İran'daki son olaylar, karmaşık bir şekilde çeşitli iç ve dış tepkilerle karşılaşmıştır.
Protesto ve huzursuzluklar şeklinde ortaya çıkan bu kriz, ekonomik ve siyasi hoşnutsuzluklardan kaynaklanan bir halk hareketi olmaktan ziyade, dış müdahalelerle koordine edilmiş bir tür terör eylemi gibi görünüyor.
Bu analiz, özellikle İran yönetimine yönelik kışkırtıcı eylemlerin ardından, bu huzursuzlukların organize terör saldırılarına olan çarpıcı benzerliği ve muhalif grupların ve yabancı unsurların bu olaylardaki varlığı nedeniyle ileri sürülüyor.
Başlangıçta halk protestoları gibi görünen gösteriler, hızla silahlı saldırılara, kamu mallarının tahrip edilmesine ve terör eylemlerine dönüştü.
ABD ve Siyonist rejim bu olayların arka planındaki rollerini gizleme gereği bile duymadı.
Bu müdahalelere ek olarak, 1979'daki İslam Devrimi'nden sonra ülkeden kaçan Pehlevi hanedanının bazı kalıntılarının siyasi ve güvenlik sahnelerine geri döndüğü görülüyor.
Devrimden 47 yıl sonra, ülkeden çalınan ulusal servetle yaşamış olan bu kişiler, doğrudan veya dolaylı olarak İran İslam Cumhuriyeti'ni devirip iktidara geri dönmeye çalışıyorlar.
Amaçlarına ulaşmak için çeşitli siyasi ve medya araçlarının yanı sıra şiddet ve katliam teşviklerini bile kullandılar.
Kolayca mali ve medya kaynaklarından yararlanan bu kişiler, İran halkının kanının dökülmesine ve ülkeyi kaosa sürükleyerek monarşik iktidara dönüşün zeminini hazırlamaya çalışıyorlar.
Bu arada, yakın zamandaki 12 günlük savaşta ağır bir yenilgi alan Siyonist rejim ve ABD, İran'daki sızma teröristler aracılığıyla halkı katletmeye ve kamu mallarını tahrip etmeye çalışıyorlar.
Bu ülkelerin amacı sadece İran'ı zayıflatmak değil, aynı zamanda halk arasında korku ve panik yaratarak kamuoyunu İran yönetimine karşı kışkırtmaktır.
Özellikle ABD ve İsrail olmak üzere Batılı rejimler, bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatmak için terör araçları da dahil olmak üzere her türlü aracı kullanacaklarını gösterdiler.
Muhalif gruplara yapılan mali ve silah destekleriyle birleşen bu müdahaleler, son karışıklıkların temel nedenlerinden biri haline geldi.
Başkanlığı dönemindeki Trump'ın müdahaleleri, İran halkına yönelik yıkım ve katliam açık çağrılarıyla, sadece sorumsuz bir dış politika olarak eleştirilmekle kalmamalı, aynı zamanda uluslararası sistemde suç olarak kabul edilmelidir.
Şiddete teşvik ve masum insanlara zarar vermek için terör gruplarının kışkırtılması hiçbir şekilde kabul edilemez ve uluslararası toplum tarafından kınanmalıdır.
Bu tür müdahaleler sadece İran ve bölgedeki krizleri şiddetlendirmekle kalmamış, aynı zamanda küresel istikrara da onarılamaz zararlar vermiştir.
Tüm bu koşullara rağmen, İran İslam Cumhuriyeti dış ve iç baskılara ve tehditlere rağmen bugün geçmişten daha güçlüdür.
Ekonomik ve siyasi savaşlara, yaptırımlara ve terör eylemlerine karşı yıllarca mücadele deneyimi, bu ülkenin iç ve dış baskılara karşı daha dirençli hale gelmesini sağlamıştır.
Gerçekten de, İran İslam Cumhuriyeti iç imkanlarından yararlanarak, gençlere ve seçkinlere güvenerek ve ulusal birliği koruyarak, yabancı müdahalelere karşı kayda değer bir şekilde direnebilmiş ve bölgenin başlıca aktörlerinden biri haline gelmiştir.
Bu durumda İran, sadece iç cephede kendini yeniden inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda çeşitli alanlarda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Genel olarak, bu kriz, iç ve dış güçler tarafından yönlendirilen İran İslam Cumhuriyeti'ni devirmeye yönelik çok yönlü ve karmaşık çabaların bir göstergesidir.
Ancak, halkın ve ülkenin askeri ve güvenlik güçlerinin direnci ile İran İslam Cumhuriyeti'nin akıllı politikalarının bir araya gelmesi, İran'ı bu krizlerden geçirecek ve çok geçmeden geçmişten daha güçlü bir şekilde çıkaracaktır.