Güney Lübnan’ı yok etmek: Ekokırım ve kentsel yıkım hakkında şimdiye kadar bildiklerimiz

21 Mayıs 2026

❝...çünkü savaş; ovalara, vadilere, nehirlere, dağlara, ağaçlara ve tüm yaşam kaynaklarına karşı hâlâ devam ediyor.❞

YDH- Çevre örgütü Green Peace'de kaleme aldığı analizinde Zeynep Osman, İsrail’in Lübnan'a karşı yürüttüğü işgalci ve saldırgan operasyonların, sadece binaları yıkan fiziksel bir güç olmadığını, toprağı, suyu ve tarımı zehirleyen uzun vadeli bir ekolojik kırım süreci olduğunu açıklıyor. Osman, savaşın çok ötesinde toprağı yaşanmaz hale getiren İsrail bombardımanlarının nesiller boyu sürecek bir çevresel yıkım stratejisi olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Güney Lübnan toprağındaki krom, kurşun ve çinko oranlarının yasal sınırları aştığını, bunun rastgele bir bombardıman değil, toprağın yapısını bozan bir "hasar haritası" oluşturduğunu vurgulayan Zeynep Osman, ortaya çıkan 16 milyon ton molozun, içindeki asbest ve ağır metallerle birlikte, savaş bittikten sonra bile devam edecek "ikinci bir felaket" haline geldiğini, bu enkazın doğru yönetilmemesinin bölgeyi kalıcı bir zehirli çöplüğe dönüştüreceğini açıklıyor.

✱✱✱


2023 sonbaharı. 

Her şey o zaman başladı. 8 Ekim'den iki hafta sonra, sınır hattında karşılıklı topçu ateşi başladığında, Lübnan sınır köylerindeki zorunlu göç de hız kazandı. Köyler sakinlerini kaybedip ıssızlaşırken, basın kuruluşları her gün yerinden edilen binlerce insanın dramını belgelemeye başladı. Yıl sonuna gelindiğinde, Lübnan’da onlarca köy artık terk edilmiş durumdaydı. Medya yaşananları henüz resmî bir "savaş" olarak nitelendirmemiş olsa da, 2024’ün başlarında 90.000’den fazla insan evini ve yurdunu çoktan terk etmişti. Lübnan resmî kurumlarının hasar tespit çalışmaları, İsrail bombardımanına hedef olan güneydeki 53 kasaba ve köyde ciddi yıkımlar yaşandığını ortaya koydu.

Yıkım, kapkara bir bulut gibi hızla yayıldı.

Medyanın yaşananları "savaş" olarak tanımlaması ancak 2024 sonbaharını buldu. Ancak insani ve çevresel boyutuyla bakıldığında, yerel ve uluslararası medyanın savaş olarak tanımlamaya başladığı bu süreç, aslında daha az şiddetli olduğu sanılan ilk dönemi takip eden devasa bir yıkım ölçeğine dönüşmüştü.

Uygulamada bu, Güney Lübnan sınır köylerinin trajedilerinde artık yalnız olmadığı anlamına geliyordu. Savaş; başkent Beyrut'un kalbine ve banliyölerine ulaşıp tüm Lübnan topraklarını etkisi altına almadan önce, Güney, Nebatiye ve Bekaa valiliklerindeki diğer köyler de aynı akıbete sürüklendi.

Bulut giderek genişledi: Artık kıyılarda dolaşan bir hayalet değil, saldırıya geçmiş bir canavardı. Roketler ve mermiler her yöne yağmaya başladı. Yarun, Deyr Seryan, Marun er-Ras, Ayta eş-Şaab, Blida, Meys el-Cebel, Hula, Hiyam ve diğerleri... Tüm bu köyler, savaşın yıkıcılığı ve unutulma riskiyle baş başa kalarak insansızlaştırıldı. İsimlerinin tarih sahnesinden silinmesi imkânsızdı; çünkü toprak, sömürgecilikle karşılaştığı her yerde ismiyle, tarihiyle ve hafızasıyla kendini savunur.

27 Kasım 2024’te ateşkes anlaşması yürürlüğe girdi. Sakinler geri dönüp yıkımı kendi gözleriyle gördüler. O belirli dönemde ve savaş ile göç dalgasının yeniden başladığı 2 Mart 2026 tarihinden önce, güneyliler kayıplarının ve acılarının bilançosunu çıkarmaya çalıştılar. Bu rapor yaşanılan her şeyi kapsayamıyor, çünkü savaş; ovalara, vadilere, nehirlere, dağlara, ağaçlara ve tüm yaşam kaynaklarına karşı hâlâ devam ediyor. Şu an itibarıyla sayabildiğimiz tek şey, 8 Ekim 2023 ile 2026 kışında yeniden alevlenen savaşın hemen öncesindeki son günler arasında uzanan büyük yıkımın sadece küçük bir parçasıdır.

Beyaz fosfor: Toprakta yangın

Beyaz fosfor, oksijenle temas ettiği anda tutuşur ve kemiğe ulaşana kadar cildi yakmaya devam eder. Uluslararası Af Örgütü'ne göre, 16 Ekim'de İsrail ordusu sınır köyü Duhayra'ya yönelik ayrım gözetmeksizin bir saldırı düzenledi; saldırının ardından dokuz kişi boğulma şikâyetiyle hastanelere kaldırıldı.

Bir ay sonra, Kefar Kila köyü aynı silahla benzer bir trajediye tanıklık etti. Beyaz fosfor belirli bir hedef gözetmez çünkü kelimenin tam anlamıyla temas ettiği her şeyi yakar.

Sadece masum insanları öldürmekle kalmaz; bombardıman sonrasında bile aktif kalan kimyasal parçacıklarla zehirlenmiş, yanmış bir toprak bırakır. Bitki örtüsünü yok eder, mahsullerin ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur, toprak erozyonunu hızlandırır ve biyoçeşitliliği büyük bir gerilemeye iter. Yaydığı zehirli duman ve ardından gelen yangınlar, ekosistemin boğazını sıkan kollar gibi onu yavaş yavaş boğar.

Tekrarlanan beyaz fosfor saldırılarından sonra, birçok köydeki tarlalar ve ormanlık alanlar, uzun yıllar boyunca kendini toparlayamayacak, solgun ve kömürleşmiş arazilere dönüştü. Af Örgütü, uluslararası düzeyde yasaklanmış olan bu fosfor kullanımını doğuda Meys el-Cebel ve merkezde Ayta el-Cebel köylerinde yeniden belgeledi. Çoğu imha savaşında olduğu gibi, failler her zaman dünyayı bu suça alıştırmaya çalışır.

Teoride, 1980 tarihli Bazı Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi'nin III. Protokolü beyaz fosfor kullanımını yasaklıyor. Ancak dünya kendi gündemine gömülmüşken, tıpkı Gazze’de olduğu gibi, Güney Lübnan’da da erken bir yıkımın ana hatları şekillenmeye başlamıştı. Resmî Lübnan raporları, fosfora maruz kalan toprağın genel bir kirlenmeden ziyade, düzensiz bir "hasar haritası" oluşturduğunu ortaya koyuyor; yer yer yoğunlaşan bu tablo, tek tip bir zehirlenme fikrini çürütmekle kalmıyor, çok daha karmaşık ve tehlikeli bir örüntüye işaret ediyor.

Rakamlar, bozulmanın boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor: Fosfor yoğunluğu Güney Lübnan'ın bazı bölgelerinde milyon başına 1.858 parçaya ulaşıyor; bu da bölgede beyaz fosfor bombalarının kullanıldığı iddiasını güçlendiriyor. Krom değerleri örneklerin %45'inde yasal sınırları aşarken, bu aşırılıkların %59'u "çok yüksek" olarak sınıflandırılıyor; çinko örneklerin %22'sinde, bakır ise %9'unda izin verilen seviyelerin üzerine çıkıyor. Dahası, Lübnan'ın doğusundaki Bekaa kasabası Buday'da, tek bir izole bölgede milyon başına 230 parçaya ulaşan kurşun kirliliği tespit edildi.

Bu tür rakamlar, sıradan bir kimyasal kirliliğin ötesine geçerek, toprağın yapısının derinlemesine ve kalıcı bir şekilde tahrip edildiğini haykırıyor.

Ormanlık alanların doğal kalkanı çöküyor

Uydu görüntülerinde köyler, sanki hiç var olmamışlar gibi silinmiş durumda. Enkaz üstüne enkaz... Anılar yok, hikâyeler yok; bir zamanlar sakinlerini toprakla birleştiren o kadim ortak yaşam artık yok. Olayları endişe ve acı içinde izleyen köylüler; tüm yolların dozerlerle kazındığını, Lübnan köylerinin ömrüne tanıklık eden zeytinliklerden geriye hiçbir iz kalmadığını anlatıyor. Zeytin ağacı, toplam zeytin hasadının yaklaşık %38'ini, yani üçte birinden fazlasını karşılayan Güney Lübnan'ın kimliğinin ta kendisidir. Ancak İsrail saldırıları, asırlık ağaçlar da dahil olmak üzere 65.000'den fazla zeytin ağacını küle çevirdi.

Kayıplar her geçen gün katlanarak artıyor. Çevresel yıkımın onarımı; altyapının yeniden inşası veya verilecek mali tazminatlarla eş tutulamaz; bu süreç çok daha zorlu ve sancılıdır.

Resmî Lübnan raporları, iyileşme sürecinin; ormanları, tarım arazilerini ve ekosistemi hedef alan bu derin hasar karşısında uzun soluklu bir planlamayı zorunlu kıldığını vurguluyor.

Orman yangınlarından, toprağı harap eden kimyasal atıklardan ve kontamine olmuş moloz yığınlarından bahsediyoruz. Tüm bunlar, savaşın yalnızca geçici bir yan etkisi değil, geleceği de ipotek altına alan uzun vadeli bir ekolojik felaket tablosudur.

Ekosistemler, sadece güzel bir doğa manzarasından ibaret değildir; tarım, sağlık ve toplumsal istikrarla doğrudan bağlantılı temel bir ekonomik altyapı oluştururlar.

Bu nedenle savaşın yarattığı yıkım, sadece yerle bir olan binalarla sınırlı kalmıyor; görünür hasarın çok ötesine, yani ekosistemlerin parçalanmasına ve kendini yenileme yeteneklerini kaybetmesine yol açan gizli ve uzun süreli bir zarara uzanıyor.

Lübnan devletinin tahminlerine göre çevresel tahribat geniş bir coğrafyaya nüfuz etti; en şiddetli etkiler ise askeri saldırıların yoğunlaştığı Güney Lübnan ve Nebatiye valiliklerinde hissediliyor.

Ormancılık sektöründeki felaket, yangın bölgesinin sınırlarını çoktan aştı. Temel çevresel ve ekonomik işlevler birer birer çöktü. Orman örtüsünün yanması; çam üretimi ve yakacak odun gibi geleneksel kaynaklarda, yaklaşık 6 milyon ABD doları değerinde olduğu tahmin edilen doğrudan kayıplara yol açtı.

Ancak asıl büyük kayıp; toprağın korunması, biyoçeşitliliğin devamlılığı ve yerel iklimin düzenlenmesi gibi hayati çevresel hizmetlerin yok edilmesinde gizli.

Bu bağlamda etkilenen bölgeler sadece ağaçlarını değil, çevredeki toplulukları erozyondan, kuraklıktan ve kademeli bir çevresel çöküşten koruyan doğal savunma hatlarını da kaybetmiş oldu.

Kıyılar ve tepeler boyunca: Arazinin dörtte biri alevler içinde

Bu rakamların durumun nihai bilançosu olmadığını, aksine felaketin hâlâ derinleştiğini unutmamak gerekir. Resmî Lübnan kaynakları, tarım ve hayvancılık sektörlerinde tablonun her geçen gün daha da ağırlaştığını doğruluyor.

Hayvancılık sektörü; 1,8 milyon kümes ve çiftlik hayvanının ölümü, 29.000'i aşkın arı kovanının yok olması ve 2 bin tonu bulan balık kaybıyla devasa bir darbe yedi.

Bugün gelinen noktada, İsrail saldırıları sonucu hasar gören tarım arazileri, Lübnan'ın ekilebilir topraklarının %22,5'ine, yani neredeyse dörtte birine ulaştı.

Bu yıkım, acil gıda yardımı ihtiyacını %17'den %24'e çıkararak ülkenin gıda güvenliğini kökünden sarstı; halihazırda Lübnan'da bir milyon insan, hayatta kalabilmek için acil yardıma muhtaç durumda.

Bu yıkımdan en çok küçük ölçekli çiftçilerin etkilendiğini özellikle vurgulamak gerek. Bireylerin veya ailelerin işlettiği küçük araziler, Güney'deki toplam tarımsal varlığın yaklaşık %80'ini oluşturuyor; bu da savaşın kırsal haneler ve yerel ekonomi üzerinde açtığı yarayı çok daha derinleştiriyor.

Savaşın bu yönü, sömürgeci bir çatışmanın en acımasız yüzünü, yıkımın meşum imzasını gözler önüne seriyor: Güney'deki çiftçilerin %78'i köylerinden göç etmek zorunda kaldı ve geri dönüşleri engellendi; topraklarında tutunabilenlerin oranı ise sadece %22. Denize gelince; o da payına düşen acıyı yaşıyor; 26 balıkçı teknesi, artık dilsiz ve hareketsiz, suların altında sessizce bekliyor.

Moloz yönetimi

Moloz; basit bir döküntü değil, şiddetin geride bıraktığı yıkımın ta kendisidir. Savaş enkazı, yalnızca devasa boyutuyla değil, uzun vadeli kirlilik yaratma potansiyeliyle de adeta bir "ikinci felaket" haline gelmiştir.

2024 sonuna dek elde edilen ön veriler, moloz hacminin yaklaşık 16 milyon ton olduğunu; bunun da doğal manzaranın üzerine binen 10 milyon metreküplük bir enkaz yükü anlamına geldiğini gösteriyor.

Enkazı basitçe temizlemek yetmez; zira molozların altında saklı duran asbest, kurşun bazlı boyalar, silis tozu ve ağır metaller doğrudan bir çevresel tehdit oluşturuyor.

Bu tehlikeli maddelerin vadilere, ormanlara ve tarım arazilerine kontrolsüzce saçılması; toprak ve su kaynaklarını zehirleyerek ekolojik yaşam alanlarını kalıcı bir yıkıma sürüklüyor.

Bu raporun hazırlandığı sırada, 40 adet geçici depolama alanı çoktan faaliyete geçmişti. Molozların nihai ve düzenli alanlara taşınmasındaki her türlü gecikme, bu enkazın coğrafyanın kalıcı ve zehirli bir parçası haline gelmesine zemin hazırlıyor; bu ise yeni bir felakete davetiye çıkarmaktan farksız.

Öne çıkan çözüm önerileri; molozu çevresel bir yük olmaktan çıkarıp yeniden kullanılabilir bir kaynağa dönüştüren "döngüsel iyileştirme" modeline odaklanıyor.

Lübnan Çevre Bakanlığı, enkazın yaklaşık %70'ini geri kazanıp dönüştürmeyi hedefleyen bir yol haritası sundu. Geri kalan %30'luk atıl malzeme ise, 4'ü kamuya ve 13'ü özel sektöre ait toplam 17 potansiyel noktada, hasarlı taş ocaklarının rehabilitasyonu için kullanılacak. Ancak bu dönüşümün başarısı; tehlikeli maddelerin en başta ayrıştırılmasına ve plansız, doğaçlama adımlar yerine organize bir yönetime bağlı.

Bu yılın başlarında, enkaz yönetiminin toplam maliyeti yaklaşık 145 milyon ABD doları olarak tahmin ediliyordu. Rakamlar ne söylerse söylesin —ki muhtemelen bu tutarın çok üzerine çıkacaktır— yalnızca yeniden inşa veya molozun kaldırılması hayatı geri getirmeye yetmeyecektir. Gereken, altyapı ile çevre arasındaki bağı çok daha sürdürülebilir temeller üzerinde yeniden kurmaktır. 2024 sonuna kadar geçen 45 günlük savaşta, Lübnan'da 21 bin 700 konut tamamen yok olurken 40 bin 500 birim de ağır hasar gördü.

Evler teknik açıdan çevresel yapılar gibi görünmese de, evlerine geri dönenleri; o toprağı bilen ve toprak tarafından bilinen o insanları hesaba katmadan, toprak üzerindeki iyileşmeyi anlamak imkânsızdır. Savaşın yoğunluğu arttıkça ve 2 Mart 2026 öncesine kıyasla rakamlardaki keskin yükseliş sürdükçe, özellikle çatışmalar hâlâ devam ettiği için, Güney Lübnan'da yıkılan konut sayısına dair kesin verilere ulaşmak oldukça güçleşiyor.

Çevresel açıdan atılabilecek tek gerçekçi adım, askeri operasyonların Güney Lübnan ekosistemleri üzerindeki etkilerini anbean izleyerek alarm durumunu korumaktır. Sonuçlara gelince; bunlar, köylerine saçılmış hayatlarının kalıntılarıyla yüzleşen insanların kederini yansıtarak amansız bir şekilde ağırlaşmaya ve derinleşmeye devam ediyor.


Çeviri: YDH