Büyük Ortadoğu Projesi’nin gündeme geldiği günden beri ABD rejiminin hedefinin İsrail liderliğinde bölge düzeni kurmak olduğu biliniyor.
Bu düzenin kurulabilmesi, bölge ülkelerinin çökmüş devlet haline getirilmesi ve birbirine düşman parçacıklara bölünmesiyle mümkündü.
2003’ten sonra Irak, 2011’den sonra Libya, 2015’ten sonra Yemen, 2024’ten sonra Suriye somut olarak bu süreci yaşıyor.
Hakim anlatıya göre bu ülkelerde “rejim sorunu” vardı. Halkın karşı olduğu rejimler, dışarıdan müdahalelerle devrildi.
Rejimleri devrilen bu ülkeler birer çökmüş devlet haline geldi. Kimisi bölündü, kimisi ise bölünmenin eşiğinde.
Rejim sorunu meselesi sadece Batı Asya’da satılan ve müşteri bulan bir anlatı değil. Bölge dışında da Küba ve Venezuela, aynı anlatılarla ABD rejimi tarafından hedef alınıyor.
Latin Amerika ülkeleriyle ilgili bu anlatıyı satın alanlar, Amerika’nın haydutluğundan çok, bu ülkelerin “halklarını yoksul bırakan rejim sorunlarını” yahut “Marksizm’e uygun olmayan Sosyalizm tecrübelerini” konuşmaya değer buluyor.
Batı Asya’da ABD’nin İsrail liderliğinde bölge düzeni kurma hedefi için Libya’yı, Sudan’ı, Yemen’i, çökmüş devlet haline getiren bölge ülkelerinin son zaferi Suriye oldu.
1948’den beri İsrail’le üç kez savaşan ve direniş örgütlerini destekleyen tek Arap ülkesi olan Suriye’de artık İsrail askerleri dolaşıyor.
Suriye’nin askeri altyapısını çökerten ve Şam’ı kendilerinin dahi terörist diye tanımladığı kişilere teslim eden bölge devletlerinin bir kısmı şimdi kaygı içinde.
Zira çökerttikleri Suriye hava sahası artık İsrail için Gazze hava sahası kadar güvenli ve İsrail bu güvenle en kullanışlı araçlarından biri olan Katar rejiminin başkenti Doha’yı dahi bombalayabiliyor.
Şam’ı Colani’ye teslim edenler, şimdi Suriye’nin bölünmemesini, üniter niteliğini yeniden kazanmasını ve İsrail’e karşı bariyer olmasını dış politika hedefi olarak ilan ediyor.
Halbuki yıktıkları Suriye tam olarak böyleydi.
Colani, tarihteki Şerif Hüseyin’in günümüzdeki rolünü oynuyor: İktidar karşılığında Suriye topraklarının ABD ve İsrail’e bırakılması.
Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Siyonistlerin İngilizler nezdindeki nüfuzlarından yararlanma karşılığında Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Haim Weizman’a Filistin’de yurt vaat etmişti.
Colani de şu anda iktidarının garanti edilmesi karşılığında Golan’ı, Hermon Dağı’nı, Şam’ın 30 km güneyinden itibaren Suveyda’ya kadar tüm güney Suriye’yi İsrail nüfuzuna bırakmayı öngören bir “güvenlik anlaşması” imzalamaya hazır.
Anlaşma henüz resmi olarak imzalanmamış olsa da fiilen uygulanıyor.
Öte yandan İsrail liderliğinde bölge düzeni kurulması için dün Suriye’yi yıkanlar, bugün Lübnan hükümetine Hizbullah’ı silahsızlandırması için baskı yapıyor.
Bu gerçekleştiğinde Lübnan’dan Irak ve Türkiye sınırına kadar tüm bölge, İsrail için güvenli bir oyun alanı haline gelecek.
Filistin ve Lübnan direnişinin hayat damarlarının kesilebilmesi, İran’ın çökertilmesine bağlı.
İran’da rejim değişikliği öncelikli hedef; çünkü diğer ülkelerin aksine İran’ın küresel sulta düzenine teslim olmasının önündeki tek engel mevcut rejim.
Elbette bu hedef gerçekleştiğinde, İran şimdi olduğu gibi birlik bütünlük içinde bir ülke olarak kalmayacak. Akıbeti Irak, Libya ve Suriye’den farklı olmayacak ve paramparça edilecek.
İsrail rejimi, Haziran ayında İran’a açtığı savaşla bu süreci başlattı. Savaş sona ermiş değil ve 2026’nın ilk günlerinden itibaren savaşın yeni aşamasına tanık oluyoruz.
2025 Haziran’ında, savaşın hedefi halkı devrim için harekete geçirmekti. Onlara göre İran’da rejim o kadar zayıftı ve halk da rejime o kadar karşıydı ki dışarıdan bir saldırıyla üst düzey karar alıcılar öldürülürse halk işi bitirirdi.
Bu savaş, kendilerinin uydurduğu bu anlatının ne kadar yalan olduğunu ortaya koydu; çünkü İran halkı, onların beklentisinin aksine davrandı.
8 Ocak’ta başlatılan yeni aşama ise süreci tersinden kurguluyor ve toplumsal istikrarsızlık yaratarak savaşı kolaylaştırmayı hedefliyor.
Toplumsal kaos ve kargaşa, İran’da 2011 yılında Libya veya Suriye’deki şartları yaratmaya yönelik.
Gerçi Venezuela örneği, Amerika’nın artık bir ülkeye savaş açmak için BM’de uzlaşma dahi arama ihtiyacı duymadığını gösterdi.
Bununla birlikte uluslararası kamuoyu desteği için her halükarda bir anlatıya ve 2003’te Irak’ta, 2011’de de Suriye’de gösterilen ‘rejim’ adlı bir öcüye ihtiyaç var.
Ortalama bir zeka, 20 yıldır tekrarlanan bu ‘rejim’ söyleminin hedefini biliyor.
Peki biliyor da neden buna rağmen ABD, hedefe aldığı devletlerle ilgili ‘rejim’ anlatısını nasıl kolayca satabiliyor?
Bunun sırrı ABD rejimi her müşterinin zevkine hitap edebilen pazarlama ustalığı ve müşteri bolluğu.
Dünyada ürünün sahte olup olmamasıyla değil, sadece işe yarar olup olmadığıyla ilgilenen geniş bir müşteri kitlesi var.
Amerika ve İsrail; sağcı, solcu, İslamcı, dinsiz, liberal, Marksist ve, ve, ve… geniş bir müşteri potansiyeline sahip. Hele de İran söz konusu olduğunda müşteri ilgisi oldukça yüksek.
Zira İran’daki rejim sağcı değil, solcu değil, İslam dünyasına hakim olan İslamcılık gibi değil, liberal değil, Marksist değil.
Amerikan anlatısını satın alacak müşteri çok; çünkü hepsi İran’ın bir rejim sorunu yaşadığından emin!
Peki İran’da nasıl bir rejim var?
Kimine göre saçı gözüktüğü için kadınları öldüren bir çağ dışı rejim var.
Kimine göre Suriye’de 1 milyon Sünni öldüren bir Şii rejimi var.
Kimine göre dini olduğu için gerici bir rejim var.
Kimine göre Fars yayılmacılığı peşinde bir Türk düşmanı rejim var.
Kimine göre Kürt düşmanı faşist bir rejim var.
Ve nihayet, kimine göre “İran’da bağımsızlıkçı ve anti emperyalist; ama sonuçta dinci, gerici bir molla rejimi var.”
Bu sonuncu, diğerlerinin aksine müşteri değilmiş gibi gözükür, hatta bağımsızlıkçılığını ve anti emperyalistliğini desteklediğini belirterek büyük bir lütuf gösterir ve alicenaplık da yapar!
Bununla birlikte var olduğuna emin olduğu dinci gerici, molla rejiminden teberri etmeyi de ihmal etmez.
“İran halkının haklı isyanını” destekler; ama tarih dışı kalmış ideolojisi sayesinde eşyanın hakikatini keşfettiği için vardığı sonuçtan çok emindir.
Dolayısıyla bu “haklı isyanın” ne olduğunu merak bile etmez.
İyi ama bu “haklı isyanı” olan İran halkı kimlerdir?
8 Ocak’ta Pehlevi’nin çağrısı ve MOSSAD’ın silahlarıyla sokakları ateşe verenler mi?
1 Ocak’ta Kepenk kapatıp barışçı protesto yapan esnaf ve emekçi kitleler mi?
10 Ocak’ta rejime destek gösterisi yapanlar mı?
Amerika ve İsrail anlatısının müşterilerden hiçbiri, çoğunluğu oluşturan üçüncüyü İran halkı olarak görmek istemiyor.
Peki eğer birincisi ise sol, demokrat, liberal vs müşteriler açısından, İsrail ve ABD ile işbirliğini gizleme gereği duymayan ve krallık iddiasındaki Pehlevi’nin başlattığı bir isyanı nasıl “haklı isyan” oluyor?
Eğer ikincisi ise; 8 Ocak’a kadar kepenk kapatıp barışçı gösteriler yapan o kitlenin rejime isyan ettiğinin kanıtı nedir?
Zira bu kitle, milyonlar da eklenerek 8 Ocak’tan sonra rejime destek için sokaklardaydı. Yani yukarıdaki üçüncü kesimin ta kendisiydi.
“Merg ber zıdd-ı velayet-i fakih” Merg ber Amrika, Merg ber İsrail” (Kahrolsun velayet-i fakih karşıtları, kahrolsun ABD, kahrolsun İsrail) diye sloganlar atıyordu.
Özetle İran kentlerinde 1 Ocak’tan sonra esnaf kepenk indirip barışçı gösteriler düzenledi.
8 Ocak’tan sonra ise devrik şahın oğlu Pehlevi’nin çağrısıyla sokaklara çıkan silahlı militanlar, kentleri ateşe verdi.
1 Ocak’ta hükümet ve yumuşak geçişle rejimi ABD’ye teslim etmek için ekonomik darbe hazırlayan oligarşi protesto ediliyordu.
8 Ocak’tan sonra ise aynı halk, “İran rejimini” silah gücüyle ABD’ye teslim etmek için kentleri ateşe verenlere karşı sokakları doldurdu.
1 Ocak’tan 8 Ocak’a ve 8 Ocak’tan 10 Ocak’a kadar olan gelişmeleri ve ardından da Trump’ın askeri tehditlerini ve savaş hazırlığını izlemek bile İran’da sorunun gerçekte ne olduğunu anlamak için yeterliydi.
Ancak gerçekliği veya kalitesi değil, satılan ürünün işlevi önemliyse, ürünün gerçek veya sahte olduğundan bağımsız olarak müşteri pazarı genişliyor.
İran’da rejim karşıtlığı ürününe müşteri olanlar içerisinde en acınacak halde olanı, sözde ürünü satana karşı pozlar takınıp inançla onun reklamını yapanlar.
Çünkü diğerlerinin sahtekar satıcıyla çıkar ortaklıkları var. Müşterisi oldukları ürünün sahteliğinin bir önemi yok, işlerine yaradığı için satın alıyorlar.
Satıcıya düşman olmasına rağmen müşteri olanlar ise sahtekar satıcının aksine ürünün sahte olmadığından emindir.
Zira onlara göre dini bir şey varsa halkın onunla barışık olması zaten mümkün değildir!