
YDH- Hümeyra Ahed, 1979 İslam Devrimi’ni yalnızca siyasi bir rejim değişikliği olarak değil; bireysel kimliğin, toplumsal ontolojinin ve küresel stratejinin yeniden inşa edildiği metafizik bir kırılma noktası olarak ele aldığı yazısında, Devrim’in şehit komutanlarının kişisel tanıklıkları üzerinden birtakım temel izlekleri vurguluyor. Ahed, bu komutanların yaşam öyküleri aracılığıyla, bireysel varoluşun aşkın bir amaca feda edilmesini gözler önüne sererek ölümü (şahadet), bir son değil; bir inanç sisteminin doğrulanması ve ulusal onurun mühürlenmesi olarak sundu.
11 Şubat 1979’da İran halkı, Batı destekli Pehlevi monarşisine son vererek İslam Cumhuriyeti’nin temellerini attı. Büyük bir halk desteğiyle gerçekleşen İslam Devrimi; dış müdahaleler, yerel baskılar ve yaygın toplumsal ile ekonomik aksaklıkların yaşandığı bir dönemde filizlendi. Tahran ve diğer büyük şehirlerin sokakları, İslam Devrimi’nin kurucusu Ayetullah Ruhullah Musevi Humeyni’nin dönüşünü kutlayan kalabalıklarla dolup taşarken; ABD ve vekilleri, siyasi manevralarla bu hareketi kontrol altına almaya çalışıyordu.
╰┈➤ İslam Devrimi: Anti-Siyonist direnişin öncüsü
İslam Cumhuriyeti’nin ufukta belirmesi, sadece İran için değil, aynı zamanda küresel güç dinamiklerinin yeniden tanımlanması açısından da bir dönüm noktası teşkil etti.
Tahran’daki yeni ve demokratik seçimlerle iş başına gelen hükümet; hem ABD’ye hem de dönemin Sovyetler Birliği’ne karşı bağımsızlığını ilan ederek Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzenine meydan okudu ve kökleri İslami ilkelere dayanan bir yönetim modeli sundu.
On yıllar boyunca İran; sekiz yıl süren dayatılmış bir savaştan, yasa dışı ve felç edici yaptırımlara; hedefli suikastlar, siber saldırılar ve askeri gerilimleri içeren sürekli ABD ve vekillerinin tehdit ile kışkırtmalarına kadar pek çok zorlukla mücadele etti. Bu çalkantılı süreçlerde İran silahlı kuvvetleri, ülkeyi saldırgan dış güçlere karşı savunmada hayati bir rol üstlendi.
İsimleri direniş ve fedakarlıkla özdeşleşmeden çok önce, İran’ın en etkili komutanları; monarşiden demokrasiye, Batı müdahalesinden kendi kaderini tayin etmeye, baskıdan onura uzanan bir geçiş sürecindeki ülkenin genç tanıklarıydı.
İmam Humeyni liderliğindeki İslam Devrimi, katıldıkları yürüyüşlerde ve onlara güç veren inançlarında bizzat yaşadıkları bir gerçeklik olarak şekillendi.
Yıllar sonra bu komutanlar, o ilk ve belirleyici anların görev bilinçlerini ve halkın devriminin hayata geçirebileceği İran vizyonunu nasıl şekillendirdiği üzerine değerlendirmelerde bulundular.
Onların anlatıları, bugün İslam Cumhuriyeti’nin tarihsel hafızasının bir parçasıdır ve hayatlarını uğruna feda edecekleri o devrimin, bu kişileri nasıl yetiştirdiğine dair nadir bir pencere sunmaktadır.
İsmi İran sınırlarının ötesinde direnişle özdeşleşmeden çok önce, İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı Şehit Hac Kasım Süleymani; İslam Devrimi’ni, kendi neslinin inanç, cesaret ve ulusal sorumluluk anlayışını yeniden tanımlayan bir olay olarak nitelendiriyordu.
Onun halka açık beyanları, özellikle de memleketi Kirman’da yaptığı konuşmalar; Devrim'i ve onu şekillendiren dinamikleri nasıl kavradığına dair en net pencerelerden biri olmaya devam etmektedir.
Süleymani, 2017 yılında Devrim'in yıl dönümü münasebetiyle Kirman’da düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmaya, Devrim’in anlamını manevi temellerine dayandırarak başladı:
“Beşeriyetin yegâne kurtuluş limanı olan ve bu tarihsel misyonunu istikbalde de muhafaza edecek olan bu mukaddes ekol ve sarsılmaz inanç sistemiyle bizleri müşerref kıldığı için her daim şükran içerisinde olmalıyız. Aynı zamanda, bizlere rehberlik etmeleri adına Hz. Muhammed’in (s.a.v.) pak neslinden iki aziz lideri lütfettiği için de Cenab-ı Hakk’a hamd ediyoruz.”
Kendine has netliğiyle dile getirdiği bu ifade; İmam Humeyni ile İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamenei’ye bir atıftı. General Süleymani, İran Devrimi'nin neden bu şekilde geliştiği ve neden sınırlarının çok ötesinde yankı bulduğu sorusuna sık sık geri dönerdi.
Bir konuşmasında şunları ifade etmişti:
“Küresel ölçekteki tüm devrimsel hareketler, İran İslam Devrimi’nden yapısal olarak ayrışmaktadır. Kimisi feodal yapıya karşı sınıfsal bir karakter taşıyan işçi ve köylü ayaklanmalarıyken; Güney Afrika örneğinde olduğu gibi bazısı doğrudan ırksal bir tahakküm rejimini hedef alan kitlesel başkaldırılardı. Bazı değişimler ise yalnızca askeri müdahaleler, dış odaklı manipülasyonlar veya lejyoner unsurlar vasıtasıyla gerçekleştirildi. Oysa bizim devrimimiz; entelektüel derinliğimizin kaynağı olan medreselerden modern eğitim kurumlarına, üniversitelerden en ücra köylere kadar toplumun tüm katmanlarını, tek bir İmam’ın rehberliğinde bütünleşik bir iradeyle ayağa kaldırmıştır.”
İran’ın en üst düzey terörle mücadele komutanı, Batı destekli Pehlevi rejiminin gözetim, baskı ve siyasi şiddet dönemlerini yaşamış bir nesle mensuptu. Devrim’i, sıradan vatandaşların korku ve devlet gücüyle yüzleştiği bir dönüm noktası olarak tanımlarken kendi anılarından yola çıkıyordu. Bu baskıların özel bir kavrayış türü oluşturduğuna, inanç ile sorumluluğu birleştirdiğine inanıyordu.
On yıllar sonra bile General Süleymani, o dönemin kalıcılığını yanlış okumama konusunda uyarılarda bulunuyordu:
“Güncel düzlemde İran, kendisine yöneltilen tüm komploları akim bırakmayı başarmıştır; zira zamanın ruhunu ve tarihsel kırılmaları doğru okuyan basiret sahipleri, hasmın manipülasyonlarına boyun eğmemektedir. Yer yer bazı kesimler düşmanın yoğun psikolojik harp teknikleri karşısında sarsılsa da hakikat şudur ki; düşman, karşısındaki bu sarsılmaz iradeden derin bir korku duymaktadır.”
DMO komutanı, Devrim’i sık sık küresel bağlamına oturturdu:
“İslam Devrimi, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin Doğu ve Batı blokları üzerinde mutlak bir tahakküm kurduğu, bu iki kutuplu sistemin haricinde küresel bir alternatifin bulunmadığı bir konjonktürde vuku bulmuştur. Böylesine kuşatılmış bir düzlemde, her iki merkeze de mesafeli, bağımsız ve özgün bir devrimci iradenin tarih sahnesine çıkışı, mevcut statükonun tüm aktörlerini büyük bir hayrete düşürmüştür.”
Kasım Süleymani, bu hayretin kaynağının, halk katılımının beklenmedik ölçeği ve insanların kararlılığı olduğuna inanıyordu:
“İslam Devrimi; sağ, sol ve diğer tüm İslami yahut gayri-İslami yapıların ağır baskı altında tutulduğu bir tarihsel kesitte vuku bulmuştur. İmam devrim hareketini başlattığında, zindanların dışındaki sahalarda faaliyet yürütebilecek hiçbir organize grup ve siyasal yapı mevcudiyetini koruyamıyordu.”
Bunu takip eden sürecin kesin bir kopuş olduğunu belirterek şunları ekledi:
“Krizin, umutsuzluğun, korkunun ve sistemli işkencelerin en yoğun olduğu o karanlık dönemde; İmam, devrimci kadroları zindanlardan özgürlüğüne kavuşturmuş ve halkı büyük bir kararlılıkla mobilize etmiştir. O, atalete sürüklenmek istenen milleti, topyekûn bir hareketin asli öznesi haline getirmiştir.”
General Süleymani bu çerçeveyi devrim sonrası yıllara dair betimlemelerine de taşıdı. Halkın referandum ve kitlesel katılım yoluyla erkenden sürece dahil olmasının, yeni siyasi düzenin sağlamlaşması için elzem olduğuna inanıyordu:
“Halk, referanduma kitlesel bir katılım sağlayarak yeni nizamın istikrarını tesis etmek üzere süratle inisiyatif almıştır. Ayrıca kitleler; özellikle liberaller, Halkın Mücahitleri Örgütü ve sokak çatışmaları marifetiyle kurgulanan fitne girişimleri karşısında da sergiledikleri sarsılmaz duruşla sisteme olan güçlü desteklerini bir kez daha teyit etmişlerdir.”
General Süleymani’ye göre İslam Devrimi, tüm bir nesli; azim ve inancın bir zamanlar yenilmez ve sarsılmaz görünen sistemleri alt edebileceğine ikna eden andı.
Onun düşünceleri, 1979 Devrimi'nin sahadaki yansımasına ve hayatı bu yolda şekillenip nihayetinde bu uğurda son bulan birinin perspektifine dair en yakın tanıklıklardan biri olmayı sürdürmektedir.
İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (DMO) şehit Genel Komutanı Tümgeneral Hüseyin Selami, 1979 İslam Devrimi’ni olağanüstü bir tarihi fenomen ve ilahi rehberliğin bir tecellisi olarak tanımlamıştır:
“Bundan kırk iki yıl evvel İslam, İmam Humeyni’nin nebevi rehberliği altında cehalet karanlığını yararak o parlak güneşini izhar ettiğinde, İran ufkundan yükselerek tüm cihanı aydınlatmıştır. O kutlu andan bugüne dek, küresel ölçekteki tüm şer odakları, devrimin yeryüzüne yayılan bu nurunu söndürmek gayesiyle şer ittifakı kurmuşlardır.”
Beş yıl önce, İslam Devrimi’nin 42. yıl dönümünde General Selami, onlarca yıllık çatışma ve dirençle şekillenmiş bir netlikle İran’ın konumunu tasvir etmişti. Devrim’in izlediği yolu, biriken sınamalar ve beklenmedik güç kaynakları üzerinden kurgulayarak şunları söylemişti:
“Bugün, hem geçmiş yıllara kıyasla hem de düşmana oranla çok güçlü ve yüksek bir konumdayız; bu durum tam olarak ilahi zaferlerin tecellisini kanıtlamaktadır.”
General Selami’ye göre Devrim, İslami yönetimin tarihi bir restorasyonuydu. Kendi ifadesiyle:
“Bin dört yüz yıllık bir fasılanın ardından İmam Humeyni’nin vücuda getirdiği o azametli eser, İslam’ın siyasi bir nizam olarak ihyasıdır. Bu süreçte İslam; stratejik bir güç tahkim etme, kendi özgün ilkelerini hayata geçirme ve küresel ölçekteki diğer siyasi sistemlerle rekabet edebilme liyakatini açıkça ortaya koymuştur. Bu hamle, inanç sistemleri arasında yalnızca İslam’ın kalıcı ve baskın vasfını tüm dünyaya ilan etmiş; 'İslam yükselir ve hiçbir şey onun üzerine yükselemez' hakikatini bir kez daha mühürlemiştir.”
DMO Komutanı için 1979 İslam Devrimi, sık sık İslam tarihinin en erken dönemiyle ilişkilendirdiği ve sürekliliği vurguladığı bir vizyondu:
“İmam’ın bu müebbet şaheseri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) risalet dönemindeki tarihsel kırılmaların asri bir tezahürü niteliğindedir. İslam’ın ilk neşet ettiği dönemde tüm müşrik ve münkir odakların Mekke’de ona karşı cephe alması gibi; çağımızın müstekbir güçleri de Allah’ın nurunun bu asırda yeniden tecelli etmesini engellemek adına topyekûn bir saldırıya geçmişlerdir.”
General Selami, konuşmalarında defalarca tek bir fikre geri dönüyordu: İslam Cumhuriyeti’nin bekasının, çok az ulusun dayanabileceği zorluklar sayesinde sağlandığı. Son kırk yılı "Nil’i defalarca geçmek" olarak nitelendiriyordu:
“Geride bıraktığımız kırk iki yıl boyunca ülkemizde vuku bulan hadiseler, adeta Nil’in sularını defalarca aşmaya benzeyen muazzam bir direnç hikâyesidir. Karşı karşıya kaldığımız tehditler ve aştığımız engeller devasa boyutlardadır; zira düşman, insanlık tarihinin gördüğü en sofistike ve azametli güç unsurlarını seferber etmiştir. Buna mukabil bugün, hâlâ mutlak bir güç sahibi olduğu iddiasını sürdüren Amerika Birleşik Devletleri; hakikatte cılız, zayıf ve stratejik karar alma yetisinden mahrum bir görüntü sergilemektedir. Esas olan şudur ki; basiretten ve iradeden yoksun Amerikalı liderler, bizzat kendi itiraflarıyla da tescillendiği üzere, sarsılmaz bir kararlılık karşısında diz çökmüşlerdir.”
Tümgeneral Selami’nin görüşüne göre, İran’ın direnci küresel güç dengesindeki yerinden ayrı düşünülemezdi. Devrimin ilk günlerinden itibaren İran’ın; kimlik ve ideolojinin birleşmesiyle merkezi bir stratejik konuma yerleştiğini ve bu sayede bir nüfuz odağı haline geldiğini belirtti:
“Geride kalan kırk iki yıllık süreçte, İran İslam Cumhuriyeti’nin jeopolitik düzlemde 'Arzın Merkezi' addedilmediği tek bir an dahi vuku bulmamıştır. İmam Humeyni’nin sarsılmaz dehası ve ardından mevcut liderimiz Ayetullah Hamanei’nin titiz rehberliği; hasmın topraklarımıza yönelik kuşatmacı odağını dağıtmayı, devrimin etki coğrafyasını tahkim etmeyi ve direniş cephesini küresel ölçekte genişletmeyi esas almıştır.”
Selami’nin tasviriyle İran; "ekonomik, kültürel, sosyal, istihbari, medya, askeri ve siyasi" alanlarda baskı altına alınmış olsa da "her cephede düşman mağlup edilmiştir."
Diğer İranlı komutanlar gibi General Selami de değerlendirmelerini sık sık tarihi bir bilinç çağrısıyla sonlandırır ve İranlıları, ülkenin 1979’dan bu yana katettiği mesafeyi göz ardı etmemeye davet ederdi:
“İslam Devrimi’nin bizlere bir lütfu olan bu emsalsiz şana, bu muazzam kudrete ve erişilmesi güç stratejik yüksekliğe karşı hepimiz derin bir minnettarlık duymalıyız. İmam, cehalet dehlizlerine mahkûm edilmiş bir topluma izzet bahşederek, İslam ümmetinin yitirilen onurunu yeniden ihya etmiştir. Bugün bizler, Müslüman vakarının sembolleşen değerlerine olan ebedi sadakatimizi bir kez daha teyit ediyoruz. Şüphe yok ki, gerek yakın gerekse uzak coğrafyalarda mukaddes savunmamızı yürüten neferlerimiz, devrimin tarihsel yürüyüşü adına fedakârlıklarını sürdürmektedir; Allah’ın izniyle bu devrimci irade, en uzak diyarlardaki müstekbirlerle dahi nihai bir hesaplaşmaya girecektir.”
İslam Cumhuriyeti üzerindeki baskıların arttığı yıllar boyunca dile getirilen bu ifadelerle General Selami; egemenlik ve sürekliliğe dayanan bir Devrim anlatısı ortaya koymuştur.
Bu anlatı, İran’ın gidişatını, Müslüman dünyasını yüzyıllardır tanımladığına inandığı bir mücadelenin devamı olarak çerçevelemiştir.
İran Silahlı Kuvvetleri'nin şehit Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakıri’nin geride bıraktığı değerlendirmelerde İslam Devrimi; koca bir dönemin stratejik manzarasını değiştiren bir hadise olarak tezahür eder.
Kayıt altına alınan beyanatları, onun 1979 yılını bir ulusun kendini yeniden kazandığı ve bunu küresel güç dengelerinde yaşanan geniş çaplı bir kaymanın takip ettiği bir dönüm noktası olarak gördüğünü kanıtlamaktadır.
General Bakıri, Devrim’in anlamının kendisi için netleştiği o ana, yani İmam Humeyni’nin sürgünden dönüşüne sık sık atıfta bulunurdu:
“İmam’ın tarihsel dönüşü ve tarihin tanıklık ettiği o en görkemli karşılama merasimiyle birlikte; 'Büyük Şeytan'ın sinsi komploları ile ABD’nin devrimci iradeyi dizginleme hamleleri akim bırakılmıştır. Yozlaşmış Pehlevi rejiminin bekasını sağlamak adına sözde ulusal bir figürü (Şahpur Bahtiyar) iktidar vitrinine yerleştirerek İslami hareketin meşalesini söndürmeyi amaçlayan emperyalist strateji, halkın sarsılmaz direnci karşısında mutlak bir yenilgiye uğratılmıştır.”
Bunu takip eden sürecin, İran’ın hasımlarının bile beklemediği bir süratle geliştiğini belirterek şunları ifade etmişti:
“Devrim zaferinin küresel yankılarının maşerî vicdanda karşılık bulması uzun sürmemiştir. 22 Behmen 1357 (11 Şubat 1979) tarihinde, 2.500 yıllık arkaik monarşinin tarihin tozlu sayfalarına karışmasıyla birlikte, 'İran İslam Cumhuriyeti’nin mukaddes nizamının' güneşi, bir daha batmamak üzere doğmuştur.”
General Süleymani’nin analizlerini destekler nitelikte, General Bakıri de Devrim’in etkisinin Tahran veya bölge ile sınırlı kalmadığını; Soğuk Savaş düzeninin temellerine kadar ulaştığını dile getirirdi:
“İslam Devrimi'nin kazandığı muzafferiyet, 'Amerika-Sovyetler Birliği' eksenine dayalı iki kutuplu küresel dengeyi sarsarak, uluslararası ilişkiler paradigmasına yeni bir stratejik mantık ve özgün bir siyasal meşruiyet kazandırmıştır.”
İslami değerler üzerine inşa edilmiş bir devletin; hem Batı liberalizminin hem de Doğu sosyalizminin dışında alternatif bir yönetim modelinin işleyebileceğini ve başarılı olabileceğini kanıtladığını savunuyordu.
Ona göre bu durum, büyük güçleri Müslüman dünyasını küresel siyaseti şekillendiren aktif bir aktör olarak kabul etmeye zorlayan jeopolitik bir şoktu.
General Bakıri’nin devrimci İran ile Pehlevi Şahı dönemindeki ülke arasında kurduğu kıyaslar oldukça belirgindi:
“Şah yönetimindeki İran; kolonyal ve emperyalist güçlerin, bilhassa ABD’nin stratejik direktiflerine râm olmuş, bağımlı ve edilgen bir yapı arz etmekteydi. Ulusal irade ve kolektif kabiliyetler sistematik bir tahkire maruz bırakılırken, bağımsız hareket etme imkânları bütünüyle bloke edilmişti. Bugün ise İran’ın; öz kaynaklarına istinat ederek, yaptırımların, tehditlerin ve asimetrik husumetlerin kuşatmasına göğüs gerip küresel sahada tayin edici bir aktöre dönüştüğü, hem müttefikleri hem de hasımları tarafından teslim edilen evrensel bir hakikattir.”
Üst düzey komutan, bu dönüşümün en canlı yansımasını; devletin henüz yeni, izole edilmiş ve saldırı altında olduğu İran-Irak savaşının ilk yıllarında görmüştü. Savaşı, Devrim ilkelerinin gerçek dünyadaki savunma stratejilerine nasıl dönüştüğünün bir örneği olarak gösteriyordu:
“1980 yılında işgalci Baas rejimi, asil milletimizin sarsılmaz iradesini kırmayı ve devrimi boğmayı hedeflemişti. Ancak bu coğrafyada sergilenen destansı savunma; maddi ve görünürdeki askeri gücün, savaşların nihai sonucunu tayin etmede tek başına yeterli olamayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Zira hakiki kudret; sarsılmaz bir ilahî tevekkülden ve Rehber’in basiretli liderliğine olan mutlak sadakatten neşet etmektedir.”
İran’ın şehit generali, anlatılarında Devrim’i manevi bir uyanış ve stratejik bir yeniden konumlanma olarak sundu. Bu, onun ifadesiyle; bir ulusun inanç, fedakârlık ve bağımsızlık ısrarı yoluyla onurunu yeniden inşa ettiği bir andı.
Şahadetinden sonra muhafaza edilen bu düşünceleri; Devrim’in bekasının, ilkelerine demir atmış bir milletin baskılara dayanabileceğine, rakiplerinden daha uzun süre ayakta kalabileceğine ve kendi geleceğini şekillendirebileceğine dair duyulan derin güvene dayandığı inancını özetlemektedir.
DMO Hava-Uzay Kuvvetleri'nin şehit komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade için İslam Devrimi, İran’ın egemenliğini geri kazandığı bir andı.
Altı yıl önce, Devrim’in 41. yıl dönümü kutlamaları sırasında halkın arasında yürürken şunları hatırlatmıştı:
“O tarihsel kesitte, milli güvenliğimiz ve egemenlik otoritemiz bütünüyle Amerikan vesayetine terk edilmiş durumdaydı. İran sathında konuşlanmış elli bin Amerikalı danışman; sanayimizden kritik devlet yapılarına kadar tüm stratejik mekanizmaları kendi kontrolü altında tutmaktaydı. Ancak bugün gelinen noktada, tüm bu prangaları parçalayan İran, bizzat kendisi küresel ölçekte bir süper güce dönüşmüştür.”
Altı yıl önceki Devrim yıl dönümünde Komutan Hacızade, ulusun ilerlemesinin bel kemiği olarak gördüğü İran halkının direncine dikkat çekmişti. Kayıt altına alınan beyanlarında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Geride bıraktığımız yıllar boyunca hasım odaklar, doğrudan halkımızın toplumsal umudunu hedef alarak nizamımızın temellerine kastetmiştir; zira bilmektedirler ki, umudunu yitiren bir millet, tarihsel varlığını da yitirmiş demektir. Lakin halkımız; yüksek bir azim, sarsılmaz bir inanç ve tavizsiz bir çaba ile bilimden askeri teknolojiye, tıptan stratejik endüstrilere kadar pek çok sahada olağanüstü merhaleler katetmiştir. Kuşkusuz birtakım zorluklar mevcudiyetini sürdürmektedir; ancak bu engeller; sabır, sebat ve çok daha kararlı bir gayretle aşılmaya muktedirdir.”
Ülkenin gençlerine seslenen Hacızade, tarihten ders çıkarmanın önemini vurgulamıştı:
“Genç nesillerimiz tarihi derinlemesine tetkik etmeli, Devrim öncesi ve sonrası dönemleri mukayeseli bir perspektifle ele almalıdır. Bilhassa geniş vatan topraklarımızın bir kısmının koparılışından, emperyalist güçlerin —özellikle de ABD ve İngiltere’nin— İran sathında işlediği suçlara kadar; Devrim öncesi devrin yapısal başarısızlıklarını, yaşanan gerilemeleri ve maruz bırakıldığımız geri kalmışlık tablosunu tüm boyutlarıyla idrak etmelidirler.”
Şahadetinin ardından yeniden hatırlanan bu sözler; İranlı generalin Devrim’i, inanca dayanan ve "İran’ın bağımsızlığını koruma konusunda her neslin taşıdığı sorumluluk" aracılığıyla aktarılan bir hareket olarak gördüğünü özetlemektedir.
Üst düzey bir DMO komutanı olan Tuğgeneral Ahmed Kazımi, tüm yetişkinlik hayatları Devrim tarafından şekillendirilen ilk İranlı nesle mensuptu.
1978 yılının gerilimli aylarında, kendi şehrinden yaklaşık 50 gençle birlikte tutuklanmış ve Şehrebanı hapishanesinde kötü şöhretli SAVAK ajanları tarafından darp edilmişti. Serbest bırakılmaları, ülke çapındaki huzursuzluğun Batı destekli monarşiyi çöküşe doğru ittiği bir dönemde gerçekleşti.
Devrim'in ardından Komutan Kazemi, Devrim Muhafızları Ordusu’na katıldı. İran-Irak Savaşı şiddetlendiğinde, Necef-i Eşref 8. Tugayı'nın kurulmasının arkasındaki itici güçlerden biri oldu. Çalışma arkadaşları, onun birliğe İslam Devrimi’nin ilkelerine dayanan ideolojik bir netlik kazandırdığını; bu birliğin daha sonra manevra kabiliyetiyle tanınan bir tümene dönüştüğünü hatırlatmaktadır.
Savaş dönemi notları, dünya görüşünün İslam Devrimi'nin bölgesel ve küresel güçlerle olan mücadelesiyle ne kadar derinlemesine şekillendiğini yansıtmaktadır. Bir notunda, "Bu savaşın en büyük sonuçlarından biri, gençler arasında ürettiği eşsiz enerjidir" diye yazmıştı.
Komutan Kazımi için savaş hiçbir zaman sadece toprağa dayalı değildi. Onu, Devrim’in temel ayrım çizgisiyle belirlenen bir çatışma olarak tanımlıyordu:
“Bizler, İslam’ın izzetini müdafaa eden çetin bir mücadelenin içerisindeyiz. Dolayısıyla, İslam’ın kurucu ilkeleri ile İslam karşıtı odakların emelleri arasında herhangi bir mutabakatın yahut anlayış birliğinin tesis edilmesi ontolojik olarak mümkün değildir.”
İslam Devrimi tarafından teşvik edilen bu ahlaki süreklilik ısrarı, onun sıkça alıntılanan şu uyarısında da kendini gösterir:
“Gündelik hayatın yoğun keşmekeşi ve akışı içerisinde, şehadet ve fedakârlık timsali olan öncülerimizin hatıralarının hafızalardan silinmesine asla müsaade etmeyiniz.”
Şahadetinin üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, Devrim Muhafızları'nın "füze babası" Hasan Tahrani-Mukkadem ile birlikte çalışanlar, onu teknik dehası 1979’da doğan ideallere olan bağlılığından ayrı düşünülemeyecek bir adam olarak tanımlamaya devam etmektedir. Onun için İslam Devrimi; bilimsel ve manevi olanı tek bir misyonda birleştiren bir görev yenilemesiydi.
Meslektaşları tarafından korunan özel yazışmaları, kamuoyunda nadiren duyulan samimi bir üslubu yansıtmaktadır. İslam Devrimi Lideri’ne yazdığı mektuplardan birinde şu ifadeler yer alıyordu:
“Ey Mevla’m; Senin ilahî ve kudretli iradene ram olmak, sarsılmaz bir sadakatle arkanda saf tutmak arzusundayım. Allah rızası gözetilerek, zamanımızın Ali’sine destek ve siper olmayı bir gaye addediyoruz. Şayet tarihin o kırılma anlarında Mevla’mız Ali (a.s) ile omuz omuza duramadıysak, Hüseyin bin Ali (a.s) uğruna kıyam etme şerefine nail olamadıysak... bu hasret kalbimizde derin bir ukde olarak kalmıştır. İşte bugün, Zamanın İmamı'nın vekili olan Zat-ı Alilerinizin saflarında yer alarak, o tarihsel mahrumiyeti telafi etme azmindeyiz. Göğüslerimiz size siper, canlarımız yolunuza feda olsun ey Hz. Zehra’nın (s.a) aziz evladı, ey Emirü’l-Müminin’in (a.s) nurundan neşet eden kutlu meşale.”
Bu ifadeler, Tahrani-Mukkadem’in Devrim’i anlama biçimini oluşturan manevi kelime dağarcığıydı; ona göre bu devrim, bağlılığın eyleme dönüştürülmesi için yeniden alan açan bir kıyamdı. Meslektaşları, onun İslam Cumhuriyeti’ni savunmakla erken İslam mirasını savunmak arasında hiçbir ayrım görmediğini belirtmektedir.
İnanç ve stratejinin bu birleşimi, onun en iddialı projelerini şekillendirdi. Geride bıraktığı notlarda, ekibiyle birlikte İslam Cumhuriyeti’nin caydırıcılık kapasitesinin "nihai aşamasına" yöneldikleri anı şöyle tarif etmiştir:
“Stratejik planlamamızın nihai safhasına, bu ilahî nizamın caydırıcılık kapasitesinin ve kudretinin zirve noktasına yönelmiş bulunmaktayız; bu doğrultuda, işgalci İsrail rejimini bütünüyle menzilimiz içine alabilecek ultra yüksek hıza sahip, ani reaksiyon kabiliyeti yüksek füzeleri envanterimize dâhil ettik ve uydu taşıma kapasitesine sahip füze teknolojisini başarıyla geliştirdik.”
Füze komutanı, bu atılımları; İran’ın savaş ve yaptırımlarla karşı karşıya olduğu bir dönemde Devrim’in kendi kendine yetme talebinin bir uzantısı olarak çerçevelemiştir. Aynı belgede, programın siyasi boyutlarını kendine has bir netlikle şöyle özetlemiştir:
“Şayet bizler kardeşlik hukuku içerisinde tüm kabiliyetlerimizi hikmetle seferber eder, Yüce Allah’a tevekkül kılar ve asil İslam’ın yücelmesi ile mazlum ve muazzam Liderimizin muvaffakiyeti için kenetlenirsek; o vakit müstekbir düşman ABD ve necis Siyonist rejim, Allah’ın izniyle zillet ve izmihlale sürüklenecektir. Ve yine Allah’ın inayetiyle, onların enkazı üzerinde İslam’ın izzet dolu sancağını şanla yükselteceğiz.”
Onu tanıyanlar, teknik hassasiyet ile devrimci dilin bu birleşiminin onun karakterini tanımladığını söylemektedir. Tahrani-Mukkadem, her test fırlatışını Devrim mücadelesinin bir devamı ve İran’ın bağımsızlığını engellemek isteyen bir dünyada güvenliği sağlama yolunda bir adım olarak görmüştür.
Uzak test sahalarındaki uzun deneme-yanılma gecelerini hatırlayan genç bir meslektaşı, DMO komutanının karakterini sembolize eden bir alışkanlığını şöyle anlatır:
“Çoğu zaman, başarılı bir testten sonra hemen 'Bu Rabbimizin bir lütfudur' der ya da 'Allah, bunu ancak size bir müjde olsun da yürekleriniz yatışsın diye yapmıştır ve yardım, ancak hüküm ve hikmet sahibi Allah'tandır.' ayetini okurdu. Elde edilen her türlü başarıyı o kadar süratle ve ihlasla ilahî mercie rücu ettirirdi ki; hiç kimsenin tek bir an dahi olsa kibre kapılmasına yahut nefsi bir gurura düşmesine asla müsaade etmezdi.”
Meslektaşları, bu tür anların onu Devrim’in en erken ruhuna; yani "Allah karşısında tevazu ve bilimsel başarının bir ibadet olabileceği inancına" bağladığını ifade etmektedir.
Şehadet vaktine gelindiğinde Tahrani-Mukkadem, İran’ın füze programının mimarı olarak tanınmıştı.
Onunla birlikte görev yapanlar için bıraktığı miras, onu şekillendiren Devrim’den ayrılamaz; zira o devrim, onur üzerinde ısrar etmiş ve inancı güç inşa etmek için bir çerçeveye dönüştürmüştür.
1979 İslam Devrimi’nin zaferinden önce bile, Seyyad Şirazi’nin hayatı Devrim’in yükselen dalgasıyla iç içeydi. Pehlevi Ordusu bünyesinde sessizce sadık subay ağları kurmuş, İslami öğretiler üzerine gizli oturumlar düzenlemiş ve silahlı kuvvetleri İran’ın kaderini yeniden belirleyecek bir harekete hazırlamıştı.
“...Kermanşah’taki vazifem esnasında iki şahıs yanıma gelerek şu teklifte bulundu: 'Senin dindarlığını, İslam’a olan derin ilgini ve namaz hususundaki hassasiyetini biliyoruz. Geceleri burada bulunan asker ve subaylara yönelik İslami öğretiler üzerine dersler vermemiz mümkün müdür?'”
Şirazi; Tahran ve Şiraz da dahil olmak üzere ülke genelindeki diğer devrimci figürlerle temasını sürdürmüş, güncel olayların ve Batı destekli Şah rejiminin çöküşünün tartışıldığı gizli toplantılara katılmıştır. Bu toplantılardan birini şöyle tarif etmiştir:
"...Bir süre sonra evimde üç kişilik küçük bir toplantı yapıldı ve ülkedeki son gelişmeleri konuştuk. Pehlevi rejiminin gerileme sürecini ve Devrim’in nasıl şekillendiğini anlattım."
Şirazi için İslam Devrimi; Pehlevi rejimi altındaki onlarca yıllık baskının ardından ortaya çıkan ve İmam Humeyni’nin dönüştürücü vizyonuyla yönlendirilen manevi ve ulusal bir uyanıştı. Devrim’in kurucusuyla gerçekleştirdiği en önemli görüşmelerden birini hatırlarken şöyle demiştir:
"İmam Humeyni’ye on beş dakikalık bir rapor sundum. Belki de onunla yaptığım en uzun görüşmeydi."
İmam Humeyni’nin huzurunda duyduğu hayranlığı dile getiren Şirazi, şunları eklemiştir:
“Ne dediğimi ya da ne dediğini pek hatırlamıyorum. Sadece oraya vardığımda huzursuz olduğumu, ancak son dakikalara gelindiğinde sanki kanatlarım çıkmış gibi hissettiğimi biliyorum. Uçmak istiyordum. Bu buluşmayı canıgönülden ve büyük bir iştiyakla beklemiş olmama rağmen, o andan itibaren tek gayem bir an evvel görev yerime dönmek ve aksiyona geçmekti. Zira nihayetinde ne yapmam gerektiğini idrak etmiştim. Önüme berrak bir yol serilmişti; kendimi ruhen hafiflemiş, stratejik olarak odaklanmış ve cephede hizmet etmeye tam manasıyla amade hissediyordum.”
Bu duyguların; "Allah’ın bu Devrim’e, gerçekten asil ve saf halkımıza ve İran İslam Cumhuriyeti’ne bahşettiği muazzam bereketleri" yansıttığını vurgulamıştır.
İranlı subay için Devrim, İmam Humeyni’nin ideallerine ve İslam Cumhuriyeti’ne bağlılıkla yürütülen bir misyondu. Devrimci subayları organize ederek, onları dini liderlerle buluşturarak ve ulusal kurumları hazırlayarak; General Şirazi, muhalefeti bastırmak için tasarlanmış bir sistemin içinde yolunu bulmuştur.
11 Şubat 1979’un üzerinden geçen kırk yedi yılın ardından; yaşadıkları ve nihayetinde savunurken can verdikleri Devrim, Şehitlerin İran tasavvurundan ayrı düşünülemez.
Anıları ve kişisel deneyimleri yeniden incelendiğinde, o nesli İmam Humeyni’nin çağrısına sürükleyen şeyin ne olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Bu, tarihin nihayet İran’ın mukadderatını kendi elleriyle şekillendirme mesuliyetini onlara iade ettiğine dair duyulan o sarsılmaz ve sönmez inançtır.
Çeviri: YDH