Amerikan Başkan Donald Trump, aylardır İran’ı savaşla tehdit ediyor. Teslim olmanın şartlarını müzakere etmek ile savaş dışında başka seçenek sunmuyor.
Trump’ın İran’a yönelik savaş tehditleri ve askeri güç yığınağı İran’ın savaşmadan teslim olmasını sağlamayı hedefliyor.
Rejimin savaş bakanlığı, 23 Ocak’ta ‘güç yoluyla barış doktrini’[1] içeren bir ‘ulusal savunma stratejisi’ açıkladı. İngiltere gibi müttefikleriyle birlikte bölgeye yaptığı dev askeri yığınak, bu doktrinin bir sonucu.
Uluslararası yasaların yerine orman kanununu ikame etmeyi öngören bu doktrin, İsrail tarafından 1948’den beri Araplara karşı uygulanıyor.
Amerikalı liderler, rejimin mafyatik niteliğini itiraf konusunda ilk dönem Siyonistler kadar açık sözlü değiller; ama yeni doktrinle İsrail’in bölgede yaptığını, tüm dünyada yapmak istediklerini de gizlemiyorlar.
Mussolini hayranı Siyonist liderlerden Vladimir Jabotinsky, 1940’te ölmüş olsa da ‘Demir Duvar’ makalesiyle İsrail’in hiç değişmeyen güvenlik doktrinini tedvin etmişti.
Jabotinsky dürüstçe kendilerini Filistin’e hırsızlık ve yağmacılık için gelen yabancılar, Arapları ise toprakları için mücadele eden yerliler olarak niteliyordu. Onun ‘Demir Duvar’ı da Arapları teslime zorlamak üzere kullanmayı önerdiği acımasız şiddetin metaforuydu.
Yağmalanan yurtlarını geri almak için mücadele veren Araplar karşılaştıkları acımasız şiddetten dolayı aşılmaz bir ‘demir duvar’ ile karşı karşıya olduklarını düşünecek ve nihayet umudu kesip teslim olacaktı.
Dönemin İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ın 1956’da yaptığı bir konuşma Jabotinsky’nin Demir Duvarı’nın şerhi gibidir.
O, Gazze yakınlarındaki ‘Nahal Oz’un yağmacılarından Ro’i Rotberg adlı Siyonist’in öldürülmesi üzerine Filistin sorununun nasıl tanımlanması gerektiğini şöyle ortaya koyuyor:
“Bugün katillere suçlamalar yöneltmeyelim. Onların bizim için beslediği şiddetli nefretten yakınmamızın sebebi nedir? Sekiz yıldır Gazze’deki mülteci kamplarında yaşıyorlar ve bizler onlara ve atalarına ait toprakları ve köyleri gözlerinin önünde kendi yurdumuz haline getirdik.”
Ardından da şunları öneriyor:
“Ro’i’nin kanının hesabını Gazze Araplarından değil kendimizden sormalıyız. Hesaplaşmamızı bugün yapalım. Bizler yerleşimci nesliyiz. Çelik miğfer ve silah namlusu olmadan ne bir ağaç dikebilir ne bir ev kurabilirdik.
[…]
Bu, neslimizin kaderidir tek seçeneğimiz hazırlıklı olmak, silahlanmak, güçlü ve kararlı olmaktır. Aksi takdirde kılıcımız elimizden kayacak ve hayat bağlarımız koparılacaktır.”[2]
Jabotinsky beklenenden de önce haklı çıktı. Camp David’i esas alırsak en büyük Arap ülkesi olan Mısır’ın ‘Demir Duvar’ı aşma çabası 30 yıl; FKÖ’nünki ise 50 yıl sürdü.
Halbuki Basel Konferansı’nın toplanığı 1897’de Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulabileceğine inanan Yahudiler azınlıktaydı.
İsrail için şu an en elverişli şartları yaratan bölge liderleri, o zaman da benzer şeyleri yapmış ve Yahudilerin çoğunun dahi hayal ürünü saydığı İsrail, 51 yılda yoktan var olmuştu.
Mısır, FKÖ, Ürdün ve ardında da diğerlerinin beyaz bayrak kaldırması, onları İsrail’in haydutluklarından kurtarmadı.
Buna rağmen bölge liderleri, İsrail’den değil, ona direnenlerden nefret etti, teslim olanları ödüllendirdi.
Bölge liderleri 2011’den itibaren Suriye ve İran’ı Şii Hilali kurmakla suçladı. Amerika’nın liderlik ettiği bir vekalet savaşı sonunda Şam’ı Sünnilere teslim ederek ‘Demir Duvar’ı taçlandırdı.
Suriye’nin Sünni liderliği, Golan’ı haritasından çıkarıyor. Şam’a 20 kilometre mesafede dolaşan İsrail askerleri yokmuş gibi davranıyor; İsrail’le güvenlik anlaşması müzakereleri yapıyor.
Bu yüzden başına ödül konmuş ‘terörist Ebu Muhammed Colani’, Ahmed Şara adıyla sadece Ankara, Riyad ve Doha’da değil; Washington’da, Londra’da, Paris’te, Moskova’da, ve ‘Suriye cumhurbaşkanı’ olarak ağırlanıyor.
Çünkü Şam’ı artık İsrail hedefleri için Lübnan’da, Irak’ta, İran’da tekbirlerle kendini patlatanların komutanları yönetiyor.
Bu yüzden artık bölgede kabul görmeye çalışan bir İsrail yok, bölgesine liderlik eden bir İsrail var. Bu konumunu da ‘güç yoluyla barış’ dayatarak pekiştirmek istiyor.
İsrail’in iki yıllık soykırımı ile Gazze’de başaramadığını Trump’ın önünde hizalanan bölge liderleri başarıyor.
Direnişi silahsızlandırmak ve Gazze’de Trump’ın atadığı bir manda yönetimi kurmak için büyük bir bölgesel ve uluslararası dayanışma sergileniyor.
İsrail rejiminin tüm liderlerini öldürmesine rağmen kıramadığı Hizbullah direnişini Lübnan hükümeti kırmaya çalışıyor.
Lübnan hükümeti ise Suudi temsilcisi Yezid bin Ferhan ve Trump’ın Ankara büyükelçisi Thomas Barracktarafından güdülüyor.
‘Güç yoluyla barış’ doktrini İsrail’in bölgede Amerika gibi; Amerika’nın ise dünyada İsrail gibi davranma iradesini yansıtıyor.
Rejimin Venezuela’daki haydutluğu, ‘güç yoluyla barış’ adına cesaret verici olsa da İran’da bu yönteme umut bağlanmıyor.
İran’a karşı Avrupa’yı da dahil ederek genişlettiği savaş tehditleri, rejimin ‘güç yoluyla barış’ doktrininin ilk sınavı olacak.
İran’a iki seçenek sunuluyor: teslim şartlarının müzakere edilmesi veya savaş.
ABD, bu iki seçenekli tehditle, İran’a ve aslında tüm bölge ülkelerine gücün ve kontrolün kendinde olduğu izlenimini veriyor.
Böylece herkese savaşmadan teslim olmayı tek mantıklı seçenek olarak gösteriyor.
Elbette bu, Amerika’ya bağımlı ülkeler ve Trump’la benzer karakter özelliklerine sahip olan liderler için tek mantıklı seçenek olarak gözükebilir.
Ancak İran, Trump’ın üçüncü taraflar aracılığıyla ilettiği müzakere teklifini değerlendirme gereği bile duymadan reddetti.
Daha da ötesi İran, 7 Ekim’den beri ilk kez kendisine dişlerini gösterenlere ve havlayanlara karşı sopasını kaldırdı.
Gerçi İran’la bunlar arasında daha önce üç olay yaşandı:
İran, İsrail rejiminin Şam büyükelçiliğini bombalamasına karşılık, 13-14 Nisan’da İsrail’i füzelerle ve İHA’larla vurdu.
İsmail Heniye ve Seyyid Hasan Nasrullah suikastlarına 1 Ekim’de yine sınırlı bir cevap verdi.
Doğrudan kendisini hedef alan 13 Haziran’daki savaşta ise İsrail ve ABD’yi ateşkes istemek zorunda bıraktı. Ancak İran, bu üç tepkisini de sınırlı tutmuş; yani bir başka deyişle onları taş atarak uzaklaştırmakla yetinmişti.
İran Ordu Sözcüsü General Muhammed Ekreminiya, Tahran’ın bundan böyle taş atmakla yetinmeyeceğini sopasını onların dişlerini kırıncaya kadar indirmeyeceğini şöyle ifade ediyor:
“Bölgedeki tüm Amerikan üsleri İHA ve füzelerimizin menzilindedir. Bir saldırı durumunda savaşın kapsamı tüm Batı Asya’ya yayılır; bu, ABD Başkanı'nın iki saat sonra bir tweet atıp 'her şey bitti' diyebileceği bir süreç olmayacaktır."[3]
İran, nisan ve ekim aylarında kapsamlı bir savaştan kaçınmak için tepkilerini sınırlı tutmuştu.
Haziran’da ise nükleer müzakere yaptığı ve savaşa hazırlıksız yakalandığı için taş atıp uzaklaştırmayı yeterli gördü ve sopayla onları kovalamayı tercih etmedi.
Ancak bu kez kendisine ya teslimiyet veya savaş dayatılıyor. İran artık yeniden havlamalar, diş göstermeler veya ısırmalarla karşılaşmamak için onların dişlerini kırmaktan başka yol olmadığını düşünüyor.
Tahran Üniversitesi hocalarından Dr. Fuad İzedi, 12 günlük savaşı neredeyse günü gününe öngörmüştü. Halbuki o dönemde özellikle de hükümet çevreleri, savaşı önlemenin tek yolunun müzakere olduğunu savunuyor ve müzakereler sürdüğü için savaş beklemiyordu.
Dr. İzedi, dün katıldığı bir yayında “yeni bir savaşı önlemenin ölçütü müzakere yapmak değil, öldürülecek olan Amerikan askerlerinin sayısıdır” dedi.
Geçmişte İran kamuoyunda Dr. Fuad İzedi gibi düşünenler azınlıkta, Cevad Zarif ve Hasan Ruhani gibi Amerika ile anlaşma yapmanın tek kurtuluş olduğunu savunanlar ise çoğunluktaydı.
Nisan ve ekim aylarındaki müdahalelerin sınırlı tutulması da onların kamuoyundaki bu söylem üstünlüğü etkili olmuştu.
Ancak özellikle de 2 bin 500 kadarı güvenlik görevlisi ve sivil halktan olmak üzere toplam üç binden fazla insanın öldürüldüğü son ABD-İsrail komplosu sebebiyle artık İran kamuoyunda Dr. Fuad İzedi gibi düşünenlerin sesi daha gür çıkıyor.
Dışişleri bakanı da güvenlik bürokrasisi de aynı kararlı mesajı veriyor: Onurlu ve adil bir müzakereye hazırız; ama teslim olmayız. Herhangi bir saldırıyı, kapsamlı savaş ilanı sayarız.
Saldırı hazırlığındaki bir köpeğe sopa kaldırmak onun kaçmasına da daha fazla saldırganlaşmasına da neden olabilir.
Amerikan rejimi Türkiye aracılığıyla Tahran’la temas kurmaya çalışarak[4] ve deniz ablukası hedefini gündeme getirerek[5] öncekilerden farklı sinyaller vermeye de başladı. Tabii bunlar rejimin ‘güç yoluyla barış’ doktriniyle çelişmiyor.
Amerika ve İsrail ile onların kolayca güdebildiği uluslararası kamuoyu, 2022’den beri İran’da “rejim karşıtı bir halk ve halkı ezen bir diktatör rejim” hikayesi pazarlıyor.
Her din, ulus, sınıf ve ideolojiden bolca müşterisi olan bu anlatıya göre halkın muhalif olduğu rejim, dışarından bir müdahale ile yıkılabilecek kadar kırılgan.
Bu iki rejim, pazarladıkları bu anlatıya en çok da kendileri inanmış olacak ki 13 Haziran 2025 savaşını bu hedef üzerine planladı. 8-11 Ocak 2026, vahşetini de ikinci perde olarak sahneledi.
İran’da en dindarından en sekülerine varıncaya kadar herkesin itiraz ettiği bir ekonomi yönetimi var. Her ülkede olduğu üzere toplumsal, hukuki ve siyasi uygulamalara tepkiler, eleştiriler hatta öfkeler var.
Toplumun istisnasız her kesiminde (elbette her kesimin bazen ortak bazen farklı konularda) siyasal kurumlara, bürokrasiye, yargıya, güvenlik kurumlarına ‘vb. itiraz, tepki, eleştiri ve öfke oldukça yaygın olmakla birlikte rejim karşıtlığı, Pehlevi ve Recevi grubu, İsrail merkezli Bahailer, CIA ve müttefiklerinin beslediği Pantürkist gruplar, Kuzey Irak ve Sistan u Belucistan merkezli terör örgütleri ile sınırlı.
8-11 Ocak’ta olduğu gibi rejim karşıtı gruplar seferber edilerek ciddi güvenlik darbeleri vurulabiliyor ancak onların sahneye çıkıp ülkeyi savaş alanına çevirmesi, rejimi sarsmıyor tam aksine halkı çok daha fazla kenetliyor.
Bu toplumsal gerçeklik içinde İsrail rejimi, 13 Haziran’dakinin aksine bu kez kendisi savaşa girmek istemiyor, Amerika’yı vekil güç olarak kullanmaya çalışıyor.
Ancak herhangi bir saldırı olduğunda İran’ın kendisini de cezalandırmasını engellemek ve kendince Tahran’ı caydırmak için tıpkı Trump gibi dişlerini gösteriyor.
Rejimin Başbakanı Netanyahu, Amerikan saldırısından dolayı eğer İran, İsrail’i hedef alırsa "daha önce görmediği bir güçle karşılık verecekleri" tehdidini savuruyor.[6]
Halbuki İsrail rejimi, ABD ile birlikte müzakere masasını perde yaparak İran’a gösterebileceği en büyük gücünü gösterdi.
Bu iki rejim, nükleer silah dışında ellerinde ne varsa hepsini kullandı. Bu sebeple tehditleri İran’da hiç kimseyi korkutmuyor. Zira artık haziran öncesindekinin aksine İran’da herkes savaşın hala sürdüğüne inanıyor; güvenlik kurumları da alarm durumunda bulunuyor.
Öte yandan hem Amerika hem de İsrail rejimi, İran’ın önceki üç savaşta kendisini sınırladığını ve askeri kapasitesinin çok çok azını kullandığını; yeni bir savaşta ise kendisini hiç sınırlamayacağını biliyor.
Amerikan rejimi bölgeye gönderdiği büyük askeri güçle korkutarak İran’a geri adım attırabilseydi, tek kurşun atmadan hem kendisi hem de İsrail için stratejik bir safer kazanmış olacaktı.
Amerikan rejimi, İran’ın kaldırdığı sopadan korkarak savaşmadan çekilirse bu kez Tahran tek kurşun atmadan zafer kazanmış olacak. Üstelik ABD medyası bile bundan rejim için bir zafer hikayesi çıkarmakta zorlanacak.
Peki İran’ın kaldırdığı sopa onları caydırmaz ve bölgesel savaş başlara neler olacak?
Muhtemelen İran’ın sivil ve askeri altyapıları ile Amerika’nın ordusu ve imajı tahrip olacak; İsrail ise taş devrine dönecek.
Bütün bunların olmaması için köpeklerin sopanın etkisini denemeye kalkmaması umulur.
[1] Amerikan Savaş Bakanlığı. 23 Ocak 2026, 2026 NDS National Defense Strategy
[2] Avi Shlaim, Filistin’i Bölüşmek, Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i taksim Siyaseti, 1921-1951, İstanbul: Küre Yayınları, 2020, 3. Basım, s. 163.
[3] YDH, 29 Ocak 2026, İran Ordu Sözcüsü: Amerika'nın uçak gemileri menzilimizde
[4] BBC, 30 Ocak 2026, İstanbul'da kritik Fidan-Arakçi zirvesi: 'Tarafları müzakere masasına çağırıyoruz'
[5] YDH, 30 Ocak 2026, ABD'nin askeri konuşlanma haritası: Deniz ablukası ihtimal dışı değil
[6] AA, 27 Ocak 2026, İsrail Başbakanı Netanyahu'dan, "İran'a daha önce görmediği bir güçle karşılık verecekleri" tehdidi