
YDH- El-Meyadin'den Alexander Tuboltsev, omurgasını Farabi’nin el-Medinetü’l-Fazıla (Erdemli Şehir) ve el-Medinetü’l-Cahile (Cahil Şehir) dikotomisi üzerine kurduğu makalesinde, imparatorlukların doğası gereği "altın orta"yı tutturamayacağını; sınırsız genişleme ve sömürü arzusunun, bu yapıları kaçınılmaz bir kaos ve irrasyonalite evresine sürüklediğini vurguluyor. Farabi’den Wang Yangming’e uzanan geniş bir felsefi yelpazeyle, "Direniş" kavramını sadece bir retorik olmaktan çıkaran Tuboltsev, İran’ı ve Direniş Ekseni’ni sadece askeri bir güç değil, Farabi’nin idealize ettiği "erdemi" ve "adaleti" pratik dünyada temsil eden ahlaki bir kutup olarak konumlandırıyor.
Geçmiş yüzyılların klasik eserlerinde yer alan fikirlerin, günümüz dünyası için şaşırtıcı derecede güncelliğini koruduğuna sıklıkla şahit olmaktayız.
Dokuzuncu ve onuncu yüzyılların müstesna ilim insanı ve filozofu Ebu Nasr el-Farabi, kaleme aldığı risalelerinde farklı toplum yapılarını derinlemesine incelemiştir. Şehir hayatını toplumsal ve siyasal bir olgu olarak ele alan Farabi, şehri yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı olarak değil; ortak idealler etrafında kenetlenmiş bireylerin oluşturduğu siyasi bir organizma olarak tanımlamıştır.
Kuşkusuz Farabi’nin zihnindeki ideal toplum modeli, halkı mutluluğa erişmek için çabalayan, ölçülü yaşamı benimseyen ve yüksek ahlaki değerlere bağlı kalan "Erdemli Şehir"dir (el-Medinetü’l-Fazıla).
Böylesi bir toplumun temel taşlarını adalet, toplumsal iş birliği ve dayanışma ruhu oluşturur. Bu doğrultuda Farabi’nin yaklaşımına göre; erdemli bir şehrin yöneticisi, yüksek bir ahlaka ve bilgeliğe sahip olmalı, adalet kavramını bizzat özümsemelidir.
Filozof, bu idealin tam karşısında yer alan ve "Cahil Şehir" (el-Medinetü’l-Cahile) olarak adlandırdığı toplum tipinden de bahsetmektedir. Kendi içinde çeşitli kategorilere ayrılan bu yapıların ortak özelliği, yöneticilerinin ortak refah ve mutluluk yerine gayriahlaki hedeflerin peşinden gitmesidir.
Farabi’nin risalelerinde bu "cahil yöneticiler"; yalnızca iktidar ve kazanç peşinde koşan, hırs, açgözlülük ve gaddarlıkla hareket eden, kötülüğü mubah görüp toplumda yozlaşmanın önünü açan figürler olarak tasvir edilir.
Ünlü filozofun da isabetle vurguladığı üzere, bu tür yöneticilerin sahip olduğu kötü karakter, tıpkı bir hastalığın vücudu sarıp sarsması gibi, zamanla tüm toplumu sirayet ederek yozlaştırır.
Farabi’nin eserlerinde tasvir edilen basiretsiz liderlerin tüm menfi özellikleri (marazi hırs, açgözlülük, ahlaki yozlaşma, saldırganlık, iktidar tutkusu ve kibir), günümüz Amerikan yönetici elitinin hem söylemlerinde hem de eylemlerinde açıkça müşahede edilmektedir.
Farabi’nin kavramsal çerçevesinden hareketle; Trump’ın saldırganlık, riyakârlık, küstahlık ve tamahkârlık sarmalına kapılmış, kötü yönetici tipinin modern bir timsali olduğu söylenebilir.
Bu tür bir yönetici, kifayetsiz ve karanlık fikirleriyle toplumu zehirleyerek yalnızca kaos ve adaletsizlik üretir.
Tarih sayfalarında yer aldığı üzere; Nemrut’tan günümüze dek bu denli benmerkezci ve şer odaklı hükümdarlar, kibirleri sebebiyle stratejik hataları görmezden gelmiş ve nihayetinde kendi amelleriyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.
Farabi felsefesinin en temel sütunlarından biri de itidal, yani "altın orta" kavramıdır. Bu kavram yalnızca aşırılıklardan arınmış "ortalama" bir davranış biçimi değil; aksine erdemli bir yaşam sürme, kendini tekâmül ettirme ve ahlaki nitelikleri geliştirme gayretidir.
Üstelik bu yaklaşım, hem bireyler hem de toplumun bütünü için aynı derecede geçerli bir ölçüt olarak kabul edilmiştir.
İmparatorluklar (ve onların yöneticileri), doğaları gereği bu itidalden ve "altın orta" anlayışından yoksundur. İmparatorluk bilinci; sürekli bir genişlemeyi, yeni kaynakların ve toprakların gasbedilmesini, yeni sömürgelerin ilhakını ve mali kaynakların merkeze akıtılmasını zorunlu kılar.
Orta Çağ Avrupa’sının feodal devletlerinin sömürgeci imparatorluklara dönüşüm sürecine damga vuran temel unsur; iktidara, paraya ve lükse duyulan o doymak bilmez tamahkârlıktır.
Bu süreçte imparatorlukların siyasi elitleri; toplumun geniş kesimlerinden kopuk, adam kayırmacılığın pençesinde ve kendi seçilmişliklerine dair sarsılmaz bir inanç besleyen, en yozlaşmış tabaka haline gelmişlerdir.
İmparatorluk elitleri, kendi "seçilmişlik" iddialarını temellendirmek adına her türlü miti uydurabilirler. Siyasi yapıları manipüle edebilir ve başkalarını sözde "özel değerlerine" ikna edebilirler; ancak bu durum hakikati değiştirmez.
Farabi yüzyıllar öncesinden cahil hükümdarların ihtiraslarını ve iktidar susuzluğunu kaleme alırken, bu yöneticilerin eylemlerinin temelinde yalnızca güç devşirme, yüksek sosyal statü (payeler, unvanlar vb.) ve kaynak (para, toprak, zenginlik simgeleri ve nesneleri) arzusunun yattığını son derece isabetli bir biçimde formüle etmiştir.
Bu, günümüz dünyası için de geçerli olan fevkalade dakik bir tasvirdir. Amerikan neokolonyalizmi örneğine baktığımızda, Amerikan egemen çevresinin servet ve iktidar hırsından başka hiçbir kutsalının olmadığını görmekteyiz.
Geri kalan her şey; ABD'de "demokrasi" maskesinin ardında, başrolünü uluslararası sermayenin oynadığı bir oligarşik kliğin çoktan teşekkül ettiği gerçeğini gizlemeye yönelik siyasi bir illüzyondan ibarettir.
Bir imparatorluk krize girdiğinde, elitlerinin psikolojisi akıl dışı, marazi ve ölçüsüz tepkilere dönüşebilir. Eski nüfuz ve kontrol mekanizmaları işlevini yitirdikçe, genişleme alanları daralır ve elit kesim bir tür ruhsal türbülansın içine düşer. Bunun tarihteki en çarpıcı örneklerinden biri Roma İmparatoru Honorius’un sergilediği tutumdur.
Batı Roma İmparatorluğu’nun ekonomik darboğaz, sınır güvenliğinin zayıflaması, iç isyanlar ve Vizigotlarla yaşanan çatışmalar gibi ağır bir krizden geçtiği dönemde Honorius, tamamen mantık dışı olarak nitelendirilebilecek kararlara imza atmıştır.
En mahir komutanı Stilicho’yu idam ettirmiş, kendi çevresine yönelik baskılar kurmuş, başkenti değiştirmeye kalkışmış ve Vizigotlarla yapılan müzakereleri baltalayarak nihayetinde Roma’nın düşmesine ve yağmalanmasına zemin hazırlamıştır.
Kiminle savaştığımızın farkında mıyız? ✦︎
Honorius’un etrafındaki siyasi gelişmelere verdiği tepkiler hem etkisiz hem de kifayetsiz kalmıştır; ancak bu durum geniş çerçevede, imparatorluğun ekonomik ve siyasi çöküşünün tetiklediği tüm Roma elitlerinin yaşadığı derin psikolojik krizi yansıtmaktadır. Bu, söz konusu fenomene dair yalnızca bir örnek olup, tarih benzeri onlarca vakayla doludur.
"Cahil bir hükümdarın" (Farabi'nin klasik şerhinde tarif ettiği üzere) sergilediği tutumların; askeri çatışmalar ve küresel ekonomik çalkantılar gibi dış etkenlerle, siyasi kurumların aşınması ile sosyo-ekonomik sorunlar gibi iç dinamiklerle ve yönetici elitin yaşadığı psikolojik krizle birleşmesi, kanaatimce imparatorlukların kontrolü yavaş yavaş kaybettiği bir evreye kapı aralamaktadır.
Bu aşamada emperyal seçkinler, uluslararası arenada giderek daha kaotik ve rasyonellikten uzak adımlar atmakta, telafisi güç stratejik hatalara düşmektedirler.
Modern Amerikan emperyalizminin en saldırgan ve yayılmacı tezahürlerinden biri olan "Trumpizm"e bu pencereden baktığımızda; mevcut Amerikan siyasi elitinin o iddialı sloganlarının, kendini yüceltme çabasının, övünç dolu gösterilerinin ve kışkırtıcı üslubunun ardında aslında tek kutuplu tahakkümün sona ermesine duyulan derin bir korkunun yattığını görürüz.
Bu şişirilmiş özgüven ve kibrin arkasında, neokolonyal hegemonyanın er ya da geç nihayete ereceğine dair gizli bir endişe gizlidir. Amerikan yönetimi, on yıllardır diğer ülkeleri sindirmek, kaynaklarına el koymak ve egemenlik iradelerini ellerinden almak için korku iklimini bir silah olarak kullanmıştır.
ABD'li yöneticilerin en büyük korkusu ise, birilerinin günün birinde sadece Amerika’dan korkmayı bırakmakla kalmayıp, onun yayılmacı emellerine doğrudan karşı durma kararlılığını göstermesi olmuştur.
İran İslam Cumhuriyeti, Amerikan-Siyonist saldırganlığına karşı yürüttüğü mücadeleyle, Amerika’nın denizaşırı askeri üslerinin "dokunulmazlığı" mitini yerle bir etmiştir. ABD askeri tesisleri ağır misilleme darbeleriyle sarsılmış; Amerikan ordusu imha edilen uçaklar, insansız hava araçları ve yüksek maliyetli radar sistemleri üzerinden ciddi kayıplar vermiştir.
Böylesine güçlü, kapsamlı ve isabetli vuruşların bir Amerikan saldırısına karşı atılan somut bir adım olması, modern tarihte eşine az rastlanır bir örnektir.
Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejimin uğradıkları kayıpları kamuoyundan gizleme çabaları, saldırgan tarafın ne denli büyük bir darbe aldığının en somut kanıtıdır. İran, egemenliği uğruna savaşmaya hazır olduğunu ve zerre kadar korku duymadığını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Kanaatimce, cereyan eden bu vaziyetin yalnızca jeopolitik bir boyutu değil, kuşkusuz derin bir ideolojik boyutu da bulunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının ne demek olduğunu bugün açıkça görmekteyiz: Bu, on yıllardır cebir, ekonomik dikta ve neokolonyal sömürüye dayanarak gezegenin üzerine çöken bir karanlık deryasıdır.
Burası, yönetici elitlerin yozlaşma ve açgözlülük içinde boğulduğu, kaçınılmaz çöküşün yarattığı o korku hissini bastırmaya çalıştığı bir "dolar krallığı"dır. Karşımızdaki tablo; çok uluslu şirketlerin, yüksek siyasi sınıfın ve lobi gruplarının iç içe geçmiş çıkarlarından beslenen siyasi bir illüzyon, kendi halkını vaatler ve sloganlarla uyutan siyasi manipülatörler birliğidir.
Öte yandan, bu karanlığın tam karşısında; erdeme, adanmışlığa, cesarete, mazlumun hamiliğine ve emperyalizmle mücadeleye dayanan bambaşka değerler yükselmektedir.
Afrika'dan Asya'ya, Latin Amerika'dan tüm dünyaya yayılan mazlum halklar için yegâne umut ışığı olan "Direniş" değerleridir bunlar. İran İslam Cumhuriyeti, bu değerlere olan sarsılmaz bağlılığını en somut şekilde sergilemekte; saldırganlara misliyle karşılık vererek adalet ilkesini fiiliyata dökmektedir.
Burada, Farabi'nin çizdiği o meşhur ikili yapıyı (dikotomiyi) tekrar hatırlamak yerinde olacaktır: Bir tarafta erdemli bir siyasi nizam, diğer tarafta ise gözü dönmüş bir iktidar hırsı ve marazi bir kibre dayanan "cahil" siyasi nizam...
Bunlar birbirine zıt iki kutuptur ve aklıselim sahibi her fert için bu iki kutup arasındaki mücadelenin tüm medeniyetin istikbali adına ne denli hayati olduğu aşikârdır.
Anti-emperyalizmin, anti-kolonyalizmin ve çok kutuplu dünya düzeninin samimi destekçileri için tercih bellidir: Bağımsızlığını, egemenliğini, adalet ilkelerini ve 1979 İslam Devrimi'nin o muazzam mirasını cesurca müdafaa eden İran İslam Cumhuriyeti'ne tam destek vermek. Bugün dünya devletleri arasında şer odaklı Amerikan emperyalizmine ve kanlı Siyonizm’e karşı doğrudan göğüs geren yegâne güç İran’dır.
Bu, küresel ölçekte devrimci bir duruştur ve eminim ki modern tarihin akışını derinden etkileyecektir. İran'ın savunduğu bu haklı ilkeler; dünyanın dört bir yanındaki halklar, münevverler ve anti-emperyalist hareketler için birer meşale olacaktır.
Genç Hamenei'nin dilindeki hendese: Eksen'den Cephe'ye ✦︎
Dahiye: Barbarlar karşısında yaşama ve direnme iradesi ✦︎
'Irak, Amerikan rüyasının sona erdiği yer olacak' ✦︎
Şanlı mazisiyle mutlu Yemen! ✦︎
Kerbela'dan Filistin'e: Aynı başlangıçlar, aynı sonlar ✦︎
Günümüzde "Direniş" kavramı, hem fikri hem de ameli bir boyuta haizdir. Bu kavram, bir yandan dünyanın dört bir yanındaki halklarca kolayca kavranabilen güçlü bir ideolojiyi, diğer yandan ise Amerikan-Siyonist saldırganlığına karşı yürütülen fiili bir mücadeleyi temsil etmektedir.
Burada, Farabi’den Çinli neo-konfüçyüsçü filozof Wang Yangming’e kadar farklı milletlerden pek çok düşünürün çeşitli şekillerde teyit ettiği o temel felsefi ilkeyi, yani "bilgi ve eylemin birliği" prensibini görmekteyiz. Bu ilke şu şekilde özetlenebilir: Uygulamaya dökülmeyen, eylemle desteklenmeyen bilgi hükümsüzdür.
Aksine bilgi, ancak hayata tatbik edildiği ve pratik karşılığını bulduğu ölçüde o büyük ve hakiki değerini kazanır. Gazze, Lübnan ve Yemen'deki direniş hatları ile İran’ın Amerikan-Siyonist müstevlilere verdiği cesur karşılık; Direnişin teori ile pratiğin, ideoloji ile mücadelenin sarsılmaz bir terkibi olduğunu tüm dünyaya ispatlamıştır.
Çeviri: YDH