
YDH- Amerikan Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nın yayımladığı son analiz, bölgedeki mevcut çatışma sürecinin Körfez ülkelerinin "savunmasızlığını" net bir şekilde deşifre ettiğini vurguluyor.
Düşünce kuruluşuna göre, ne milyar dolarlık devasa ekonomik iş birlikleri ne de bölgedeki geniş kapsamlı ABD askeri mevcudiyeti, bu ülkeleri bölgesel bir gerilimin doğrudan etkilerinden korumaya yetmedi.
Yaşanan bu gelişmeler, Washington ile Körfez başkentleri arasındaki stratejik uçurumun derinleştiğini tescil ederken; bölge ülkelerinin mali yatırımlarına ve harcadıkları zamana rağmen Beyaz Saray'ın karar alma mekanizmalarında beklenen etkiyi yaratamadıkları gerçeğini pekiştirdi.
Analizde, özellikle Donald Trump döneminde İran’a yönelik alınan kritik kararlarda Körfez liderlerinin söz sahibi olamamasından duyulan rahatsızlığın, bölgesel diplomatik tansiyonu artıran temel unsurlardan biri olduğu belirtiliyor.
➪ İran'dan İslam dünyasına mesaj
➪ Arakçi: İran’ın Müslüman ve komşu ülkelerle uzlaşı girişimi, Trump tarafından anında engellendi
➪ İran: Bize saldıran her nokta meşru hedefimizdir
➪ Merendi: Arap devletleri bize gelip tesislerini gönüllü kapatmayı teklif etti
➪ Pizişkiyan'dan kendi açıklamasına izah
İran'a, Amerika-İsrail tarafından dayatılan savaşla tırmanan askeri gerilim, Körfez ülkelerinin onlarca yıldır güvenliklerinin temel dayanağı olarak gördüğü unsurları sarsarak, stratejik kırılganlığı hiç olmadığı kadar belirgin hale getirdi.
ABD üslerine ev sahipliği yapmanın mutlak bir koruma kalkanı sağlayacağına dair yerleşik inanç, bugün hem Batılı uzmanlar hem de stratejistler tarafından ciddi bir sorgulama sürecine alınmış durumda.
Çatışmaların gidişatında İran’ın netleşen tavrı ise bölgesel denklemi daha karmaşık bir boyuta taşıdı.
Tahran yönetimi, komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarını hedef alabileceğini açıkça ilan ederken, enerji altyapısına yönelik her türlü tehdidin karşılıksız kalmayacağını duyurdu.
Bu senaryo doğrultusunda, hem İsrail’in enerji hatları hem de Amerikan üslerine kapılarını açan Körfez ülkeleri doğrudan misilleme sahası olma riskiyle karşı karşıya kalmış bulunuyor.
Bölgesel normalleşme çabalarının en somut adımı olan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) öncülük ettiği İbrahim Anlaşmaları da kriz sürecinde beklenen diplomatik korumayı sağlayamadı.
Carnegie’nin analizine göre, İsrail ile kurulan resmi bağlar, BAE ve diğer imzacı ülkeleri savaşın yıkıcı etkilerinden ve tehdit atmosferinden ayrıştırmaya kafi gelmedi.
Anlaşmanın tarafları, en büyük güvenlik garantisi olarak gördükleri bu diplomatik hamlenin, sıcak çatışma zemininde işlevsiz kalışına tanıklık etti.
Sürecin nihayetinde Körfez dünyasını zorlu bir yol ayrımı bekliyor. Carnegie, bazı ülkelerin mevcut "bağımlılık" ilişkisini sürdürmeyi tercih edebileceğini, bazılarının ise Washington ile olan iş birliği modellerini kökten revize edebileceğini öngörüyor.
Bölgenin yanıt bekleyen temel sorusu ise güncelliğini koruyor:
''Körfez ülkeleri kendi aralarında güçlü ve kolektif bir güvenlik sistemi mi inşa edecek, yoksa güvenliğini dış aktörlere emanet eden geleneksel ancak riskli politikasını sürdürmeye mi devam edecek?''
Sonuç olarak; Amerikan askeri varlığına ve milyar dolarlık stratejik yatırımlara rağmen ortaya çıkan bu tablo, Körfez ülkelerini dış aktörlere dayalı geleneksel güvenlik politikalarını terk ederek, bölgesel gerçeklerle uyumlu, bağımsız ve kolektif bir savunma mimarisi inşa etme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakıyor.