
YDH- Areş Reisinejad, Foreign Policy için kaleme aldığı bu makalede, Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei'nin siyasi tahayyülünü sadece stratejik bir aktör olarak değil, devrimi "bitmemiş bir süreç" ve acıyı "ahlaki bir onaylanma" olarak gören bir figür üzerinden deşifre ederek, 1988’in tarihsel travmalarından Şolohov’un edebi dünyasına, şehadet politiğinin seküler caydırıcılık teorilerini nasıl geçersiz kıldığına kadar derinlikli bir perspektif sunuyor.
Washington’da sarsılmaz bir ön kabul vardır: Baskı, ağır yaptırımlar, izolasyon ve askeri riskler yeterli seviyeye ulaştığında, İslam Devrim Lideri Ayetullah Hamenei eninde sonunda boyun eğecektir. Belki hemen değil, belki kamuoyu önünde de değil ama bir noktada mutlaka... Ancak bu varsayım, İran siyasi sisteminin merkezindeki ismi yanlış tanımaktan kaynaklanıyor.
Ayetullah Hamenei “kayıtsız şartsız teslimiyeti” kabul etmeyecektir; bunun sebebi ne güç dengelerini yanlış okuması ne de ülkesinin uğradığı ekonomik yıkımı küçümsemesidir. Teslim olmayacaktır çünkü onun dünya görüşünde teslimiyet bir "politika tercihi" değildir. Maksimalist baskı altında geri adım atmak, sadece taktiksel bir manevra değil; onun gücü ve kimliği için varoluşsal bir kopuş anlamına gelir. Bunu anlamak için işe santrifüjlerden veya füzelerden değil, kimlikten başlamak gerekir.
Ayetullah Hamenei , 1979 İslam Devrimi’ni tamamlanmış bir olay olarak görmüyor. Onu bitmemiş bir süreç, yeni biçimler altında devam eden bir mücadele olarak değerlendiriyor. Onun lügatinde "direniş" bir taktik değil, bizzat kişisel bir kimliktir.
Bu yönelim sadece hitabet süsü değildir; biyografisine kazınmıştır. Ayetullah Hamenei'nin siyasi kimliği Şah muhalefetiyle dövülmüş, hapis hayatıyla şekillenmiş ve İran-Irak Savaşı sırasında kemikleşmiştir. Onun anlatısında acıyla yoğrulmuş mücadele, talihsiz bir rastlantı değil; aksine ahlaki bir onaylanma biçimidir.
Edebi tercihleri de bu zihin yapısını yansıtır. Toplum önünde takdirini dile getirdiği eserler arasında Mihail Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don romanı da vardır. Romanın kahramanı Grigory Melekhov, Birinci Dünya Savaşı, Rus Devrimi ve iç savaşın ortasında savrulurken kişisel onuruna ve dayanma gücüne sıkı sıkıya tutunur. Şolohov’un dünyasında kargaşa bir sapma değil, kurucu bir unsurdur; kahraman kaosun üzerine çıkmaz, kaosun içinde var olur. Roman bir zafer kutlaması değil, altüst oluşun ortasında hayatta kalma üzerine bir tefekkürdür. Ayetullah Hamenei, devrimi dışarıdan izleyenlere değil, bizzat devrimin içinden doğan yazarlara ilgi duyar. Onun için baskı altındaki direniş irrasyonel bir inatçılık değil, özüne sadık kalmaktır.
Bu durumun siyaset için kritik bir önemi var: Uzlaşmayı taktiksel gören liderler, baskıyla buna zorlanabilir. Ancak teslimiyeti "kimliğin çöküşü" olarak gören liderler zorlanamaz. Ayetullah Hamenei'ye göre İslam Cumhuriyeti, kalıcı bir imtihan potasında varlığını sürdürür. Yaptırımlar, sabotajlar ve çatışmalar normal hayatın kesintiye uğraması değil, devrimin hala diri olduğunun kanıtıdır. Onun zihninde böylesi bir baskı altında boyun eğmek istikrarı geri getirmez; devrimin sürekliliğini inkar eder.
Ayetullah Hamenei'nin teslim olmamasının bir başka sebebi de 1988’in gölgesidir. Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin İran-Irak Savaşı’nı (1980-1988) bitiren BMGK’nın 598 sayılı kararını kabul etmesi karmaşık bir miras bıraktı. Devrimci Lider, bu kararı kabul etmeyi “zehir kadehini içmeye” benzeterek ateşkesi müzakere edilmiş bir zafer değil, acı verici bir zorunluluk olarak tanımlamıştı. Devrimci tabanın bir kesimi için bu olay sadece dayanıklılığı değil, aynı zamanda bir tavizi simgeliyordu.
Ayetullah Hamenei, 1989’da iktidarı devraldığında İmam Humeyni’nin karizmatik otoritesine veya dini rütbesine sahip değildi. On yıllardır kurucu liderin gölgesinde ülkeyi yönetti.
İmam Humeyni’den farklı olarak onun otoritesi kişisel karizmadan ziyade ideolojik tutarlılığa ve kurumsal kontrole dayanıyor. “Kayıtsız şartsız teslimiyet” olarak görülebilecek bir anlaşmayı kabul etmek, sadece bu tutarlılığı zayıflatmakla kalmaz; aynı zamanda kendisiyle kurucu lider arasında titizlikle inşa ettiği anlatı farkını da yerle bir eder. Bu bağlamda zehir kadehini reddetmek sadece ABD ile ilgili bir mesele değildir; İmam Humeyni’nin gölgesinden kaçma çabasıdır.
Ayetullah Hamenei aynı zamanda 1979’un kendine has bir okumasını yapıyor. Pehlevi rejiminin çöküşünü Şah’ın yetersiz güç kullanmasına değil, tereddüt etmesine bağlıyor. İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal hafızasında çöküşü tetikleyen şey baskı değil, tereddüttür. Ayetullah Hamenei liderliğinin çıkardığı ders nettir: Baskı altındayken geri çekilmek daha fazla baskıyı davet eder, taviz vermek kırılganlık sinyalidir ve kırılganlık çöküşü hızlandırır. Bu tarihi iz, Ayetullah Hamenei'nin selefinin bir zamanlar "zehir içmek" olarak tanımladığı durumu tekrarlamayı reddetmesini sağlıyor.
Batı’daki tartışmalarda genellikle gözden kaçan bir diğer boyut ise "şehadet politiği"dir. ABD’li politika yapıcılar genellikle inandırıcı bir askeri tehdidin itidal getireceğini varsayar. Ancak bu varsayım, hayatta kalmanın en yüce değer olduğunu kabul eder.
Ayetullah’ın evreninde şehadet, ahlaki bir zafer olarak kutsallaştırılır. Direniş yolunda ölmek yenilgi değil, sürekliliğin tescillenmesidir. Böylesi bir anlatı dünyasında suikast veya hedefli saldırı ihtimali caydırıcılık yaratmak yerine kutsallık üretebilir.
Bu durum Ayetullah Hamenei'nin ölümü arzuladığı anlamına gelmez. Ancak şehadetin sembolik sermayesinin farkında olduğu anlamına gelir. ABD veya İsrail ile girilecek bir çatışmada öldürülmesi durumunda, mirası muhtemelen "nihai direniş" olarak yeniden kurgulanacaktır. Resmi anlatıda, kuşatılmış bir yöneticiden onurun şehit muhafızına dönüşecektir.
Paradoksal olarak böyle bir sonuç, onun mirasını stabilize edebilir. Ekonomik durgunluk, artan toplumsal huzursuzluk, siyasi reformların engellenmesi ve İran güdümlü Direniş Ekseni'nin sarsılması gibi başarısızlıklar; ölümüyle birlikte çok daha basit ve ahlaki bir "fedakarlık" hikayesine (ölümüne sadakat) indirgenecektir.
Ayetullah’ın şehadeti, haleflerinin manevra alanını da genişletebilir. "Şehit" bir liderin kutsal mirasını devralan yeni bir yönetim; iç siyaset, nükleer dosya veya bölgesel politikalarda "zayıf görünme" korkusu olmadan daha esnek kararlar alabilir.
Ayetullah Hamenei'nin şahsına yapışmış olan sembolik katılık, yerini kurumsal bir esnekliğe ve pragmatizme bırakabilir. Bu anlamda onun bugün teslim olmayı reddetmesi, yarınki dönüşümün önünü kapatmıyor; sadece onu erteliyor.
İran’ın nükleer programına dair analizlerin çoğu caydırıcılık teorisinden yola çıkar: Tahran’ın koz elde etmek, kendini sağlama almak veya gizli bir silah kapasitesine ulaşmak istediği söylenir. Hatta Ayetullah Hamenei’nin bazı yerli muhalifleri ve radikal destekçileri bile konuyu bir "silah kalkanı" olarak görür. Bu bakış açısına göre nükleer dosya araçsaldır; bir pazarlık kozu ya da ülkenin kırılganlığına karşı bir güvencedir. Oysa bu yorumlar Ayetullah Hamenei'nin dünya görüşündeki merkezi bir boyutu kaçırıyor: Onur politiği ve varoluşsal güvenlik.
Onun için İslam Cumhuriyeti sadece hayatta kalmaya çalışan egemen bir devlet değildir. Meşruiyeti ABD tahakkümüne direnişe dayanan devrimci bir projedir. Dolayısıyla onun anlatısında nükleer program öncelikle hayatta kalmak veya bombaya sahip olmakla ilgili değildir. Bu, "devrimci bir devlet" olma meselesidir.
Konuşmalarında Batı’nın baskısını belirli konulardaki anlaşmazlıklar olarak değil, İslam Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik bir düşmanlık olarak resmeder. Maksimalist talepler karşısında teslim olmak "aşağılanma" olarak kodlanır. Ayetullah Hamenei'nin söyleminde aşağılanmak, ekonomik yoksunluktan çok daha tehlikelidir.
Bu durum, Ayetullah Hamenei'nin müzakere döngülerindeki tavrını da açıklıyor. 2015 Nükleer Anlaşması (JCPOA), uranyum zenginleştirmeyi koruduğu ve bir "teslimiyet görüntüsü" vermediği ölçüde kabul edilebilirdi. Trump anlaşmadan çekildiğinde, Ayetullah Hamenei'nin öteden beri savunduğu "ABD’ye güvenilmez ve taviz vermek yeni talepleri doğurur" görüşü Tahran’da yeniden teyit edilmiş oldu.
Eğer çatışma varoluşsalsa, baskı altında uzlaşmak varoluşsal bir ihanete dönüşür. Gözlemcileri yirmi yıldır şaşırtan örüntünün sebebi de budur: Tahran müzakere eder, anlaşma imzalar, baskıyı göğüsler ama kalıcı olarak boyun eğmeyi reddeder. 2015 nükleer anlaşması bile bir geri çekilme değil, "kahramanca esneklik" olarak sunuldu.
Esnekliğe izin vardı, teslimiyete hayır. Aradaki fark varoluşsaldır.
Askeri caydırıcılık mantığının çuvalladığı nokta burasıdır. Kar-zarar perspektifinden bakıldığında, nükleer program 2002’de ifşa edildiğinden beri devasa bir ekonomik bedel ve askeri tehdit getirdi. Ancak kimliğe dair bağlılıklar, maddi rahatlama için kolayca takas edilemez. Ayetullah Hamenei'nin söyleminde zenginleştirme faaliyeti; onur, bağımsızlık ve diz çökmeyi reddetme meselesi olarak defalarca vurgulanmıştır.
Her ne koşulda olursa olsun İran ile bir anlaşmanın imkansız olduğu sonucuna varmak analitik bir hata olur. Yaptırımlar ekonomiye zarar verdi, askeri saldırılar zafiyetleri ortaya çıkardı, iç huzursuzluklar güveni sarstı. İran tarihinde pragmatik manevra örnekleri de mevcuttur. Nükleer projenin istikrar yerine istikrarsızlık getirdiği ve Direniş Ekseni'nin dağılma noktasına geldiği düşünüldüğünde, bu baskılar Ayetullah Hamenei'yi "uygulanabilir bir esnekliğe" itebilir.
Yine de, artan baskının "kayıtsız şartsız teslimiyet" getireceğini varsaymak da bir o kadar hatalıdır; çünkü ihtilaf konusu olan şey sadece uranyum değildir. Söz konusu olan Ayetullah’ın temel kimliğidir. O kadehi içmek bir politika değişikliği değil, kendi varlığını inkar etmek olacaktır. Bu yüzden o kadeh, masada dokunulmadan kalmaya devam edecektir.
Sonuç olarak Washington’un ikilemi sadece jeopolitik değil, aynı zamanda psikolojiktir. Kayıtsız şartsız teslimiyet çağrılarının bu psikolojik zemini kavrayamaması bundandır.
ABD karşısında, baskı altında uzlaşmayı varoluşsal bir yenilgi olarak gören; kişisel riskleri, hatta ölümü bile sembolik bir teslimiyete tercih edebilecek bir lider bulmaktadır.
Çeviri: YDH