Körfez'in 'delik deşik' anatomisi

27 Mart 2026

❝Amerika Birleşik Devletleri, Körfez’i korumakta yetersiz kalmakla yetinmemiş; bölgedeki üslerini İran’a yönelik saldırılarda kullanarak müttefiklerine bir nevi ihanet etmiştir.❞

YDH- El-Ahbar gazetesinden Hüseyin İbrahim, Körfez monarşilerinin ulusal bekalarını Washington’a ihale etmelerini stratejik bir körlük olarak nitelendirdiği yazısında, emperyal merkezin koruyucu şemsiye vaadinin aslında bölgeyi devasa bir silah test sahasına ve askeri laboratuvara dönüştürdüğünü vurguluyor.

İran’la olası bir savaşın sona ermesine dair ilk sinyallerin, özellikle Amerikan kanadından gelmeye başlamasıyla birlikte, Körfez ülkeleri sürecin en büyük kaybedenlerinden biri olarak ön plana çıkıyor. Bu durum, Körfez liderlerinin kendi vatandaşlarına bir "güvenlik ve emniyet" illüzyonu olarak sunduğu Amerikan korumasına bağımlılık stratejisinin iflas ettiğini kanıtlıyor.

╰┈➤ Dubai’nin 'güvenli liman' imajı sarsıntıda

Ancak asıl yeni ve tehlikeli gelişme, İsrail ile yürütülen açık ve gizli normalleşme süreçlerinin Körfez ülkelerini doğrudan fırtınanın merkezine çekmiş olmasıdır. Bu ülkeler, Benyamin Netanyahu ve Donald Trump’ın bölgedeki Amerikan üslerini kullanarak yürüttüğü İsrail savaşının adeta birer fırlatma rampası haline gelmişlerdir.

BAE: İran'ın saldırıları İsrail ve ABD ile ilişkilerimizi güçlendiriyor

Körfez ülkeleri, gelecekte benzer senaryolarla karşılaşmak istemiyorlarsa, mevcut tabloyu bölgesel güvenlik mimarisindeki yapısal zayıflıklar olarak ele almalıdır. ABD desteğiyle İran’a karşı yürütülen çevreleme stratejisinin geri dönülemez şekilde başarısız olduğu gerçeğiyle yüzleşen Körfez, İran’ı İsrail’in yerine ikame eden "baş düşman" anlatısını kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirmek zorundadır.

Zira bu anlatı, son yıllarda Körfez başkentleri ile Tel Aviv arasında kurulan gizli ve açık güvenlik işbirliği aracılığıyla, Körfez güvenliğinin İsrail ile entegre edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu sürecin temel amacı ise bölgesel güvenlik liderliğini İsrail’e devrederek Washington’ın Ortadoğu’dan çekilmesini kolaylaştırmaktı.

DAHA FAZLASINI OKUYUN: Körfez’de ABD’nin ‘güvenlik şemsiyesi’ çöküyor mu?

Ne var ki Amerika Birleşik Devletleri, Körfez’i korumakta yetersiz kalmakla yetinmemiş; bölgedeki üslerini İran’a yönelik saldırılarda kullanarak müttefiklerine bir nevi ihanet etmiştir. Bu durum tesadüfi bir eylem değil; aksine bölgeyi yüzyıllarca geriye götürecek ve nihayetinde İsrail ile topyekûn normalleşmeye kapı aralayacak bir Arap-Fars savaşı çıkarma girişimidir.

Katar’ın eski Başbakanı Hamad bin Cassim, Körfez ülkelerinin bu savaşa dahil edilme riskini şu sözlerle isabetli bir şekilde özetlemiştir: 

"Amerika bizi savaşa sürüklemek istiyor ki; kendisi aradan çekilip sadece bir silah tüccarı olarak kalsın."

Körfez ülkelerinin Amerikan nüfuzundan kopması gerektiğini savunmak kuşkusuz bir basitleştirme olur. Batı ile olan münasebetler salt bir tercih meselesi değil; aksine Ortadoğu’daki uzun savaşlar tarihiyle şekillenmiş, zamanla evrilen yapısal bir ilişkidir.

‘İbrahim Anlaşmaları’ safsatası

Ancak, sahip oldukları devasa mali kaynaklar göz önüne alındığında, topraklarındaki Amerikan üsleri egemenliklerini kısıtlasa dahi bu devletler pekâlâ farklı bir yol izleyebilirlerdi.

Örneğin; halklarının iradesine aykırı olduğu kadar maliyetli ve verimsizliği tescillenmiş olan İsrail ile açık veya gizli ilişkilere girmeden de öz çıkarlarını savunabilirlerdi.

Savaşın bu evresinde, çatışmalar ne zaman durursa dursun, Körfez ülkeleri yeni bir gerçekliğin temellerini atan tehlikeli bir yol ayrımındadır.

İran ile kurulacak ilişki, bu yeni dönemin temel taşlarından biri olacaktır. ➝ İran'dan son uyarılar

Bu nedenle söz konusu ülkelerin kendilerini saldırgan bir konuma yerleştirmemeleri stratejik bir gerekliliktir; aksi takdirde Tahran’a "meşru müdafaa" kapsamında Amerikan çıkarlarını hedef alma hakkı tanınmış olacak ve Körfez ülkeleri, kendilerine ait olmayan bir savaşı finanse etmek zorunda kalacaktır.

Unutulmamalıdır ki İran, geçmişte hiçbir çıkarı olmayan pek çok savaşı finanse etmek durumunda kalmıştır.

╰┈➤ Kuveytli analist: ABD bizi değil, biz onun üslerini koruyoruz

Wall Street Journal’da yer alan bir habere göre Suudi Arabistan, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarda ülkenin batısındaki Kral Fahd Hava Üssü’nü kullanmasına nihayet onay vermiş ve Veliaht Prens Muhammed bin Salman savaşa girme kararına yaklaşmıştır.

Ancak son günlerdeki gelişmeler, Suudi yönetiminin bu tür sızıntıları Riyad’ı kışkırtmaya yönelik dezenformasyonlar olarak değerlendirdiğini göstermektedir.

Bu, basına sızdırılan ve sonradan asılsız çıkan haberlerin ne ilki ne de sonuncusudur.

Aslında durum tam tersi de olabilir. Suudi Arabistan’ın son dönemdeki tutumu, özellikle Yemen savaşından ciddi dersler çıkarıldığını kanıtlar niteliktedir.

Krallığın, Husileri tekrar denkleme dahil ederek kendisini hem Yemen hem de İran tarafından bir kıskaç hareketine maruz bırakacak "başkasına ait bir savaşa" girmesi mantıklı görünmemektedir.

Ayrıca, Babülmendeb Boğazı’nın kapanarak Hürmüz Boğazı ile birleşmesi ihtimali, Kızıldeniz üzerinden yapılan petrol ihracatını felç edecektir.

╰┈➤ Reuters: Bahreyn’de sivil mahalleyi vuran ABD sistemi

Bu durum, İran rejiminin –savaşın mimarları için bile– kalıcı olduğunun anlaşıldığı bir ortamda Krallık için kabul edilemez bir risktir.

Körfez ülkelerinin izlediği mevcut rota yıkıcıdır. Savaşa dahil olmaları, çatışmayı körükleyerek İran’da ve tüm bölgede daha büyük bir yıkıma yol açacaktır.

Öte yandan, İran ve ABD’nin kendi aralarında Körfez’i dışlayan bir anlaşmaya varması da yine bu ülkelerin aleyhine olacaktır.

 İran'dan İslam ülkelerine çağrı: 'ABD’nin gücüne güvenmeyin'

İran'dan İslam dünyasına mesaj

➪ Arakçi: İran’ın Müslüman ve komşu ülkelerle uzlaşı girişimi, Trump tarafından anında engellendi

 İran: Bize saldıran her nokta meşru hedefimizdir

➪ Merendi: Arap devletleri bize gelip tesislerini gönüllü kapatmayı teklif etti

➪ Pizişkiyan'dan kendi açıklamasına izah

Bu nedenle en makul seçenek, savaşı durdurmak için diplomatik baskı uygulamaktır.

Riyad’ın Pakistan ile başlattığı, Türkiye ve potansiyel olarak Tahran’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesi planlanan ittifak arayışları bu açıdan kritik alternatiflerdir.

Böyle bir senaryoda bölge güvenliği bizzat bölge halkları tarafından sağlanacak ve Amerikan korumasına duyulan ihtiyaç ortadan kalkacaktır.

Daha küçük ölçekli Körfez ülkeleri için riskler çok daha hayatidir.

Savaş sonrasında BAE’nin, eskiden olduğu gibi küresel bir ticaret ve finans merkezi olarak kalıp kalamayacağı, bu rol için gereken güvenilirliği yitirip yitirmediği tartışılmaktadır.

BAE yöneticileri, böylesine bir küresel aktör olmanın; Washington ve Tel Aviv’in çıkarları uğruna bölgesel savaşları finanse etmeyi değil, 2. Dünya Savaşı’ndaki İsviçre örneğinde olduğu gibi gerçek ve sürdürülebilir bir tarafsızlık gerektirdiğini göz ardı etmiş görünmektedir.

Çeviri: YDH