptırımlar sırasında da dünya ile müzakere yaptık.”[6]

Anlaşmanın mağlupları ve ‘kardan zarar edenleri’

Taraflardan birinin teslim olması durumu yoksa ve anlaşma ‘kazan-kazan’ mantığıyla yapılmışsa bu anlaşmada galibi veya mağlubu anlaşmayı yapan taraflar arasında aramak çok doğru gözükmüyor.

İşte bu sebeple İran, NPT’den kaynaklanan yasal haklarını 10 yıl sınırlandırılacak olmasına rağmen nükleer programını sürdürebilecek olmaktan dolayı; Batı ise İran’ın nükleer programını durduramamasına rağmen 10 yıl sınırlandırmış olmaktan dolayı kazanan tarafta yer alıyor.

Bununla birlikte mutlak bir galibi olmayan bu anlaşmanın iki mutlak mağlubu ve çok sayıda da kardan zarar edeni var.

Mutlak mağluplar İsrail ve Suudi Arabistan.

İran’ın askeri veya ekonomik açıdan çökertilmesini beklerken İran’a nükleer programını sürdürme ve ekonomik yaptırımlardan kurtulma imkanı veren bir anlaşma, İsrail ve Suudi Arabistan açısından bir hezimet anlamı taşıyor. Tel Aviv ve Riyad, işte bu sebeple anlaşmaya öfke duyuyor.

Anlaşman sonrasında kardan zarar edecek olan başlıca ülkeler ise Rusya, Çin, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri.

Rusya ve Çin Batı tarafından sıkıştırılan İran’ın alternatifsizliğinden yararlanma imkanını kaybettiği için kardan zarar edecekler listesinin başında geliyor.

İran’ın bankacılık sistemine uygulanan yaptırımlardan dolayı verdiği milyarlarca dolarlık rüşvet ve komisyondan mahrum kalacağı için Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri ise bu anlaşma sonrasında kardan zarar edecek ülkelerden olacak.

 



[1] Neşe İdil, Radikal, 4 Nisan 2015. İran'ın 'Lozan'ı: Anlaşma hakkında her şey! http://www.radikal.com.tr/dunya/iranin_lozani_anlasma_hakkinda_her_sey-1328177

[2] İrna. 2 Nisan 2015. بیانیه مشترک پایانی مذاکرات هسته ای ایران 1+5 قرائت شدhttp://www.irna.ir/fa/News/81557606/

[3] YDH. 10 Nisan 2007. İran Natanz’daki tesise 50 bin santrifüj yerleştirecek http://www.ydh.com.tr/haber.php?HID=2837

[4] Radikal. 9 Nisan 2008. İran 6 bin santrifüj daha devreye soktu http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=252537

[5] BBC Türkçe. 3 Nisan 2015. Obama: İran'la nükleer müzakerelerde tarihi uzlaşma http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/04/150402_iran_nukleer_muzakere

[6] Farsnews. 3 Nisan 2015. گام دوم توافق هسته‌ای را برداشتیم/فردو با 1000 سانتریفیوژ فعال می‌ماند/رآکتور اراک مدرن‌تر می‌شود/از روز اول توافق همه تحریم‌ها لغو می‌شوندhttp://www.farsnews.com/newstext.php?nn=13940114000563