
YDH- Lübnanlı analist Kasım S. Kasım, İmad Muğniye suikastının ardındaki asıl nedeni mercek altına aldığı yazısında, klasik anlatılarda öne çıkan geçmişteki eylemlerin intikamı tezini dışlamayarak bu yaklaşımın suikastın neden özellikle o dönemde yapıldığını açıklayamadığını savunuyor. Kasım'a göre asıl mesele; Muğniye’nin sadece sahada çarpışan askeri bir komutan olmaktan çıkıp, nükleer bir koruma kalkanı inşa etmeye çalışan stratejik bir akla dönüşmesi.
Şubat 2008’de Şam’ı sarsan patlama, yalnızca on yıllarca süren bir serüvenin nihayeti değildi. O yılın Şubat ayında İsrail ve CIA, en zorlu düşmanlarından biri olan İmad Fayez Muğniye’ye nihayet ulaştı.
1982’den 2006 Temmuz Savaşı’na kadar İsrail ve Amerika’ya ağır bedeller ödeten bu genç adamın mücadelesi, 2008’deki şehadetine kadar sürdü. Ancak şu soru geçerliliğini hâlâ korumaktadır: Muğniye neden özellikle 2008’de hedef alındı?
Bu, operasyon için yalnızca "uygun bir an" mıydı? İsrail onu daha önce ortadan kaldıramaz mıydı ya da bu infazı daha sonraya erteleyemez miydi?
Yoksa İsrail, elindeki istihbarat ve kimlik bilgilerini, Muğniye izini tamamen kaybettirmeden önce kullanmak mı istedi?
Neden 2000 yılındaki kurtuluşun hemen ardından değil de 2008? Muğniye, suikasta kurban gitmesini gerektirecek ne yapmıştı?
Batı ve İsrail medyasında yayımlanan tanıklıklar, kitaplar ve haberlerle desteklenen anlatılara göre cevap, Muğniye’nin geçmiş eylemlerinden alınacak basit bir intikamda gizli değildi.
Suikastın ardındaki asıl motivasyon, intikamdan çok daha hassas bir konuya dayanıyordu: Muğniye’nin alışılmadık düşünce tarzı. Suriye nükleer programı kapsamındaki Deyr ez-Zor reaktör inşa çalışmaları ile bu sürece eşlik eden Suriye, İran ve Kuzey Kore koordinasyonu, düşmanlarını onu durdurmaya zorlamıştı.
Varoluşsal kriz anlarında her zaman olduğu gibi İsrail, yine Amerika Birleşik Devletleri’ne yöneldi. Tel Aviv, Suriye nükleer programının varlığını keşfettiğinde; Mossad şefi Meir Dagan’ı, elde edilen bilgileri bizzat iletmesi için en üst düzey güvenlik yetkilisi sıfatıyla ABD Başkanı George Bush’a gönderdi.
Peki, İsrail Suriye nükleer projesini nasıl keşfetmişti?
Reaktörün nasıl keşfedildiğine ve İsrail'in 2008'de Muğniye'yi neden hedef aldığına odaklanmadan önce, İmad Muğniye hakkında medyada sıkça yer alan bir yanlış anlamayı düzeltmek elzemdir.
Öncelikle Muğniye, hiçbir zaman Yaser Arafat'ın yardımcısı olmadığı gibi Fetih'in "17. Birimi"ne de hiçbir zaman mensup olmamıştır.
Muğniye, Şiyah’taki direniş hattında, hareket içerisinde "Hasan Seleme" olarak bilinen Ali Dib’e (kod adı Hızır Dib) yakın bir konumdaydı. Her iki isim de Lübnan'daki bölgesel güvenlik şefi Raci Necmi ile yakın temas halindeydi.
Muğniye, Necmi aracılığıyla güvenlik ve gizli operasyonlar dünyasına adım atmıştır; bu detay, Fetih bünyesinde geçirdiği yıllarda ve sonrasında edindiği güvenlik uzmanlığının karakterine ışık tutmaktadır.
Bu düzeltme, suikastın zamanlaması da dahil olmak üzere pek çok hususu açıklaması bakımından hayatidir. Muğniye, bir güvenlik mimarı olarak ortadan kaybolma ve kendini yeniden konumlandırma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahipti; o, kolayca izlenebilecek sıradan bir "askeri komutan" değildi.
Peki, hikâye nasıl başladı ve Suriye projesi nasıl keşfedildi?
Yaakov Katz'ın 2019 yılında yayımlanan "Gölge Saldırısı" adlı kitabına göre gerçek ipuçları, 2003 yılında Muammer Kaddafi'nin Libya'nın nükleer programını tasfiye edeceğini açıklamasıyla gün yüzüne çıktı.
İsrail için asıl şok Kaddafi’nin kararı değil, daha sarsıcı bir gerçekti: İsrail, bu projenin varlığından dahi haberdar değildi. Düşmanları hakkında her detaya hâkim olduğuyla övünen bir devlet, bir anda devasa bir kör nokta keşfetmişti.
O andan itibaren İsrail'in bölgedeki nükleer göstergelere karşı hassasiyeti doruğa çıktı ve izleme modeli radikal bir değişime uğradı; özellikle bölge ülkelerindeki bilim insanlarının ve stratejik kurumların faaliyetlerine yönelik çok daha sıkı bir denetim mekanizması getirildi.
Temmuz 2006 Savaşı'nın ardından İsrail askeri istihbaratı, Deyr ez-Zor'da kare şeklinde ve alışılmadık özelliklere sahip gizemli bir binanın uydu görüntüsünü ele geçirdi.
Çölün ortasındaki bu bina neydi? Altında ne gizleniyordu ve neden Fırat Nehri'nin bu kadar yakınındaydı?
Sorular, cevaplardan çok daha fazlaydı.
İsrail, yapının doğasını ve işlevini tam olarak kavrayamadığı için tüm şüpheleri ortadan kaldırmak amacıyla Mossad’ı tek bir görevle yetkilendirdi: Suriye Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı İbrahim Osman’ın bilgisayarındaki verilere ulaşmak.
Mossad ajanları, Osman’ın Avusturya’daki otel odasına sızarak bilgisayarını hackledi; tüm dosyaları, fotoğrafları ve ham verileri ele geçirdi.
Osman, sergilediği davranış değişiklikleri nedeniyle hedef tahtasına oturtulmuştu; zira Suriye’nin normal şartlarda ilgi göstermediği nükleer silah odaklı uluslararası konferanslara aniden katılım sağlamaya başlamıştı.
Katz’ın aktardığına göre Mossad, bilgileri çaldıktan sonra başlangıçta durumu hafife almış ve verilerin işlenmesini bir hafta ertelemişti.
Ancak bilgiler analiz edilmeye başlandığında büyük bir sürprizle karşılaşıldı: Fotoğraflarda Asyalı simalar görünüyordu.
Yapılan derinlemesine inceleme sonucunda, bu kişilerden birinin Kuzey Kore nükleer projesiyle doğrudan bağlantılı olduğu anlaşıldı ve böylece tüm taşlar yerine oturdu.
Suriye bir nükleer reaktör inşa ediyordu; Deyr ez-Zor’daki o kare bina ise sıradan bir askeri tesis değil, Pyongyang tarafından Suriye için inşa edilen ve el-Kibar olarak adlandırılan gizli bir reaktördü.
Bilgilerin doğrulanmasının ardından İsrail, değerlendirme ve planlama aşamalarında Amerika Birleşik Devletleri’ni devre dışı bırakarak tek başına hareket etmek istemedi.
Dönemin Başbakanı Ehud Olmert, George Bush ile iletişime geçti; hemen ardından Mossad Başkanı Meir Dagan, meselenin ciddiyetini Amerikalılara kanıtlamak üzere elindeki fotoğraflar ve ham verilerle Washington’ın yolunu tuttu.
İsrail istihbaratının sunduğu veriler Washington’da şok etkisi yaratsa da ABD yönetimi bilgileri doğrulamak için zaman istedi.
Bu süreçte Amerikan yönetimi içinde keskin bir bölünme yaşandı ve Beyaz Saray’da sert bir tartışma patlak verdi: Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley ve yardımcısı Elliott Abrams, hem tehdidi bertaraf etmek hem de İran’a güçlü bir mesaj iletmek amacıyla askeri saldırı seçeneğini savundu.
Buna karşın Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert Gates, oldukça temkinli bir duruş sergileyerek Birleşmiş Milletler üzerinden diplomatik çözümün öncelenmesini tercih etti.
Rice ve Gates, olası bir saldırının Irak’taki Amerikan birliklerini hedef alacak bir Suriye misillemesine yol açabileceği uyarısında bulundu.
Ayrıca, istihbaratın bir savaşı meşrulaştırmak için kullanıldığı ancak sonradan bilgilerin yanlış çıktığı 2003 Irak senaryosunun tekerrür etmesinden endişe ediyorlardı.
Nihayetinde Temmuz 2007’de Bush kararını verdi: Doğrudan bir Amerikan saldırısı düzenlenmeyecekti.
Ancak Bush, Olmert’e Washington’ın istihbarat paylaşımını sürdüreceğine ve İsrail’in tek başına hareket etme kararı alması durumunda buna engel olmayacağına dair güvence verdi.
5-6 Eylül 2007 gecesi, yaklaşık 20 ton mühimmat taşıyan sekiz İsrail savaş uçağı (dört F-15I ve dört F-16I) havalanarak tesisi tamamen imha etti.
Suriye tarafı bu baskına askeri bir karşılık vermediği gibi, hedef alınan bölgenin stratejik önemini de reddetti.
Öyle ki, eski Suriye rejiminin üst düzey yetkililerinin büyük bir kısmı dahi vurulan yerin mahiyetinden habersizdi.
İsrail askeri istihbaratı AMAN’a göre, Deyr ez-Zor’daki projeye dair gerçek bilgiye sahip olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Bu dar listenin en başında Beşar Esad ve rejimin "kara kutusu" olarak kabul edilen, Suriye Başkanlığı Güvenlik Operasyonları Şefi Tuğgeneral Muhammed Süleyman yer alıyordu.
Baskından sonra İsrail, Esad’a yaşananları inkâr etme şansı tanıyarak itibarını koruma ve böylece askeri bir misillemeye zorlayacak iç baskılardan kaçınma olanağı sunmak amacıyla tam bir sessizliğe büründü.
Operasyonun başarıyla tamamlanmasının ardından Başkan Bush, Olmert’i tebrik etmek için aradı.
Katz’ın aktardığına göre hem Pentagon hem de CIA, İsrail’in sergilediği kabiliyetten etkilenmişti; zira İsrail, 2006 savaşının ardından sarsılan caydırıcılık imajını bu baskınla kısmen de olsa onarmayı başarmıştı.
Saldırıdan sonra Mossad ile CIA arasındaki güvenlik iş birliği daha da derinleşti ve bu ortaklık bir başka operasyonun önünü açtı: İmad Fayez Muğniye suikastı. Bu gelişme, operasyonun neden özellikle 2008 yılında gerçekleştirildiğini de açıklamaktadır.
Muğniye suikastı üzerine şimdiye dek New York Times, Politico ve Ronen Bergman’ın "Rise and Kill First" adlı eseri gibi pek çok kaynakta kapsamlı yazılar kaleme alındı.
Ancak Katz’ın anlatımında asıl dikkat çekici olan husus, Deyr ez-Zor’daki Eel-Kibar saldırısı ile Muğniye’nin ortadan kaldırılması kararı arasındaki doğrudan korelasyondu.
Katz’ın aktardıkları ve çeşitli tanıklıklardaki imalar ışığında Muğniye, yalnızca bir "operasyonel komutan" değildi.
2006 savaşının bitimiyle birlikte, füze kapasitesinin ötesine geçen bir caydırıcılık vizyonu geliştirmişti: Suriye’ye yönelik olası saldırıları engelleyen bir şemsiye oluşturacak, İran nükleer tesislerine paralel bir stratejik kaldıraç görevi görecek ve nihayetinde Lübnan ile direniş hattı için dokunulmazlık sağlayacak bir Suriye nükleer programı.
Eğer bu bağlantı doğruysa Muğniye, Amerikan-İsrail ittifakının en kritik kırmızı çizgisini aşmış demektir: Nükleer silahlanma. Bu noktada suikastın zamanlaması yeni bir anlam kazanmaktadır.
1980’lerdeki operasyonların veya 2006 savaşının intikamını almak belirli bir takvime bağlı değildi; ancak nükleer senaryo, katı bir son tarih dayatıyordu.
Amaç, projenin tamamlanmasını engellemek, çatışma kurallarının kökten değişmesini önlemek ve İsrail’in düşmanlarının oyunun gidişatını değiştirecek silahlara erişimini kesmekti.
Basit bir ifadeyle İsrail, bu dosyayı tamamen kapatmak ve bu projeyle bağlantılı olan herkesi tasfiye etmek istiyordu.
12 Şubat 2008'de Muğniye'nin şehadetinin ardından, 8 Ağustos 2008'de İsrail deniz komandolarına atfedilen bir operasyonla Muhammed Süleyman da suikasta kurban gitti.
İsrail'in hedef listesinde 'önceliği Muğniye'ye' vermesi kritik bir mantığa dayanıyordu: Birincisi, İsrail istihbaratı Muğniye'nin geçmişte defalarca yaptığı gibi radardan tekrar çıkmamak üzere kaybolmasından endişe ediyor; bu nedenle mevcut iz düşümünü kaçırılmaması gereken nadir bir fırsat penceresi olarak görüyordu.
Genel kabul gören anlatılara göre Süleyman'a ulaşmak çok daha kolaydı ve İsrail onu dilediği an hedef alabilirdi. Ancak Süleyman önce öldürülseydi, bu durum Muğniye için en somut uyarı olurdu.
Muğniye mesajı anında okurdu: Deyr ez-Zor bombalanmış, "Esad'ın kara kutusu" tasfiye edilmişti; dolayısıyla sıradaki hedef kendisiydi. Bu tablo onu derhal derin bir gizliliğe itecek ve olası her türlü suikast girişimine karşı kapıları tamamen kapatacaktı.
Böylece "Neden 2008?" sorusu, operasyonu çok daha geniş bir stratejik bütünlüğün parçası olarak kavramanın anahtarı haline gelmektedir.
Bu süreci; Temmuz Savaşı’nın sona ermesi ve Muğniye’nin, İsrail'in Lübnan egemenliğini ihlal etmesini engelleyecek bir caydırıcıya duyduğu inanç, İbrahim Osman’ın bilgisayarının hacklenmesiyle Deyr ez-Zor’daki reaktörün deşifre edilmesi, el-Kibar saldırısının başarısı ve Mossad ile CIA arasındaki derin iş birliği kanallarının tamamlanması bir bütün olarak şekillendirmiştir.
Neticede Muğniye suikastı, basit bir intikam eylemi olmaktan çıkıp nükleer caydırıcılık dosyasının tamamen kapatıldığı bir operasyona dönüşmüştür.
Çeviri: YDH