Daha önceki yazımda ABD ve İsrail’in İran’a 28 Şubat’taki saldırısının “bundan sonrasında ne olacağından bağımsız olarak, ABD için yenilgi” olduğunu yazmıştım.
O yazının konusu Fars Körfezi olduğu için stratejik yenilgi konusuna sadece tek bir cümle içinde değindim. Bugün stratejik yenilginin ne olduğuna ve görmeye başladığımız etkilerine değineceğim.
Öncelikle stratejik yenilginin ne olduğuna bakalım, ardından İran savaşı bağlamında etkilerinin ne olabileceğine dair çıkarımlarda bulunmaya çalışacağım.
Harry G. Summers Jr’ın “On Strategy: The Vietnam War in Context adlı kitabında naklettiğine göre Vietnam Savaşı sonrasında ateşkes görüşmelerine katılan Amerikalı Albay Harry G. Summers Jr ile Vietnamlı Albay Tu arasında şöyle bir konuşma gerçekleşiyor:
Amerikalı: Biliyor musun, bizi hiçbir cephede yenemediniz
Vietnamlı albay biraz durulur ve düşündükten sonra Amerikalıya dönerek: Dediğin doğru olabilir, ama bu noktada hiçbir ehemmiyeti yok.
Düşünün ki, ABD’nin 58 bin askerine karşın 3 milyonu aşkın vatandaşını kaybetmiş bir devletin albayı cephelerde yenilmiş olsalar da savaşın galibi olduklarının bilincinde olarak o masadaydı.
Stratejik yenilgi, tanımı itibariyle savaşın ilan edilen hedeflerine ulaşamama halidir. ABD Vietnam’da o kadar kan dökmesine, turuncu etmen kullanmak suretiyle ülkenin bitki örtüsünü ve sonraki nesillerini mahvetmesine rağmen ve her cephede “kazanmasına” rağmen, savaşın ilan edilen hedeflerinden hiçbirine ulaşamamıştır.
Bugün İran konusunda durumun stratejik yenilgi anlamında aynı olmasına rağmen, oluş biçimi, hızı ve etkileri itibariyle çok daha derin etkileri olan bir stratejik yenilgidir.
ABD ikinci dünya savaşından beri bir kısmı iktidar değiştirme amaçlı küçük askeri çıkarmalar, bir kısmı da savaş olarak anılmayı hak eden askeri ihtilaflara taraf oldu.
Bu anlamda savaşlar Kore, Vietnam, Birinci Körfez Savaşı, Afganistan, Irak ve şu anda İran.
Biten savaşlardan Kore, Vietnam, Afganistan’ın ABD’nin stratejik yenilgisi ile sonuçlandığına şüphe yok.
Körfez savaşı, kendi başına ele alındığında zaferle sonuçlanmış ve Kuveyt’i “özgürleştirmiş” görünse de bitmemiş bir savaş idi. Irak savaşı onun devamıydı.
Saddam’ın devrilmesi ve ABD’nin Irak’a yerleşmesi ile sonuçlanması itibariyle zafer gibi görünse de İran’ın düşmanı Saddam’ı yok etmesi ve İran’a dostane olan çoğunluğun iktidara gelmesi itibariyle stratejik anlamda istenen sonucu vermedi. Daha da önemlisi, Irak diğer körfez ülkeleri gibi vasal/tebaa da olmadı.
Lakin, bugünkü savaşın niteliksel anlamda çok büyük bir farkı var. Yukarıda anılan bütün savaşlarda yenilgi kısmi idi. Zira Kore’de istenilen bütünüyle alınmamış olsa da ABD kendine ülkenin yarısını resmen yarı sömürgesi haline getirebileceği bir sistem kurdu ve oradan Uzakdoğu’da bir ayak daha edindi.
Vietnam ve Afganistan askeri anlamda yenilgi olarak görülmedi. Bugüne kadar ABD’nin sabırsızlığı ve vazgeçmesi yüzünden kaybedilmiş savaşlar olarak görüldü: “Liberaller önümüzü kesmeseydi zafere çok az kalmıştı.”
Ayrıca, savaşın tarafları devlet değil, “gerilla” olduğundan stratejik yenilgiyi sabırsızlık olarak tasnif etmek kolay oldu.
Körfez ve Irak savaşının farkına zaten yukarıda değindik. Şu anda yaşanan durum (olası görünmemekle beraber) İran askeri anlamda tamamen yenilse dahi, ilk 40 gün içinde ABD için en kısa sürede ve düzenli (ama asimetrik) bir orduya karşı yaşanan ilk stratejik yenilgi olarak tarihte yerini aldı. Şöyle ki:
1. Askeri Anlamda: ABD bütün çabalarına ve cephaneliğini boşaltmasına rağmen, savaş öncesi, en iyi ihtimalle, bölgesel bir güç olarak bilinen İran’ı askeri olarak yenemedi. Askeri kozları da tüketti.
2. İttifak Kurma Anlamında: Koruma anlaşması yaptığı körfez ülkelerini koruyamayarak, sağladığı koruma şemsiyesinin anlamsızlığını gösterdi. Bunun stratejik etkileri çok büyük.
3. Diplomatik Anlamda: II. Dünya savaşından sonra ilk defa kendi müttefikleri dahi ona katılmamak bir yana, istediklerinin tersini yapma cesareti gösterdi.
ABD ve İsrail ellerindeki konvansiyonel (nükleer olmayan) uzun menzilli füzelerin büyük kısmını kullanarak dahi İran’ı dize getiremedi. Dahası başka askeri rakiplerine (Çin ve Rusya) karşı kullanabileceği cephanesi kalmadı.
Hava savunma füzelerinin büyük kısmını kullanarak sadece saldırı kabiliyetini değil, kendini savunma kabiliyetini de yitirdi. ABD’yi güçlü kılan gerçek askeri gücünden çok, ona atfedilen askeri güç idi. Bu anlamda atfedilen gücün gerçeğin çok üzerinde olduğu ortaya çıktı.
Doktriner olarak ABD (ve NATO’nun büyük çoğunluğu) hava hakimiyetini sağlayarak savaşır. Hava hakimiyetini sağlamak için sayıları sınırlı, yenilerini üretmenin zor olduğu ve pahalı füzeler kullanılır, hava hakimiyeti sağlandıktan sonra da çokça bulunan ve nispeten ucuz güdümlü bombalarla istediği yeri yıkar.
40 günlük Tomahawk, JASSM (uçaklardan fırlatılan seyir füzeleri) ve ALBM (uçaklardan fırlatılan balistik füzeler) sonrası ülkeye girmeye çalışan F-15 ve F-35’in vurulması bu hedefe ulaşılmadığını gösterdi.
Gerek bölgesel üslerin vurulması uzaktaki havaalanlarından, gerekse vurulma tehdidinden dolayı kıyılardan 1000 km uzakta duran uçak gemilerinden yapılan sorti sayısı çok düşük kaldı. Gemilerden kalkan uçaklar dahi ikmal yapmadan füzelerini atamadı. Ve bütün bunlara rağmen hava hakimiyeti sağlanmadı.
Askeri anlamdaki en büyük ders, ABD’nin en büyük askeri güç yansıtma araçları olan uçak gemilerinin işlevsiz ve anlamsız olduğunun görülmesi oldu. Herkesin söylediği “İran ‘bile’ uçak gemilerini tehdit ettiyse, Rusya ve Çin karşısında bunların hiçbir şansı yok” oldu.
Daha önceki yazıda Körfez Bölgesi ülkelerinin ABD şemsiyesinin onları koruması yerine onları hedef yaptığını ve bunun sorgulanır hale geldiğini yazmıştık. Onun dışında olan birkaç olay durumun Körfez ülkeleri ile sınırlı olmadığını gösterdi
Güney Kore, Kuzey Kore’den İHA’ların hava sahalarını ihlal etmiş olmalarından dolayı özür dilemek suretiyle sadece yarımadadaki gerilimi düşürmedi, aynı zamanda ABD’nin oradaki varlığına dayanak olan meseleyi çözme konusunda bir irade gösterdi.
Kaldı ki bu tarz eylemler yıllarca devam eden eylemlerdi. Özrün bu süreçte gelmesi, popüler deyim ile manidar.
Bir anlamda Güney Kore ABD’ye sırtını dayayarak Kuzey’i tahrik etmesinin tehlikeli olduğunu fark etti.
Bundan çok daha anlamlı bir olay Tayvan ile Çin arasında olan olaylardı. Tayvan sırtını ABD’ye dayayarak Çin’e meydan okuyan bir durumda iken Tayvan’ın kurucu partisinin lideri Çin’e nisan başında ziyarette bulunarak yumuşama sinyalleri verdi.
Buna karşılık Çin de ilişkilerin artacağını ve hatta Tayvan’a bazı imtiyazlar tanıyacağını beyan etti.
Çin için ilişkilerin geliştirilmesi ve imtiyaz entegrasyonun başlangıcı demektir.
ABD kendi ittifakı içinde zaman zaman çatlaklar yaşadı. Mesela Fransa Irak savaşına katılmayacağını 2003 yılında beyan ettiğinde bu konuda yalnızdı. Ama sadece kenarda oturdu ve ABD’ye diplomatik anlamda engel çıkarmadığı gibi, ABD’nin onaylamayacağı girişimlerde bulunmadı. Bugün geldiğimiz noktada durum çok farklı görünüyor.
a) İspanya mart ayında geri çektiği büyükelçisini tekrar İran’a göndermek suretiyle ABD’ye sadece yanında olmadığını göstermekle kalmadı, neredeyse aleyhine sayılabilecek bir adım attı. Üstelik neredeyse eşzamanlı olarak İsrail büyükelçisini geri çekti.
Dahası, İsrail basını her ne kadar bu adımı Batı karşıtı olarak lanse etmeye çalıştıysa da gerek batı basının genelinde (ABD basını dahil) bu adım pozitif olarak yansıdı.
b) Neredeyse ABD işgali altındaki Güney Kore İran’a diplomatik heyet göndererek ABD’den kopuş iradesini diplomatik anlamda da gösterdi.
Aynı zamanda Güney Kore başkanı çatıdan atılan bir Filistinli çocuğa yapılan eylemlerden dolayı İsrail’i X’te (Twitter) şiddetle kınadı (, ).
İsrail dışişlerinin onu Anti-Semitik olarak suçlamasına rağmen geri adım atmak yerine sözlerinin arkasında durdu.
Aynı ülkenin eskiden adalet bakanlığı ve iktidardaki partisinin başkanlığını da yapmış olan Çu Miye aynı minvalde tvit atarak başkana destek oldu. ().
Gazze’deki soykırım devam ederken bu siyasetçilerin siyasette olduğu ve sessiz kaldığı dikkate alındığında, bu tepkilerin sebebinin değişen konjonktür olduğu anlaşılacaktır.
İran’a karşı yapılan saldırı ve akabinde yaşanan savaş ABD’nin askeri anlamda ezilmemiş olsa da etkisizleştiğini gösterdi.
ABD’nin askeri teknolojisinin çağın gerisinde kaldığını, yenilmez görünen uçak gemilerinin anlamsızlaştığına tanık olduk. Bu etkisizleşmenin dünya ülkelerince doğru okunduğunu ve dolayısıyla ABD’nin yanında saf durduğunu görmeye alışkın olduğumuz güruhun bundan bir kopuş yaşadığına dair örnekler sunduk.
Bunun ABD için stratejik bir yenilgi, ve yeni bir dünya düzenine geçişin işaret fişeği olabileceği sonucunu çıkarmak, muhtemelen, doğru bir çıkarımdır.