
YDH- Siyasi analist Robert Inlakesh, İran'ın etnik hatlar üzerinden parçalanarak (Balkanlaşma) yönetilebilir küçük devletçiklere bölünme projesinin, mevcut konjonktürde bir "temenni"den öteye geçemediğini vurguladığı analizinde, Batı'nın Kürt kartını bir kez daha masaya sürdüğünü ancak bu hamlenin hem sahadaki askeri gerçeklikler hem de bölgenin sosyolojik yapısı nedeniyle başarısızlığa mahkum olduğunu, dahası bu durumun bölgedeki Kürt projelerine (Irak Kürdistanı dahil) zarar verebileceğini açıklıyor.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşının başlangıcında, ABD'nin İran'a karşı bir kara harekatı yürütmek amacıyla Kürt milis gruplarını kullanmaya çalıştığına dair haberler dolaşıma girmişti. Ne var ki bu strateji hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Mevcut bağlamı kavramak, gerçekte neler yaşandığını anlamayı da kolaylaştıracaktır.
22 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırganlık savaşının hemen öncesinde, İranlı-Kürt beş militan grup bir konferans düzenleyerek tarihi bir birlik anlaşmasına vardıklarını ilan etti. Bu doğrultuda; İran Kürdistan Demokrat Partisi (İ-KDP), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Habat) ve Komala’nın bir kolu bir araya geldi. Bu yapılar, açıkça İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşmak amacıyla kendilerini İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu olarak tanımladılar.
Tahran öteden beri bu grupların Batılı ve İsrailli istihbarat servisleri tarafından desteklendiğini savunuyordu. Ancak bu analizi benimseyen gazeteciler de çoğu zaman "komplo teorisyeni" olmakla itham ediliyordu.
Ta ki ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın ilk birkaç gününde, Trump yönetiminin bu gruplarla açıkça görüşmeler yürüttüğü ve İran’ın batı sınırlarından bir işgal girişimi başlatmaları için onları teşvik ettiği ortaya çıkana kadar.
Ardından, kaynakları CIA'in Irak merkezli bu İranlı-Kürt grupları silahlandırmak için gizli faaliyetler yürüttüğünü iddia eden o sarsıcı CNN haberi geldi. Dolayısıyla, gelinen noktada ortada deşifre edilecek bir komplo kalmamıştı; zira her şey zaten gün yüzüne çıkmıştı.
Artık açıkça görüldüğü üzere, İran’da bir rejim değişikliği sadece hava operasyonlarıyla mümkün olmayacaktı.
Bu hedefe ulaşmanın bir sonraki doğal adımı, her zaman için dışarıdan bir işgal sürdürülürken aynı anda ülke içinde bir ayaklanma başlatmak olmuştur.
ABD’nin iddia edilen stratejik planına göre, Kürt grupların gerçekleştireceği bir işgal, ideal senaryoda ülke genelinde daha geniş çaplı bir kalkışmayı tetikleyecek, böylece genel bir kaos ve bölünme ortamı yaratacaktı.
Ancak böyle bir çıkmazı hayata geçirmek hiç de kolay olmayacaktı. Ocak ayında İsrail dış istihbarat servisi Mossad, bir iç savaşı tetikleyecek silahlı bir ayaklanma başlatmaya çalıştı. İran bu kanlı saldırıyı sadece iki-üç gün içinde, ezici bir güç kullanarak bastırmayı başardı.
Aralarında yüzlerce polis ve güvenlik görevlisinin de bulunduğu bu çatışmalarda toplam 3 bin 117 kişi hayatını kaybetti.
Başlangıçta bu ayaklanma, İran’ın batısındaki suç şebekelerinden devşirilen paralı unsurları kullanmayı amaçlamıştı; hatta Kürt milis gruplarının İran güvenlik güçleriyle çatışmaya sokulduğuna dair bazı kanıtlar da mevcuttu, ancak bu girişim hızla bastırıldı.
Nitekim 2022 yılında Mahsa Emini'nin ölümü ülke çapında protestoları tetiklediğinde, Batılı istihbarat servisleri bu durumu Kürt ayrılıkçı grupları devreye sokmak için bir fırsat olarak görse de istedikleri hedeflere ulaşmayı başaramadılar.
Irak’ta ise ABD ve sonrasında İsrailliler, petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek için Kürt güçleriyle birlikte hareket ederek kendi hükümetine sahip yarı özerk bir Irak Kürdistan Bölgesi oluşturmayı başardılar.
Benzer bir durum Suriye’nin kuzeydoğusunda da yaşandı; burada ABD, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla bilinen yapının kurulmasına önayak oldu ve bu gücü hem IŞİD’e karşı savaşmak hem de Suriye’nin sadece petrol yataklarını değil, ülkenin en bereketli tarım arazilerini de denetim altına almak için kullandı.
Maalesef Kürt milliyetçiliği, bölgedeki Kürt azınlık nüfusunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek adına, 1920’lere kadar uzanan bir süreçte önce İngiltere, ardından ABD tarafından her zaman teşvik edildi.
Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de ayrılıkçı bölgeler kurmayı hedefleyen bu Kürt milliyetçisi gruplar, ulvi bir amaç uğruna savaştıklarına yürekten inansalar da, nihayetinde neredeyse her zaman hem Kürt halkına hem de çevrelerindeki halklara çok daha büyük zararlar verdiler.
Bu tespit, Kürt milliyetçiliğinin veya devletleşme mücadelesinin tarihsel ya da ahlaki meşruiyetine dair bir yorum değil, olgusal bir değerlendirmedir.
Örneğin, ABD destekli SDG’nin "Rojava" olarak adlandırdığı ve Suriye’nin kuzeydoğusunda yakın zamanda dağılan sözde özerk bölge projesini ele alalım.
2015 yılında ABD, bu yapıyı IŞİD’e karşı savaşmaları için silahlandırıp fonlamış; sahadaki fedakarlıkları karşılığında onlara parlak bir gelecek vaat etmişti.
Nihayetinde, çoğunluğu Arap olan topraklara hükmeden Kürt liderliğindeki SDG, Suriye’nin kuzeybatısına doğru ilerleyerek Afrin bölgesini ele geçirmeyi başardı.
Hemen hemen her Kürt grubunu bir terör örgütü ve/veya tehdit olarak gören Türkiye, 2018 yılında "Zeytin Dalı Harekatı"nı başlatmaya karar verdi; SDG’yi bozguna uğratarak bu bölgeyi kendi kontrolüne aldı ve yönetimi kendi vekil güçlerine devretti.
Peki, bu sırada ABD ordusu onlara yardım etmek için ne yaptı? Tahmin ettiğiniz gibi; arkalarına bakmadan kaçtılar ve Kürt müttefiklerini kaderine terk ettiler.
2019 yılında Türkiye bu kez "Barış Pınarı Harekatı"nı başlattı; Suriye'nin kuzeydoğusundaki bir hattı SDG'den geri alarak bu toprakları elinde tutmak için "Suriye Milli Ordusu" (SMO) adını verdiği el-Kaide bağlantılı vekil güçlerini kullandı.
ABD, Kürt müttefiklerini bir kez daha yarı yolda bıraktı. Buna rağmen SDG, tıpış tıpış yine ABD'li hamilerine döndü ve o dönemin Beşşar Esed hükümetiyle bir anlaşmaya varmayı reddetti.
Aralık 2024'te Esad devrildiğinde, pek çok Suriyeli Kürt için ve bilhassa SDG'nin Suriye'nin kuzeydoğusundaki hakimiyetinin bekası için ciddi bir tehdit baş gösterdi.
Suriye'nin yeni lideri Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütü lideri Colani, ülkenin kuzeydoğu kesimini geri almak ve Şam'ın otoritesi altına sokmak amacıyla SDG'ye karşı bir taarruz başlatmaya karar verdi.
Ocak 2026'da, ABD "hakikat anı" geldiğinde Kürt hareketini bir kez daha terk edince SDG yönetimi çöktü ve Colani Suriye'nin kuzeydoğusunu ele geçirdi. Neden mi? Aslında cevap çok açık: ABD, Kürt grubunu sadece Beşşar Esed hükümeti devrilene kadar Suriye'nin petrol ve tarım kaynaklarını elinden geri tutmak için bir vekil güç olarak kullanmıştı.
╰┈➤ 'Amerika'nın SDG'yi satışı, HTŞ-İsrail gizli görüşmelerinde onaylanmıştı'
Rejim değişikliği tamamlanır tamamlanmaz Colani Beyaz Saray'a davet edildi, el-Kaide ve IŞİD geçmişi ise görmezden gelindi.
Görüldüğü üzere, ne ABD ne de İsrail Kürtleri hiçbir zaman umursamadı; çünkü her ikisi de Suriye'de El-Kaide bağlantılı grupları zaman zaman gizli, bazen de açıkça destekleyerek her iki tarafı da birbirine karşı oynadı.
╰┈➤ Amerika, Kürtleri nasıl terk etti?
Trajik olsa da tarih bizlere gösteriyor ki; Kürt militan gruplar, gerçekleşmeyecek vaatlerle Batı’nın çıkarlarına hizmet etmek için kullanılmaya oldukça müsaittir.
Bu nedenle, benzer bir girişimin tekrar deneneceğini varsaymak her zaman makul bir beklentiydi. Ancak bu sefer, bu grupların herhangi bir başarı elde etme şansı son derece düşüktü ve girişecekleri böyle bir eylemin sonuçları, Irak Kürdistan projesinin tamamen çökmesi riskini dahi beraberinde getiriyordu.
İran'daki Kürt grupların ülke genelinde topyekün bir ayaklanmayı tetikleme ihtimali düşüktür ve bunun pek çok sebebi vardır.
Kürt nüfusu, İran'ın 92 milyonluk toplam nüfusu içinde yaklaşık 10 milyonla azımsanmayacak bir yere sahip olsa da, hepsi hükümeti yıkmaya yemin etmiş değildir; bu iddia bir propagandadan ibarettir, zira çoğu kendi hayatını idame ettiren sıradan insanlardır.
Bu hasmane Kürt gruplarının militan gücü ağırlıklı olarak Irak'ta konuşludur; bu da İran içindeki kuvvetlerinin daha en baştan bozguna uğratılacağı anlamına gelmektedir.
Bir de İran ordusunun beklenen bir saldırıya karşı tahkim ettiği ve asker sevk ettiği Irak-İran sınırı meselesi var. Ancak bu gruplar, sayıca çok üstün olan İran tarafına ulaşmadan önce, Irak'ta İran ile müttefik olan gruplarla karşı karşıya gelmek zorundadır.
Topyekün seferberlik halinde, Haşdi Şabi çatısı altındaki bu Iraklı gruplar yaklaşık 250 bin kişilik bir kuvvet teşkil etmektedir.
Böyle bir saldırının İran'da bir ayaklanma başlatabilmesi veya ülkedeki diğer azınlık gruplarından (Lurlar, Araplar veya diğerleri) silahlı oluşumları harekete geçmeye teşvik etmesi için, en azından somut bir sonuç alınması gerekir.
Farazi olarak Kürt gruplar bazı toprakları ele geçirse bile, İran öylesine devasa bir ülkedir ki bazı kasaba ve köylerin geçici kaybı büyük bir sorun teşkil etmeyecektir.
════════════════
İran için 'Yinon Planı'
════════════════
Bu gruplar için en iyi senaryo budur; o da tabii eğer Iraklıları ve İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun (DMO) insansız hava araçları ile füzelerini aşabilirlerse... Aksine, böyle bir saldırı Kürt bölgesel projesine fayda sağlamak bir yana, projeye karşı muazzam bir tepkiyi tetiklemeye mahkumdur.
Bu durumun "Balkanlaşmaya" yol açacağı fikrine gelince; bu, öngörülebilir gelecekte mümkün görünmemektedir. Bu, Tel Aviv ve Washington'un denemeyeceği anlamına gelmez. Gelgelelim, İran muhalefeti hem bölgesel hem de ideolojik olarak öylesine bölünmüş durumdadır ki, grupların birlikte çalışma becerisi yok denecek kadar azdır.
╰┈➤ Ürdün, İranlı muhalif Komala Partisi'ne ofis açma hazırlığında
Örneğin İsrail’in kuklası Rıza Pehlevi’yi destekleyen İranlıları ele alalım. Bunlar, kendilerini Kürtlerden, Afganlardan, Araplardan ve diğerlerinden üstün gören katı Fars milliyetçileridir.
Bugün oğlu, İranlıların küçük ama sesi çok çıkan bir azınlığı [özellikle diasporada] tarafından adeta bir kült figür gibi yüceltilen devrik Şah döneminde, ülkedeki Fars olmayan gruplar büyük ölçüde sindirilmiş ve ayrımcılığa uğramıştı.
Aslında azınlıklar, İslam Cumhuriyeti altında Pehlevi monarşisinden ve ondan önceki Şahlardan çok daha iyi durumdadır.
Koşulları hiçbir şekilde kusursuz değildir; hükümetin çoğunlukla etnik Farsların yaşadığı İran'ın merkez bölgelerine öncelik verdiğine dair şikayetler sıkça dile getirilmektedir, ancak mevcut İslami yönetim ile önceki liderliklerin onlara yaklaşımı arasında basit bir kıyaslama dahi yapılamaz.
Sonuç olarak, İran'da Suriye tarzı bir iç savaş yaratma seçenekleri, bazı yorumcuların iddia ettiğinden ya da Washington'daki savaş yanlısı düşünce kuruluşlarının sunduğundan her zaman çok daha düşüktü.
İran saldırı altındayken ve sivillere yönelik her gün katliamlar gerçekleştirilirken, bu durum halkın kanlı mezhep isyanlarına girişmesi yerine bayrak etrafında kenetlenmesini sağlamıştır.
Anlaşılması gereken bir diğer kritik faktör de, İslam Cumhuriyeti'nin dünyanın en büyük askeri süper gücüne ve bölgenin en gelişmiş ordusuna karşı bariz bir direnç gösteriyor olmasıdır. Bu durum tek başına, küçük militan grupların harekete geçme konusunda daha tereddütlü davranmasına neden olmaktadır.
Bununla birlikte, ABD ve İsraillilerin rejim değişikliğini başarmak ya da en azından bu kez ağır bir darbe indirmek uğruna tüm vekil güçlerini feda etmeye niyetli oldukları görülüyor; bu nedenle, ilerleyen bir aşamada bazı çaresizce emirlerin verilmesi hiçbir zaman imkansız değildir.
Çeviri: YDH