PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Lübnan halkı, 1970’li yıllarda taifeci liderlerinin değil İmam Sadr’ın izinden gitseydi iç savaşı ve işgali yaşamayacaktı. Bugün ise önünde iki seçenek var, ya Şehit Nasrullah’ın izinden gider ve “ordu-ulus-direniş” “altın üçgen”i kurar ve bir ulus gibi davranır; işgalciyi kovar, özgür ve onurlu yaşar. Veya şu an yaptığı gibi birkaç kişinin iktidarını Lübnan’ın ulusal çıkarlarının üstünde tutar, düşmanla işbirliği yapıp vatanını savunanlara karşı savaşır. Bu seçeneğin Lübnan’ı götüreceği yer ise Litani Nehri’ne kadar İsrail yerleşimi haline gelmektir.
Aşağıdaki makale Lübnan'daki El-Merkezu'l-İstişârî li'd-Dirâsât ve't-Tevsîk adlı kurum tarafından hazırlanan ve Seyyid Hasan Nasrullah'ı anlatan bir kitap için yazılmıştır.

Bölgenin bugünkü siyasi haritası bir asır önce dönemin emperyalist ülkeleri tarafından çizildi. Sykes-Picot anlaşması sonrası ortaya çıkan iki devletten biri olan Lübnan, kendi sınırları içinde; İsrail ise kendi dışında kriz ve çatışma üretecek şekilde tasarlandı.
Fransa, Osmanlı’nın Cebel Lübnan mutasarrıflığını esas almakla birlikte Suriye’den başka bölgeler ekleyerek ‘Greater Lübnan’ı yarattı. Böylece halkı 18 taifeden oluşan ve birbirine kuşkuyla bakan bugünkü Lübnan ortaya çıktı. Bu şekilde kendini yönetmekte zorlanan bir ülke olarak tasarlanması, Fransa’nın çekildikten sonra da Lübnan’a müdahalesini kolaylaştırdı.
İsrail ise klasik Batı sömürgeciliğinin güncellenmiş versiyonuydu. Doğası gereği bölgeye yerleştirilmiş yabancı bir güç olarak kolonisini genişletmek istiyordu. İsrail’in yayılmacı doğasından kaynaklanan komşularıyla çatışma yaratma özelliği ise Amerika’nın tüm bölgeye müdahalesini kolaylaştırdı.
Bu tarihsel gerçeklik bize şunu anlatıyor: Emperyalist güçlerin bölgeye müdahalesi ve hakim olabilmesi için Lübnan örneğinde olduğu gibi bölge ülkelerinin iç çatışmalar yaşaması, zayıflaması, dış müdahaleye açık hale getirilmesi; İsrail’in ise hem coğrafi hem de siyasi olarak genişlemesi gerekiyor.
Bölge çıkarları açısından baktığımızda ise bunun tersine çevrilmesi yani iç çatışmaları önleyecek bir ulusal bilinç kazanılması ve saldırganlığa birlikte karşı koyması gerekiyor.
Bölgedeki ulusal bilinç sorunu, sadece Lübnan’la sınırlı değil. Hatta 18 taifeden oluşan ülke tasarımı sebebiyle Lübnan’da ulusal bilincin gelişmemiş olması mazur dahi görülebilir.
Bölge ülkelerindeki ulusal bilinç sorununun büyüklüğünü görmek için Siyonist proje ile kıyaslamak yeterli.
Dünya Siyonist Örgütü 1897’de; İsrail ise 1948’de kuruldu. Siyonistlerin kısacık tarihi bize şu gerçekliği anlatıyor: Bölgenin yabancısı olan topluluklar, 51 yıl içinde İsrail devletini yoktan var etti ve Filistin’e hakim oldu.
Camp David anlaşması 1978’de; Oslo anlaşması ise 1993’te imzalandı. Bu iki tarih ise bize şu gerçekliği anlatıyor: Bölgenin yerlileri 51 yıl bile direnemedi. En büyük Arap devleti olan Mısır 30 yılda, Filistin halkının yasal temsilcisi olan FKÖ ise 44 yılda teslim oldu. Yüzlerce yıllık Arap vatanındaki İsrail işgalini benimsedi.
Halbuki bölgenin tarihi, coğrafyası, kültürü ve medeniyetiyle ilgili somut bilimsel gerçeklikler, Siyonistlerin değil Arapların avantajlı olduğunu gösteriyor. Zira;
- Arapların bölgenin coğrafyası ve tarihiyle ilişkisi gerçek ve somut; Siyonistlerinki ise mitolojik ve kurgusal.
- Araplar bu bölgenin yerlisi, Siyonistler bölgenin yabancısı.
- Arapların vatandaki yüzlerce yıllık varlığı ve egemenliği bilimsel tarihi verilerle ispatlanabilir.
- Siyonistlerin vatanda hak iddiasının Yahudi mitolojilerinden başka bir dayanağı yok.
Siyonistler Yahudilerin dünyanın en eski ‘milleti’ olduğunu iddia ediyor. Halbuki İsrailli araştırmacıların da dikkat çektiği üzere bir Yahudi tarihçi tarafından yazılmış ilk modern tarih denemesi 19. Yüzyılda yaşamış Jacques Basnage’a ait.[1] Bilimsel kriterlere uygun sayılabilecek bu ilk Yahudi tarihi ise Siyonistlerin tezleriyle tamamen çelişen veriler içeriyor.
Peki bölgeyle tarihsel, coğrafi ve kültürel hiçbir bağı olmayan Siyonistler, nasıl oldu da 51 yılda yapay bir devlet kurmayı başardı? Araplar coğrafya, tarih, kültür, medeniyet, insan kaynakları ve doğal zenginlikler açsından bu kadar avantajlıyken neden 51 yıl bile direnemedi?
Aslında Siyonistlere ‘yoktan var etme’ gücü kazandıran ve Arapları sahip olduğu avantajları kullanmaktan aciz kılan ortak bir sebep var: ulus bilinci. Ulus; “dilde, kültürde, ülküde birlik içinde olan; kıvançta ve kederde ortak duyguları paylaşan insan topluluklarıdır” şeklinde tanımlanır.
Dünyada saf ve homojen bir halk olmadığı biliniyor. Bununla birlikte farklı etnik topluluklar, kabileler ve taifelerin bulunması onun bir ulus olmasını engellemez. Siyonistler bu bilince sahip olduğu için 51 yılda yoktan bir vatan ve ulus yarattı.
Siyonist liderler, dünyanın farklı bölgelerinde farklı diller konuşan, farklı kültürlere mensup Yahudilere ulusal bir ülkü kazandırdı ve bir ‘ulus’ icat etti. Sadece kutsal metinlerde kalan ölmüş bir dili diriltti. Halbuki Araplar zaten aynı coğrafyada aynı dili konuşan, ortak kültüre, tarihe ve medeniyete mensup bir toplum. Farklı kabilelere ve taifelere mensup Arap toplulukları var; ancak aynı şey Yahudiler, hatta Siyonistler için de geçerli.
Ben Gurion Polonya’da doğmuş bir sosyalist, Haim Weizmann Belarus’ta doğup İngiltere’de yetişmiş bir liberal, Zeev Jabotinski ise Ukrayna’da doğmuş bir faşistti. Bunların her üçü de tıpkı Siyonist örgütün kurucu lideri Theodor Herzl gibi ateistti. Yani aslında Yahudilik de dahil olmak üzere hiçbir dine inanmıyordu. Ancak inanmadıkları Allah’ın kendilerine yurt vaat ettiğini iddia ettiler. Yahudilikten Siyonizm adlı bir ulus devlet ideolojisi icat ettiler. İsrail’in kurulması, bu ideolojinin ulusal ülküsü oldu, İsrail’in çıkarları ise tüm çıkarların üstünde tutuldu.
Yüzyıllarca çeşitli imparatorların tebası olan Arap halkına ulusal bilinç kazandırarak kalkınmış Arap ulus-devletleri yaratmaya çalışan ilk lider Cemal Abdunnasır’dı. Ancak onun yaktığı bu ışık, sadece siyasi hayatı boyunca (1952-1970) etkili olabildi. Vefatından sonra ondan ilham alan ‘devrimci’ Arap ulus-devletleri, adı cumhuriyet olan krallıklara dönüştü.
Siyonistlerin aksine Arap toplumlarında motivasyon kaynağı hala ulusal bilinç değil; kabilecilik ve taifecilik. Eğer ulusal bilinç bir motivasyon kaynağı olsaydı Suriye ve Irak’ta kendini feda eden on binlerce militan Filistin için seferber olurdu. Taifecilik taassubu ulusal bilinçten güçlü hale getirildiği için Arapların bombaları Arapların sokaklarında patlıyor. Arap vatanını işgal eden Siyonistleri değil; Yemen’deki Zeydileri, Suriye’deki Alevileri veya Irak’taki Şiileri tehdit göstermek taifecilik taassubu sayesinde mümkün olabiliyor.
Ulusal çıkarın ülkede yaşayan herkesin faydasına olduğunu anlayabilmek için asgari düzeyde ulusal bilince sahip olmak gerekir. Ulusal ülküleri olmayan toplumların ulusal liderleri olmaz; feodalleri, şeyhleri veya sultanları olur. Bu yüzden ulusal bilincin olmadığı toplumlarda doğal olarak ulusal çıkarlar değil feodallerin, sultanların ve devlet başkanlarının iktidarlarının bekası önceliklidir.
Halklarda ulusal bilinç gelişmeyince devletlerin adının emirlik, krallık veya cumhuriyet olması yöneten yönetilen ilişkisini değiştirmiyor. Şeklen cumhuriyet olan devletlerin liderleri krallar gibi; şeklen modern parti veya örgütlerin liderleri ise bir feodal gibi davranabiliyor. Bu tip liderliklerde doğal olarak ulusal ülküler değil, iktidarların bekası öncelikli olduğu için iktidarlar ulusal çıkarlar için değil, ulusal çıkarlar iktidarlar için feda edilebiliyor.
Camp David, Enver Sedat ve haleflerine ömür boyu iktidar garantisi sundu. Oslo FKÖ liderliğine ‘özerk yönetim’ iktidarı armağan etti. Onlara bu iktidarları verenler, bunun karşılığında İsrail için güvenlik ve bir Arap vatanı aldı. Bu ise sadece bir Arap ülkesinin değil, tüm Arap ulusunun ve bölgenin aleyhine oldu.
1970’li yıllarda bölgede varlığının tanınmasını isteyen İsrail, şimdi bölgeye hakimiyetini kabul ettirmeye çalışıyor. İsrail’in bu sıçraması onun gücünden değil; iktidarının bekası karşılığında ulusal çıkarları satabilen bölge liderlerinden kaynaklanıyor.
Lübnan, Sykes-Picot sonrası kurulan diğer Arap ülkelerinin aksine hiçbir zaman krallıkla yönetilmedi. Ancak cumhuriyet, Lübnan’daki toplumu ve siyasal yapıyı modernleştiremedi ve feodaliteden kurtaramadı. Tam aksine emperyalistlerin kurduğu siyasi sistem geleneksel taifeciliği daha da pekiştirdi ve feodal ilişkileri yeniden güncelledi.
Siyasi kurumların demokratik esaslara ve liyakate göre değil, taifeciliğe göre oluşturulması Lübnanlıların bir ulus haline gelmesinin önündeki en büyük engel oldu.
İmam Musa Sadr, ömrünü Lübnanlılara ulus bilinci kazandırmak için harcayan ilk liderdi. O, taifelerin çokluğunu Lübnan’ın sorunu değil, zenginliği olarak tanımlamış ve ‘iç barış’ ekseninde ulus bilinci kazandırarak iç savaş ateşini söndürmeye çalışmıştı.[2]
İmam Sadr’ın yolunu Seyyid Hasan Nasrullah sürdürdü. O ise ‘ulusal güvenlik’ ekseninde bir ulus bilinci yaratmaya çalıştı. Denklem basitti iç barış bozuldukça Lübnan işgale uğruyordu. Vatanın işgalden korunması için dayanışma halinde bir iç cepheye ve caydırıcı bir askeri güce ihtiyaç vardı. Bunların olabilmesi için de her şeyden önce ulusun inşası gerekiyordu.
1982’de başlayan İsrail işgali, 2000 yılında siyasi müzakerelerle veya Arap devletlerinin diplomatik çabalarıyla değil Seyyid Nasrullah’ın liderlik ettiği ‘direniş’ sayesinde sona erdi. İsrail ilk kez hiçbir şey almadan işgal ettiği bir yerden çekildi ve tüm taifeleriyle Lübnanlılar, direniş sayesinde kurtuldu.
Seyyid Nasrullah’ın taifelerden Lübnan ulusu yaratma ideali, İmam Sadr’dan aldığı bir fikri mirastı. Seyyid Nasrullah, Hizbullah genel sekreteri olarak basına verdiği ilk röportajda Hizbullah’ın “belli bir taifeye veya partiye ait bir proje değil, bir bütün olarak ulus düzeyinde faaliyet gösteren” bir parti olduğunu vurgulamıştı.[3]
Lübnan, her zaman dış güçlerden destek alarak devlete hakim olmaya çalışmanın normal bir siyasi faaliyet olarak görüldüğü bir ülkeydi. Seyyid Nasrullah ise bu konuda bir istisnaydı. O, ülkedeki hiç kimsenin sahip olmadığı ekonomik, askeri, siyasi ve toplumsal gücünü devleti ele geçirmek için değil; tam aksine ülkeye yardım etmek için kullandı.
2021’de yaşanan büyük akaryakıt krizi sırasında Lübnan’da ambulanslar bile çalışamaz hale gelmişti. Hizbullah, İran’dan akaryakıt getirerek hiçbir taife ayrımı gözetmeksizin bunların bir bölümünü ücretsiz, bir bölümünü ise maliyetine yakın fiyatlarla hastaneler, yaşlı bakım evleri, yetimhaneler, su idareleri, belediyeler, fırınlar ve özel jeneratör işletmeleri gibi kurumlara ulaştırdı.[4]
Toplumun huzur ve güvenliğini birlik ve beraberliğini düşünmesi gerekenler devlet adamlarıydı; ama devlet adamlarının yapması gerekeni Seyyid Nasrullah yapıyordu. O, tarihsel olarak birbirine şüpheyle bakan taifeleri bir ulus haline getirme hedefini ‘ortak güvenlik ‘ve ‘direniş’ kavramları üzerine bina etti. Ülkede taifecilik fitnesine ihtimal bırakmamak için herkese Hıristiyanlara da Sünnilere de Dürzilere de Selefilere de dostluk eli uzattı.[5]
Lübnan, taifeci siyasi yapısından dolayı kurulduğu günden beri kendini yönetmekte zorlanıyor. Yaptığı bir seçimden sonra hükümet kurabilmesi bile aylar hatta yıllar sürebiliyor. Güvenliği zayıf olduğundan dışarıdan herkesin girebildiği “çitleri olmayan bir bahçe” olarak tanımlanıyor.[6] Batılı güçler, dış müdahalelere açık olan Lübnan devletinin ‘bahçesini’ koruyacak güçlü ve ulusal bir orduya sahip olmasına izin vermiyor. Bahçenin korumasız olması, iç çatışmaları daha da şiddetlendiriyor, iç çatışmaların şiddetlenmesi ise dış müdahaleleri ve işgalleri arttırıyor.
Seyyid Nasrullah, bu fasit daireyi kıracak ve Lübnan’ı ebediyen kurtaracak iki ayaklı bir vizyon önerdi:
1- Devlet ve ordu gibi dış etkilere açık olmayan ama her ikisine de yardımcı olan bir ulusal direniş.
2- İşgal altındaki toprakların kurtarılması ve Lübnan’ın tamamını dış tehlikelerden koruyacak bir caydırıcılık için onun Altın üçgen dediği “ulus, ordu ve direniş” dayanışması.
Bunların gerçekleşebilmesi Lübnan halkının taifeciliği aşan bir ulusal bilinç kazanmasıyla mümkündü. Seyyid Nasrullah bu yüksek ideal için en büyük fedakarlığı yaptı. İç savaş yıllarında açıkça İsrail’le işbirliği yapan partileri ve liderleri, onların taifelerinden ayrı tuttu. İç savaşın acılarını ve düşmanlıklarını geçmişte bıraktı. Ulus inşasının adımlarını atıp Hıristiyanlarla ittifak kurarken şunları söyledi:
“Hristiyanlara açılımı hayati ve doğal görüyoruz; halk kesimlerine açılımın ise daha etkili ve olumlu olacağını düşünüyoruz. Bu insanların doğaları gereği İsrail’den yana olduklarına inanmıyorum; onları İsrail’le barış yapmaya yönlendiren, belirli siyasi hayalleri ve hedefleri bulunan liderlikleridir.”[7]
İsrail, Amerika ve diğer Batılı istihbarat servislerinin etkili olduğu bir coğrafyada devletten de bağımsız olarak özgürlük mücadelesi vermek doğal olarak gizlilik ve güven gerektiriyordu; ancak Seyyid Nasrullah, direnişi sadece Şiilere özgü kılmadı.
Diğer taifelerden direniş saflarına katılmak isteyenler için ‘Direniş Tugayları’nı kurdu. Seyyid Nasrullah’ın oğlu Hadi’nin İsrail’e karşı bir operasyonda şehit olması, vatan savunması konusunda sergilenen fedakarlığa tanık olan birçok Sünni, Dürzi ve Hıristiyan’ın da Direniş Tugayları’na katılmasını sağladı.
Tüm siyasi liderler; yenilgileri başkalarına, zaferleri ise kendilerine mal eder. Seyyid Nasrullah ulus bilincini güçlendirmek için bunun tam tersini yaptı. Hataların sorumluluğunu kendisi ve partisi adına üstlendi. Örneğin 2006 savaşı sonrası verdiği bir mülakatta "Bana sorarsanız, 11 Temmuz'da operasyonun böyle bir savaşa yol açacağını bilseydim, bunu yapar mıydım? Kesinlikle hayır"[8] dedi, sorumluğu üstlendi. Zaferlerini ise tüm Lübnan halkıyla paylaştı. Örneğin 2000 yılında ülke topraklarını düşman işgalinden kurtardıktan sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Bu, bir partinin, bir hareketin veya bir örgütün zaferi değildir. Bu, bir taifenin zaferi ve başka bir taifenin yenilgisi değildir. Böyle düşünen veya böyle söyleyen kişi yanılıyor ve cahildir. Bu, Lübnan’ın zaferidir. Bu direniş vatan için bir güçtü ve vatan için bir güç olarak kalacaktır.”[9]
İsrail güçleri 2000 yılında Lübnan’dan kaçtı; ancak Lübnan halkına karşı paralı asker olarak kullandığı ‘Güney Lübnan Ordusu’ adlı işbirlikçileri kendi kaderine terk etti. Lübnanlı olmalarına rağmen en az İsrailliler kadar Lübnan halkına zulmeden bu güçler birer birer yakalandı; ancak Hizbullah, intikam hırsıyla bunları cezalandırmadı. Onları Lübnan yargısına teslim etti ve vatana ihanet suçunun taifeci bir kan davasına dönüştürülmesinin yolunu kapattı. Bu, dünyada eşine az rastlanacak bir disiplindi ve silahını asla içeriye doğrultmayan bu disiplin ulus yaratma özeninden kaynaklanıyordu.
Seyyid Nasrullah, 2006 yılındaki zaferde de benzer bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:
“Bu, bir partinin zaferi değildir; bir taifenin zaferi değildir; bir grubun zaferi değildir. Bu, gerçek Lübnan’ın, gerçek Lübnan halkının ve bu dünyadaki her özgür insanın zaferidir. Büyük tarihsel zaferi dönüştürmeyin; onu parti, mezhep, taife veya bölgesel sınırlar içine hapsetmeyin.”[10]
Seyyid Nasrullah, şehit oluncaya kadar Lübnan, İsrail karşısında hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir caydırıcılık denklemi kurmuştu. Hizbullah, onun şehadetinden sonra da 1 Ekim’den 27 Kasım’a kadar süren “Uli’l Bes” savaşında Lübnan’ı işgalden korudu. Lübnan devleti, ordu-ulus-direniş “altın üçgeni”ne güvenmek yerine aracı ülkelere güvendi. Bu da İsrail’e savaş sırasında ele geçiremediği Lübnan topraklarını ateşkes sırasında ele geçirme imkanı verdi.
Lübnan halkı, 1970’li yıllarda taifeci liderlerinin değil İmam Sadr’ın izinden gitseydi iç savaşı ve işgali yaşamayacaktı. Bugün ise önünde iki seçenek var, ya Şehit Nasrullah’ın izinden gider ve “ordu-ulus-direniş” “altın üçgen”i kurar ve bir ulus gibi davranır; işgalciyi kovar, özgür ve onurlu yaşar.
Veya şu an yaptığı gibi birkaç kişinin iktidarını Lübnan’ın ulusal çıkarlarının üstünde tutar, düşmanla işbirliği yapıp vatanını savunanlara karşı savaşır. Bu seçeneğin Lübnan’ı götüreceği yer ise Litani Nehri’ne kadar İsrail yerleşimi haline gelmektir.
[1] Şlomo Sand, Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi? Kitabı Mukaddes’ten Siyonizme, Türkçeye çeviren. Işık Ergüden, İstanbul: Doğan Kitap, 2011, s. 93.
[2] Bkz. Alptekin Dursunoğlu, Direnişin İnşası (1967–1982) (İstanbul: Yakın Doğu Yayınları, 2026), s. 300.
[3] Seyyid Hasan Nasrallah’ın 7 Haziran 1992’de es-Sefir gazetesinde yayımlanan röportajı, aktaran: Dina Matar, “Hassan Nasrallah: The Cultivation of Image and Language in the Making of a Charismatic Leader,” Communication, Culture & Critique 8, no. 3 (2015): 433–447. https://doi.org/10.1111/cccr.12089
[4] Laila Bassam and Nafisa Eltahir, “Hezbollah Arranges Iranian Fuel for Lebanon,” Reuters, August 20, 2021, https://www.euronews.com/2021/08/20/us-lebanon-crisis-hezbollah? ; “Lebanon’s Hezbollah Says Iranian Fuel Oil to Arrive This Week,” Al Jazeera, September 13, 2021, https://www.aljazeera.com/amp/news/2021/9/13/hezbollah-iranian-tanker-bringing-fuel-to-lebanon-in-syria?
[5] “حزب الله والتيار السلفي بلبنان يوقعان وثيقة ‘منع الفتنة’,” الجزيرة, 18 أغسطس https://www.aljazeera.net/news/2008/8/18/حزب-الله-والتيار-السلفي-بلبنان-يوقعان
[6] Alptekin Dursunoğlu, a.g.e, s. 225.
[7] 21 Haziran 1992 tarihli ed-Diyar gazetesinden aktaran Abed Kanaaneh, “Between Revolution and Tradition: Hassan Nasrallah’s Rhetorical Evolution and Transnational Alliances, 1982–2024,” British Journal of Middle Eastern Studies (2026), https://doi.org/10.1080/13530194.2026.2656734.
[8] The Guardian, 28 Ağustos 2006, Hizbullah leader: we regret the two kidnappings that led to war with Israel
[9] Seyyid Nasrullah’ın 26 Mayıs 2005’te Güney’in işgalden kurtuluşu münasebetiyle yaptığı zafer konuşması: كلمة السيد نصر الله في عيد المقاومة والتحرير 26-5-2000
https://www.al-akhbar.com/Archive_Local_News/210126/خطاب-السيد-نصر-الله-في-مهرجان-الانتصارhttps://mediarelations-lb.org/post.php?id=1564[10] Seyyid Hasan Nasrullah’ın 22 Eylül 2006 tarihli zafer konuşması, el-Ahbar gazetesi, خطاب السيد نصر الله في مهرجان الانتصار