Vaat edilmiş sular: Siyonistlerin Litani takıntısı

01 Şubat 2026

‘’Siyonist akıl için Litani bir son değil, bir duraktır. "Dan’dan Bi’ir Seba'ya" diye başlayan o cümlelerin ucu, yarın hangi nehre, hangi dağa uzanacaktır?’’

Lübnan sınırındaki 'güvenlik kuşağı' masallarının arkasına saklanan asıl niyet, geçtiğimiz günlerde Makorrişon gazetesinde yayımlanan Anna Slutkin imzalı metinle bir kez daha itiraf edildi.

Siyonist hareketin 1919’daki 'Litani sınırı' vizyonuna geri dönülmesi çağrısında bulunan Slutkin, işgal altındaki bölgelerin ötesine geçen bir yerleşim planını açıkça ilan etti.

Slutkin'in yazısı, aşırı sağcı yerleşimci örgütlerinden Uri Tzafon (Kuzey’e Uyanış) için bir buyruk niteliği taşımanın yanı sıra; basit bir stratejik analizden öte, mülkiyet hırsıyla bulanmış bir zihniyetin anatomisiydi.

Söz konusu metin, Uri Tzafon örgütünün Güney Lübnan’ı geçici bir operasyon sahası değil, kalıcı bir 'Yahudi yerleşim birimi' olarak tanımlayan vizyonuyla birleşince; İsrail ordusunun güncel askerî hamlelerinin taktiksel bir 'yerel örgütle mücadele' operasyonu değil, yapısal bir yerleşimci sömürgecilik vakası olduğu tüm çıplaklığıyla tescillendi.

Öyle ki bu yayılmacı iştah, terminolojiyi bile işgal ederek 'Güney Lübnan' tabirini reddediyor ve bu toprakları 'Kuzey Celile' olarak vaftiz ediyor.

Slutkin gibi Siyonist ideologların bugün haykırdığı bu tehditlerin kökenine indiğimizde; karşımıza sadece tozlu, sapık 'kutsal metinler' değil, Sykes-Picot sınırlarını 'tarihsel bir sapma' olarak gören soğuk, hesapçı ve revizyonist bir akıl çıkıyor.

Bu akıl, Nahum Sokolov’un 1919’da Litani Nehri’ni sınır olarak çizen vizyonuna rücu etmeyi bir 'yeniden doğuş ve restorasyon' hikayesi olarak ambalajlıyor.

Sömürgeci arkeolojinin tüm imkanlarını seferber ederek; Ayta eş-Şaab, Hula ve katliamlarla hafızalara kazınan Kana gibi köyleri sözde 'antik Yahudi yerleşimleriyle' özdeşleştiriyor.

Binlerce yıllık yerli varlığını yok sayan bu metodoloji, metinsel referansları askeri bir işgal haritasına dönüştürmekten de çekinmiyor.

İsrailli yerleşimci tipolojisinde kristalleşen, uydurulmuş metinleri askerî birer navigasyona dönüştüren bu örüntü, basit bir tampon bölge inşasıyla teskin edilemeyecek kadar derindir.

Bu yapı; tüm bölgeyi kuşatmayı hedefleyen, patolojik bir mülkiyet asabiyesinden beslenen ve modern siyaset rasyonalitesiyle açıklanamayacak tarihsel bir anomalidir.

Peki, neden şimdi?

Neden Litani Nehri?

Ve bu cinnet hali nasıl meşrulaştırılıyor?

Bu soruların cevabı bizi; askeri gereklilikleri teolojik hezeyanlarla harmanlayan, ''Güvenlik ve tarih el ele yürür" gibi sayıklamalarla ucu açık bir genişlemeciliği kutsayan yüz yıllık bir hırsın tam ortasına götürüyor.

Elinizdeki bu analiz; bugün utanmazca ve yüksek sesle dillendirilen 'Güney Lübnan sevdasının', aslında Siyonist doktrinin henüz devletleşmeden ajandasına not ettiği bir 'eksik parça' olduğunu deşifre etmeye çalışacak.

 

Giriş: Yerleşimci-sömürgecilik bir olay değil, inşadır

Patrick Wolfe’un yerleşimci sömürgecilik (settler colonialism) teorisindeki temel önermesi, bu sürecin bir başlangıcı ve sonu olan münferit bir ‘istila olayı’ değil, kendini her gün yeniden üreten ve tahkim eden bir toplumsal-siyasal yapı olduğudur.

Klasik sömürgecilikten (metropolün hammadde ve iş gücü sömürüsü) farklı olarak yerleşimci sömürgecilik, yerli halkın varlığına ihtiyaç duymaz; aksine, yerlinin varlığını toprağın devri önünde bir engel olarak görür.

Yerleşimci sömürgecilikte ana itki, toprağa erişimdir. Bu erişim, Wolfe’un ‘istila mantığı’ (logic of elimination) dediği süreci tetikler.

Bu mantık sadece fiziksel bir imhayı değil, yerli halkın toprağı üzerindeki hukuki, tarihi ve kültürel bağlarının koparılmasını içerir.

Bu yapısal gerçeklik, bugün Güney Lübnan ve Litani hattına yönelik Siyonist projeksiyonlarda tüm çıplaklığıyla izlenmektedir.

Filistin direnişine destek cephesi açan Lübnan İslami Direnişi – Hizbullah’ın operasyonları neticesinde Lübnan sınırındaki yerleşimleri terk eden yüz binleri yerleşimcinin yarattığı boşluk bugün hala sürerken 7 Ekim'in başlarına dönmekte yarar var.

Savaşın başlarında, İsrail ordusunda hahamlık yapan Amichai Friedman, Filistin sahasına girmeye hazırlanan birliklere 'Bu topraklar bizim; Gazze dahil, Lübnan dahil her yer bizim!' sözleriyle açıkça ilhak çağrısında bulundu.

Bu dinsel hezeyan, siyasi kanatta da hızla karşılık buldu.

Batı Şeria’daki yerleşimci hareketinin radikal figürlerinden Daniella Weiss, Gazze’deki yıkımın hemen ardından rotayı Lübnan’ın işgaline kırdı.

Weiss’ın argümanı, teopolitik bir mülkiyet iddiasına dayanıyordu: Lübnan toprakları, Nil’den Fırat’a uzanan o muhayyel 'Vaat Edilmiş Topraklar'ın ayrılmaz bir parçasıydı.

Yerleşimci ajandası ile medya manipülasyonunun kesiştiği noktada ise Lübnan doğumlu gazeteci Edy Cohen sahneye çıktı.

Ancak bu yeminler, münferit bir aşırılıkçılığın ötesinde, çok daha eski ve sistematik bir stratejinin güncel yankısıdır.

Zira 1948’de (Nekbe) Filistin’in kuzeyindeki köylerin tasfiyesi ile bugün Güney Lübnan’daki yerleşimlerin 'güvenlik bölgesi' parantezine alınarak insansızlaştırılması, aynı yapısal genetiği ve aynı mülksüzleştirme mantığını paylaşmaktadır.

Bugün Lübnan sınır hattındaki sivil yerleşimlerin (Ayta eş-Şaab, Meys el-Cebel vb.) topçu ateşi ve hava saldırılarıyla sistematik olarak ‘yaşanılamaz’ hale getirilmesi, askeri bir gereklilikten ziyade, yerli nüfusun geri dönüş iradesini kırmayı hedefleyen bir mekânsal temizlik pratiğidir.

Yerleşimci yapı, işgalini rasyonalize etmek için bilimi ve hukuku birer silah (weaponization) olarak kullanır.

Bu noktada arkeoloji, mülksüzleştirmenin ‘bilimsel’ kılıfı haline gelir.

Güney Lübnan’daki antik yerleşim kalıntıları üzerinden yürütülen ‘Yahudi mirası’ tartışmaları, yerli halkın (Cebel Amil halkının) bin yıllık sosyolojik varlığını paranteze alır.

Bu, toprağın üzerindeki yaşayan halkın haklarını, toprağın altındaki (ve mühürlenmiş) bir geçmiş kurgusuyla iptal etme girişimidir.

Bu 'geçmiş kurgusu' arayışının sadece akademik bir merak değil, askeri bir operasyon olduğunu kanıtlayan en somut örneklerden biri, geçtiğimiz yıl Güney Lübnan’da yaşanan Ze'ev Erlich vakasıdır.

İşgal medyasında 'arkeolog' olarak sunulan fakat Lübnan Kültür Bakanı Muhammed Murtaza’nın ifadesiyle tarihi eserleri yağmalamak üzere askeri üniformayla sahaya inen Erlich, Şemaa yakınlarındaki antik bir kaleyi incelerken Direniş tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Erlich’in sahadaki bu 'keşif' gayreti kişisel bir maceradan ziyade; İsrail’in Lübnan sınırında ilan ettiği 'askerî kapalı bölge' kararlarıyla tahkim edilen kolektif stratejinin bir cüzü.

Wolfe’un kuramında betimlediği 'yerliyi görünmez kılma' hamlesinin bürokratik yüzü olan bu ilanlar; önce 'güvenlik' bahanesiyle askerî bir boşaltma operasyonuna girişiyor, ardından toprağı 'devlet mülkü' veya 'tarihî alan' statüsüne hapsederek yerleşimci mobilizasyonuna uygun bir zemine dönüştürüyor.

Haliyle, Uri Tzafon gibi -İsrail'de marjinal olmayan- Siyonist örgütlerin bugün yüksek sesle dillendirdiği 'Kuzey'e dönüş' sloganlarını anlık bir heyecan değil, bu yapının kaçınılmaz bir çıktısı olarak okumak gerekir.

Zira karşımızdaki tablo; genişleyebildiği son sınıra kadar durmayı reddeden, önüne çıkan her coğrafyayı kendi genetiğine uydurmaya kararlı, bölge başkentlerinin onursuz hantallığından aldığı cesaretle hiçbir etik sınır tanımadığı için amansız, her gün yeniden üretildiği için de dinamik bir sistemin ta kendisi.

 

Siyonist 'sağduyulu katılım' nasıl üretiliyor?

Hegemonya, tank paletlerinden önce dilde kurulur.

Siyonist medya ve eğitim aygıtı, Güney Lübnan’ı coğrafi bir kimlikten soyutlayıp ‘Kuzey Celile’nin bir uzantısı’ olarak vaftiz ettiğinde, zihinsel sınırlar çoktan aşılmış demektir.

Bu zihinsel işgalin en berrak ve sarsıcı örneği, geçtiğimiz aylarda sosyal medyaya düşen bir babanın kucağındaki çocuğuna 'Alon ve Lübnan' adlı çocuk kitabını okuttuğu videoda saklıdır.

[video]

Henüz dünyayı kelimelerle yeni tanımaya başlayan bir çocuğun, 'Lübnan bizimdir' nakaratını bir tekerleme gibi tekrarlaması; sömürgeci hırsın sadece bir askerî strateji değil, bir pedagojik kurulum olduğunun kanıtıdır.

Uri Tzafon gibi sapık örgütlerin eliyle dağıtılan bu 'çocuk edebiyatı', Lübnan’ı egemen bir devlet değil, 'uzun süredir uzak kalınmış bir arka bahçe' olarak çocuk zihinlerine nakşetmektedir.

Bu ideolojik nakış; Edward Said’in 'hayali coğrafyalar' olarak kavramsallaştırdığı zihinsel işgal metoduyla, Lübnan’ın somut topografyasını Siyonist teolojinin muhayyel haritasına uydurma çabasından başka bir şey değildir.

Böylece Wolfe’un 'istila mantığı', daha anaokulu sıralarında 'yuvaya dönüş' masalıyla ambalajlanmakta; işgalci genetik, nesiller arası bir aktarımla süreklilik kazanmaktadır.

Çocuk zihnini hedef alan bu pedagojik saldırının yetişkin ve 'ideolog' katmanındaki karşılığı ise Slutkin’in 'Her yerleşim yerine döneceğiz' retoriğidir.

Bu söylem, yerinden edilen Lübnanlıların uğradığı mutlak mülksüzleştirilmeyi; 'Yahudi halkının gasp edilmiş mülküne kavuşması' şeklinde saptırarak meşru bir zemine taşır (reframing).

Böylece sömürgeci bir gasp, tarihin tozlu raflarından devşirilen sahte bir hak arayışıyla yeniden çerçevelenir.

Bu süreçte İsrail’de egemen sınıf ve askerî elit de boş durmaz; kitlelerin 'sağduyusunu' süreklileştirilmiş bir beka kriziyle kuşatarak, işgal ajandasını toplumsal bir refleks haline getirir.

Gramsci’nin "organik aydınlar" olarak tanımladığı figürler (bu bağlamda Anna Slutkin gibi Siyonist ideologlar veya emekli Siyonist generaller), Litani hattını sadece Hizbullah’a karşı bir tampon değil, ‘Yahudi varlığının doğal sınırı’ olarak sunarlar.

İsrail kamuoyu için Güney Lübnan artık ‘yabancı bir toprak’ değil, "uzun süredir ihmal edilmiş bir aile mirası" (Eretz Yisrael) olarak kodlanır. Bu, işgalin maliyetine karşı halkın gösterdiği direnci kırar; çünkü ‘vatan savunması’ için ödenen bedel, ‘işgal’ için ödenen bedelden daha kutsaldır.

‘’Eğer biz oraya yerleşmezsek, onlar buraya füzeyle gelecek’’ denklemi, yerleşimci sömürgeciliği bir ‘savunma biçimi’ olarak kitlelere kabul ettirir. Böylece işgal, ahlaki bir yük olmaktan çıkıp rasyonel bir güvenlik yatırımı haline gelir.

Gramsciyen ‘Tarihsel Blok’ (Historical Block), farklı sınıfsal ve ideolojik grupların ortak bir amaç etrafında birleşmesini karşılayabilir. Bugün İsrail'de gördüğümüz şey, ‘Mesihçi/Dini Siyonistler’ (toprağın kutsallığına inananlar) ile ‘Revizyonist/Seküler Siyonistler’ (suyun ve topografyanın stratejik önemine inananlar) arasındaki bloktur.

Seküler bir Tel Aviv ‘sakini’ için Litani ‘su güvenliği’ ve ‘anti-terör’ demek iken el-Halil'deki bir yerleşimci için ‘Vaat edilmiş topraklar’ anlamına gelir. Bu iki farklı motivasyon, Güney Lübnan'ın ilhakı hedefinde birleşerek devasa bir yerleşimci-toplumu rızası oluşturur.

Tüm bu teolojik ve hidro-politik hedeflerin ötesinde, Tel Aviv ve çevresini kapsayan 'Guş Dan' bölgesini Hizbullah’ın kısa menzilli roket cephaneliğinden arındırma amaçlı taktiksel bir zorunluluk da var.

İsrail askeri doktrini, Litani’yi sınır yaparak Direniş’in tanksavar füzelerini ve kısa menzilli Katyuşa varyantlarını yerleşim yerlerinden fiziksel olarak uzaklaştırmayı, böylece lojistik bir güvenlik kuşağı oluşturmayı hedeflemektedir.

Görüleceği üzere tüm bu ajanda, sadece ilhak edilmiş topraklara bir yenisini ekleme hırsından ibaret değil; aynı zamanda Demir Kubbe (Iron Dome) sisteminin üzerindeki yükü hafifleterek balistik savunma maliyetini düşürmeye odaklı pragmatik bir savunma stratejisidir.

Bu durum, sömürgeci paradoksun en saf halini temsil eder: Daha önce işgal edilmiş olanı korumak adına, yeni işgal sahaları açmak ve işgalcinin 'huzuru' için yerli halkın hayatını bir güvenlik kalkanına dönüştürmek.

Dolayısıyla Litani hattı, İsrail için sadece teolojik bir 'vadedilmiş su yolu' değil; merkez şehirlerin savunma barajını Lübnan’ın içlerine doğru iten, genişlemeyi beka ile meşrulaştıran stratejik bir zırh niteliğindedir.

Bu hamle, Paul Virilio’nun stratejik mekân analizlerini hatırlatır.

Burada coğrafya, artık üzerinde yaşanılan bir yer olmaktan çıkmış, füzelerin menzili ve Demir Kubbe'nin tepki süresiyle hesaplanan bir 'hız ve lojistik' sahasına dönüşmüştür.

İsrail için Litani, topografik bir sınırdan ziyade, teknolojik savunma sistemlerine zaman kazandıran ve savaşı 'kendi evinden' uzaklaştıran yapay bir derinlik inşası; tüm bir coğrafyayı askeri bir denetim mekanizmasına (dispozitif) dönüştürme girişimidir.

 

1. 1919 Versailles’dan bugüne: Hidro-politiğin başlangıcı

Siyonistlerin Litani takıntısı dün başlamadı. Yıllık yaklaşık 800 milyon metreküp su taşıyan Litani Nehri, Siyonist proje için toprağı 'yeşertecek' hayati bir kaynaktır.

Siyonistler için Filistin toprakları ‘vatan’ ise, Litani Nehri o vatanın ‘şah damarıdır.’

1919 Paris Barış Konferansı’na sunulan o meşhur haritayı hatırlayalım: Siyonist heyet, İngiliz ve Fransız emperyalizminin masasına oturduğunda, sınırın ‘Mavi Hat’ta değil, Litani’nin kuzeyinde çizilmesini talep ediyordu.

Haim Weizmann’ın o dönemki şu cümlesi, bugünkü işgal iştahının manifestosu niteliğindedir:

"Kendi su kaynaklarına hâkim olamayan bir devlet, ekonomik olarak asla tam bağımsız olamaz."

Weizmann’ın bu vizyonu, sadece bir niyet beyanı değil; 3 Şubat 1919’da sunulan "Siyonist Organizasyon Memorandumu" ile resmi bir devlet politikası olarak kayıt altına alınmıştır.

Bu belgede Siyonist heyet, ekonomik sürdürülebilirliğin ancak Litani’nin sularını ve Hermon Dağı’nın (Cebel eş-Şeyh) karlarını kapsayan bir hatla mümkün olacağını sömürgeci güçlere bir "olmazsa olmaz" (sine qua non) şartı olarak dikte etti.

Bu talep sadece bir tarım ihtiyacı değildi; bölgedeki endüstriyel hegemonyayı su tekeli üzerinden kurma stratejisiydi.

Dolayısıyla bugün Slutkin’in ‘tarihsel hak’ parantezine aldığı iddia; aslında bir asır önce Sykes-Picot masasında yarım kalmış bir hidro-sömürgecilik projesinin güncel rehabilitasyonudur.

Lübnan sınırındaki ‘yapay tellerden’ şikâyet eden bu retorik, özünde 100 yıl önceki sömürgeci talebin askerî ambalajla yeniden piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir.

Üstelik bu iştah sadece ana nehir yatağıyla da sınırlı kalmıyor; Hasbani ve Wazzani pınarları üzerindeki mutlak hakimiyet arayışı, hidro-gerginliğin bir diğer cephesini oluşturuyor.

2002 yılında Lübnan'ın Wazzani suyundan kendi köylerine içme suyu sağlamak için kurduğu küçük bir boru hattının bile İsrail tarafından ‘savaş sebebi’ (casus belli) sayılması, bu patolojik mülkiyet hırsının en net tescilidir.

 

2. Jeostratejik ‘üstünlük’: Cebel Amil’in topografyası

Mesele sadece suyun debisi değil, aynı zamanda coğrafyanın ‘gözleridir.’

Güney Lübnan’ın dağlık yapısı, Kuzey Filistin’deki yasa dışı yerleşimlerin tepesinde doğal ve heybetli bir gözetleme kulesi gibi yükselir.

Bugün İsrail’in sınır hattına yığdığı sofistike sensörler ve gökyüzünden eksik etmediği İHA filoları, aslında Cebel Amil’in bu topografik eziciliğine karşı duyulan derin bir aşağılık kompleksinin dışavurumudur.

Ne var ki gökyüzünü bir denetim ekranına çeviren bu dijital kuşatma, toprağın altına indiği ölçüde etkisizleşen bir 'teknolojik optikten' ibaret kalıyor.

Gelişmiş radarların toprağın altına nüfuz etme kabiliyeti, Direniş’in derin tünel ağları ve doğayı bir zırh gibi kullanan tahkimat stratejisi karşısında çaresiz kalıyor.

Milyar dolarlık teknolojik devasa yapının yaşadığı bu ‘teknolojik körleşme’, yerini sinsi bir tıkanmaya bırakmış durumda.

Slutkin’in "Her yerleşim yerine muhakkak döneceğiz" şeklindeki sapık vaadi de tam olarak bu askeri çaresizliği teolojik bir genişleme iştahıyla örtbas etme çabasıdır.

Bu yüzden 2000 yılındaki geri çekilmeyi siyasi bir lütuf gibi okumak safdillik olur. O gün işgalin maliyeti İsrail lojistiği için artık ‘sürdürülemez bir eşiğe’ dayanmıştı; çekilme bir tercih değil, teknik bir mecburiyetti.

Bugün "kutsal topraklar" retoriğiyle ambalajlanan yeni hamleler ise sadece o günkü stratejik tükenmişliğin üzerine çekilen ideolojik bir perdedir.

Zira Siyonistler; 2006 Temmuz’unda Vadi el-Huceyr’in o dar ve sarp geçitlerinde 'yenilmez' denilen Merkava tanklarının birer demir yığınına dönüşmesini izlediklerinden beri şunu çok iyi biliyorlar: Topografyaya hükmetmek, o toprağın ruhuna sinmiş direniş iradesini kırmaya yetmeyecek.

Çünkü dağları tutmak, sadece harita üzerinde bir koordinat kazanmak iken; o dağların bağrında yaşayan halkın iradesini zapt etmek, Wolfe’un 'istila mantığının' hiçbir teknolojik sensörle ya da teolojik hezeyanla aşamadığı o aşılmaz insani duvara çarpmaktır.

Bu duvar, yerleşimci sömürgeciliğin en büyük kâbusu olan 'toprağın sahibinin toprağını terk etmeme iradesiyle' örülmüştür.

Siyonistlerin tosladığı bu duvarı en yalın haliyle ifşa eden ise, Hizbullah'ın merhum Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah’ın Şubat 2011’deki o sarsıcı çağrısıdır:

“Ben de buradan size ve direnişe sesleniyorum: Direniş'e el-Celil'i ele geçirme emrini verebilir, yani el-Celil'i kurtarmayı isteyebiliriz; hazır olun!”

Bu çağrı, sömürgeci yerleşimciliğin en büyük kabusudur: Genişleme iştahıyla açılan her yeni cephenin, aslında kendi varoluşsal çeperini daraltan bir kapana dönüşmesi.

Litani’yi 'yapay bir derinlik' olarak inşa etmeye çalışan teknolojik kibir, Seyyid Nasrullah’ın bir vasiyet gibi sahada yankılanmakta olan bu stratejik meydan okumasıyla birlikte, kendi kurguladığı dispozitifin içinde rehin kalmış haldedir.

Artık mesele İsrail’in Lübnan’ın içlerine ne kadar nüfuz edebileceği değil, Direniş’in bu sahte sınırları ne zaman yerle bir edeceği korkusudur; ki bu korku, yerleşimci zihnindeki o patolojik mülkiyet asabiyesini darmadağın eden gerçek bir 'mekânsal devrimdir'.

 

3. Teolojik arkeoloji: İşgalin ‘kutsal’ kılıfı

Siyonist ideoloji; işlediği her suç ve her insanlık dışı hamleyi dini bir meşruiyet zeminine oturtmakta, modern işgali ise ‘tarihin kendine kıvrılışı’ gibi pazarlamakta oldukça mahir.

Slutkin’in retoriğinde karşımıza çıkan "Baraita de-Tehumin" ya da "Tel Rehov Mozaiği" gibi referanslar, bu stratejik ambalajın tesadüfi olmayan parçalarıdır.

Nitekim Ayta eş-Şaab gibi direnişin simgesi haline gelmiş köylerin, menşei şüpheli arkeolojik bulgular üzerinden 'Yahudi yerleşimi' olarak yaftalanması, salt bir tarih tartışması değildir.

Aksine bu iddia; yarın icrasına başlanacak bir etnik temizlik operasyonu için önceden tanzim edilmiş sahte bir ‘tapu kaydı’ niteliğindedir.

Tam bu noktada, Siyonist-sömürgeci arkeolojinin en karanlık yüzüyle karşılaşıyoruz: Bir halkın bin yıllık somut varlığını, bir mozaik parçasındaki muğlak ifadelerle silmeye çalışmak, kelimenin tam anlamıyla sistematik bir hafıza kırımdır.

Siyonizm; Litani’yi 'vaat edilmiş sınır' ilan ederek Lübnan’ın egemenliğini sadece siyasi bir düzlemde değil, bizzat varoluşsal (ontolojik) bir düzeyde reddeder.

Bu öyle bir süreçtir ki; bugün bir arkeoloğun elinde hassasiyetle tuttuğu o fırça, aslında yarın sahaya inecek bir buldozerin yolunu temizlemek için kullanılmaktadır.

Siyonist sömürgecilik, arkeolojik kazıların ötesinde bizzat dinsel metinleri birer "askerî operasyon emri" gibi sahaya sürer.

Ilan Pappé’nin de vurguladığı üzere, kurucularının çoğu ateist olmasına rağmen "Tanrı’nın kendilerine toprağı vaat ettiğine" inanan bu hastalıklı seviyede paradoksal zihin yapısı; modern savaşı tarihsel Tevrat savaşlarının bir devamı olarak kurgulamaktadır. 

Öyle ki, askerî eğitim broşürlerine sızan dinsel telkinlerle, düşmana karşı uygulanan acımasız imha politikası 'Tanrı’nın intikamı' olarak kutsanır.

Bu teopolitik çerçeveleme, yerli halkı (Lübnanlıları ve Filistinlileri) "Amalekliler" gibi kadim ve yok edilmesi gereken dinsel düşmanlar seviyesine indirger.

Böylece bu işgal güçleri 1982 Lübnan işgalinden bugüne, sivil katliamlarını ve etnik temizlik hamlelerini "kutsal mirasın geri alınması" kisvesi altında ahlaki birer zorunluluk gibi pazarlar.

Sonuçta dinsel söylem, sadece bir inanç meselesi olmaktan çıkarak; savaş başlatmayı meşrulaştıran, askerî şiddeti ruhsal bir destekle perçinleyen ve sömürgeci yerleşimciliği "ilahi bir antlaşmanın" gereği kılan yıkıcı bir diplomasi aygıtına dönüşür.

 

4. Ekonomi-politik kuşatma: Amputasyon stratejisi

Litani Nehri hattının kontrolü, Lübnan için sıradan bir toprak kaybından öte, kelimenin tam anlamıyla bir "amputasyon" girişimidir.

Bu hamleyle Lübnan’ın en bereketli tarım havzaları, stratejik hidroelektrik potansiyeli ve nihayetinde su bağımsızlığı gasp edilmek isteniyor.

Siyonist stratejinin asıl hedefi; Lübnan’ı Litani’nin kuzeyine hapsederek ülkeyi hem askeri hem de ekonomik açıdan savunmasız, Beyrut ve civarına sıkışmış cılız bir 'şehir devletine' mahkûm etmek.

Güneyde kalan yaklaşık 850 kilometrekarelik alanın Lübnan gövdesinden koparılması, ülke yüzölçümünün neredeyse yüzde onuna el koymakla kalmayacak, ulusal kalkınma kapasitesini de bütünüyle felç edecek.

Bölgedeki su egemenliği el değiştirdiği an, Lübnan sadece içme suyundan mahrum kalmayacak; aynı zamanda Münhasır Ekonomik Bölgesi’ndeki (MEB) hidrokarbon yataklarını İsrail’in "ticari hinterlandına" kaptırmış bir şantaj nesnesine dönüşecek.

Esasen İsrail’in Litani ısrarı; bölgedeki tüm doğal kaynak akışını tekeline alma ve Lübnan’ın deniz yetki alanlarındaki haklarını karadan kuşatma stratejisinin bir parçası olarak gün gibi ortada duruyor.

Bu noktada, Lübnan’ın öz kaynaklarını koruma iradesi ve buna dayanan silahlı mukavemet, tıpkı Kızıldeniz’deki Ensarullah direnişinde olduğu gibi, Siyonistler tarafından 'küresel ticareti ve enerji yollarını tehdit eden bir kriminal vaka' olarak pazarlanacak.

İşgal, 'uluslararası ticaretin selameti' kılıfıyla meşrulaştırılırken, Direniş’in meşru hak savunması bir asayiş problemine indirgenmek istenecek.

İşte bu noktada devreye giren 'tarihsel hak' retoriği, söz konusu mülksüzleştirme operasyonuna ahlaki bir zemin inşa etme görevini üstleniyor.

Haliyle Anna Slutkin’in 'Güvenlik ve tarih el ele yürür' şeklinde pazarladığı o sofistike cümle, sahada 'işgal ve sömürünün suç ortaklığı' olarak karşılık buluyor.

 

Tekrar eden sonuç: Siyonistler yine uluslararası hukukun enkazına gülüyor

Siyonistlerin Güney Lübnan üzerindeki bu yayılmacı fantezileri, her zaman olduğu gibi modern uluslararası hukuk düzeninin temel taşlarını da açıkça hedef alıyor.

1923’teki Paulet-Newcombe sınırlarından bu yana Lübnan’ın egemenlik hakkı olan bu topraklar, bugün BM’nin 425 ve 1701 sayılı kararlarının sistematik olarak hiçe sayıldığı bir hukuk boşluğuna (legal vacuum) itilmek isteniyor.

Dahası, İsrail’in Litani hattına yönelik her türlü kalıcı yerleşim ajandası; 1948 savaşı sonrası imzalanan ve sınırların dokunulmazlığını tescil eden 1949 Mütareke Anlaşmaları’nın doğrudan inkarı niteliğini taşıyor.

1978’deki ilk büyük işgalin ardından alınan BM’nin 425 Sayılı Karar, İsrail’in Lübnan topraklarından "derhal ve koşulsuz" çekilmesini emrederken; yerleşimci grupların bugün 'geri dönüş ve restorasyon'dan bahsetmesi, bu emrin elli yıldır süren bir küstahlıkla çiğnendiğinin kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.

2006 Savaşı sonrası kabul edilen ve Mavi Hat’ın kuzeyini her türlü silahlı devlet dışı aktörden arındırmayı hedefleyen 1701 sayılı karar da, sanki sadece Lübnan’ın yükümlülüğü gibi yansıtılıyor.

Oysa aynı kağıt, işgal varlığına Lübnan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duymasını şart koşuyor?!

Ne var ki, günbegün tekrarlanan ihlaller işgal varlığının 'devlet aygıtı' ile Uri Tzafon gibi yerleşimci çeteler arasındaki organize suç ortaklığını kanıtlamayı sürdürüyor: Her ikisi de, BM kararlarını etkisiz birer kağıt parçasına indirgeyerek işgali hukukun mutlak yokluğu üzerine inşa ediyor.

Uluslararası toplumun alıştığımız sessizliği ise, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğin sadece Lübnan köylerini değil, Cenevre Sözleşmeleri’nin 'işgal edilen topraklarda sivil yerleşim yasaktır' ilkesini kadük bir metne indirgemesine zemin hazırlıyor.

Ancak kâğıt üzerindeki boşluk, sahadaki realiteyi değiştirmeye yetmiyor.

Bu hukuksuzluk girdabına karşı, Lübnan topraklarından yükselen silahlı direniş, BM kürsülerindeki etkisiz beyanatlara değil, sömürgeciye geçit vermeyen o asil ve sarsılmaz silahına güveniyor.

Tıpkı onlar gibi bölge halklarının da bu yayılmacı genetiğin, askeri bir tampon bölgeyle tatmin olmayacak kadar derin bir psikopatik mülkiyet hırsından beslendiğini çok iyi anlaması gerekiyor.

Çünkü Siyonizm için Litani Nehri bir son değil, bir duraktır.

''Dan’dan Bi’ir Seba'ya'' diye başlayan o cümlelerin ucu, yarın hangi nehre, hangi dağa uzanacaktır?