Siyonist kıyamet mi, imparatorlukların çöküşü mü? 

15 Mart 2026 / Muhammed Ali Senoberi

Tel Aviv'deki bazı aşırılıkçı akımlar, eğer bu rejim çökecekse, dünyayı da kendisiyle birlikte krize sürüklemesi gerektiğine inanıyor.

Dünya henüz son jeopolitik gelişmelerin şokunu yaşarken, Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejimin İran'a karşı başlattığı savaş, güçlerinin bir göstergesi olmaktan ziyade, stratejik endişe ve gelecek korkusunun bir resmini ortaya koymuştur. 

Bugün Batı Asya'da yaşananlar, sadece askeri bir çatışma değildir; aksine, dünyanın geleceğine dair iki anlatının karşı karşıya geldiği bir sahnedir: Bir yanda Batı'nın ve Siyonizm'in hegemonyacı anlatısı, diğer yanda halkların direniş ve bağımsızlık anlatısı.

Netanyahu ve 'siyasi kıyamet'

Benyamin Netanyahu son konuşmalarında defalarca kıyametvari kavramlara atıfta bulunmuş ve hatta bu savaşın 'Mesih'in zuhuruna' yol açabileceğini iddia etmiştir. Ancak onun ve aşırılıkçı Siyonist akımların bahsettiği şeyin, dini geleneklerde bilinen Mesih'le hiçbir ilgisi yoktur.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, bugün Mesih'i beklediğini iddia eden akım, Hristiyanlık tarihinde İsa'nın çarmıha gerilmesine sebep olan akımla aynıdır. 

Bu nedenle birçok analist, Siyonizm projesinin sadece İslam dünyasıyla değil, aynı zamanda Hristiyan geleneğiyle de derin bir çelişki içinde olduğuna inanmaktadır.

Aslında Netanyahu'nun kıyamet anlatısı, dini bir inançtan ziyade, aşırılıkçı güçleri harekete geçirmek ve stratejik açıdan İsrail için bile maliyetli ve tehlikeli olan bir savaşı meşrulaştırmak için kullanılan siyasi bir araçtır.

Sekseninci yıl korkusu; Siyonist rejimin üzerindeki çöküş gölgesi

İsrail'in entelektüel ve güvenlik çevrelerinde ciddi bir endişe mevcuttur: Siyonist rejimin kuruluşunun sekseninci yılına yaklaşması. Birçok İsrailli analist uzun yıllardır 'sekseninci yıl laneti'nden bahsediyor; yapay devletlerin ve sömürgeci projelerin birkaç on yıl sonra iç çöküşe uğradığı bir olgudan söz ediyorlar.

Bu nedenle, Tel Aviv'deki bazı aşırılıkçı akımlar, eğer bu rejim çökecekse, dünyayı da kendisiyle birlikte krize sürüklemesi gerektiğine inanıyor. 

Böyle bir durumda, Netanyahu'nun Donald Trump ile olan bağı da anlam kazanıyor.

Trump'ın stratejik bir ortaktan ziyade, bir tür Siyonist lobilerin siyasi rehinesi olduğu söyleniyor; özellikle de İsrail istihbarat servisi Mossad'ın sahip olduğu dosyalar ve bilgiler aracılığıyla onun kararları üzerinde baskı kurabildiği bir ortamda. 

Böyle bir durumun sonucu, stratejik akıldan değil, siyasi ve güvenlik pazarlıklarından şekillenen bir politikadır.

Savaşın üçüncü haftasında İran: Her zamankinden daha güçlü

Bu savaşın şaşırtıcı noktası, planlayıcıları İran'ın kısa sürede iç erozyona uğramasını beklerken, tam tersi işaretlerin gözlemlenmesidir.

Savaşın üçüncü haftasında, İran değil çökmek, aksine daha fazla bütünleşmiş görünmektedir. Bu durumda birkaç faktör rol oynamıştır:

- İran ekonomisinin felç olmasına izin vermeyen ekonomik dayanıklılık ve küresel enerji ticaret ağları.

- İç ortamı destansı bir seferberliğe yönlendiren, sisteme bağlı güçlerin artan motivasyonu.

- Hızlı bir iç çöküşe bel bağlayan muhalefetin yirmi yıllık projelerinin etkisiz hale gelmesi.

Bu koşullar altında, birçok Batılı analist de Washington'un ilk hesaplamaları konusunda ciddi şüpheye düşmüştür.

Mearsheimer: İran avantajlı konumda

Uluslararası ilişkiler teorisyeni ve saldırgan realizm ekolünün önde gelen isimlerinden John Mearsheimer, bu savaş hakkındaki açık sözlü analizinde şunları söylüyor:

"İranlı liderlerin, Amerika'nın bu açmazdan kurtulmasına izin verecek kadar akılsız olmaları gerekir. Onlar avantajlı konumdalar ve şimdi temel tavizleri koparmanın tam zamanı. Trump'ın danışmanları kötü stratejistler ve ne kadar büyük bir hata yaptıklarını anladıklarında taviz vermeye hazır olacaklar."

Bu analiz, Batılı düşünürler arasında bile Washington'un içinden onurlu bir çıkışın zor olduğu bir savaşa girdiği kanaatinin oluştuğunu göstermektedir.

Dugin: Yeni bir dünya düzeni şekillendirmek için savaş

Rus filozof ve stratejist Aleksandr Dugin, bu çatışmayı dünya düzenindeki daha büyük bir dönüşümün parçası olarak görüyor. Ona göre İran'la savaş, aslında Atlantikçi düzenin çok kutuplu bir dünyanın oluşumunu engelleme girişimidir.

Dugin'e göre İran'ın direnişi, Batı hegemonyasından çok kutuplu düzene geçiş sürecini hızlandıran bir dönüm noktasına dönüşebilir; bölgesel güçlerin daha belirleyici bir role sahip olacağı bir düzene.

Trump'ı felç eden yedi darbe

CNN'in bir raporu da bu savaşın Trump yönetimi için siyasi bir çıkmaza dönüştüğünü gösteriyor. Bu rapora göre, Washington'un hedeflerine ulaşmasını engelleyen yedi ana faktör bulunuyor:

1.  Hızlı ve kesin bir zaferin olmayışı,

2.  Hürmüz Boğazı'ndaki kriz ve küresel enerji güvenliğine yönelik tehdit,

3.  İran'da yeni ve daha bütünleşmiş bir liderliğin ortaya çıkışı,

4.  Amerika ve İsrail'in hedeflerindeki uyuşmazlık,

5.  Amerika'da benzin fiyatlarındaki keskin artış,

6.  Nükleer hedeflerin tam olarak gerçekleşmemesi,

7.  'Zafer'e dair net bir anlatının olmayışı,

Bu faktörler dizisi, Amerikan yönetiminin ne savaşı genişletmesine ne de savaştan kolayca çıkmasına izin vermektedir.

Sonuç: Bir dönemin son noktası olabilecek savaş

Bugün yaşanmakta olanlar, gelecekte çağdaş tarihin belirleyici anlarından biri olarak anılabilir. İran'ı zayıflatması beklenen savaş, şimdi Amerika ve Siyonist rejimin gücünün geçerliliği için bir teste dönüşmüştür.

Mevcut eğilim devam ederse, bu çatışma sadece bölgesel dengeleri değil, dünya düzeninin yapısını da dönüştürecektir. 

Belki de bu nedenle bazı gözlemciler, bu savaşın İsrail için yeni bir çağın başlangıcı olmaktan ziyade, Siyonist projenin çöküşünün ve dünyadaki Batı hegemonyasının bir döneminin sonunun işareti olduğuna inanıyor.