İran'ın dünyaya verdiği ders: Çoğulluk içinde birlik

20 Haziran 2026

❝Bir uyandırma çağrısı: Çoğulluk içinde birliğin, farklı halklar arasındaki ahengin ve insanın kendi coğrafyasını aşan bir merhametin, inşasına değecek bir geleceğin mozaik taşları olabileceği gerçeği.❞

YDH- Deneme yazarı Nora Hoppe, el-Meyadin'de yer bulan yazısında, İran'ın ABD ve İsrail'e karşı elde ettiği zaferlerin, yalnızca askeri veya diplomatik sonuçlar doğurmadığını, Batı merkezli dünya düzeninin çözülmesini hızlandırarak çok kutuplu yeni bir küresel düzenin önünü açtığını anlattı. Bugünkü İran'ın politikalarını geçici bir hükümet tercihi değil, binlerce yıllık tarihsel bir birikimin devamı olarak gösteren Hoppe, farklı toplulukların İran içinde birlikte yaşamasını "mozaik" metaforuyla açıklıyor. Bu nedenle Nora Hoppe, İran'ı sadece bir ülke olarak değil, "gelecekteki çok kutuplu dünyanın küçük bir prototipi" gibi sunuyor. İran mozaiği ile küresel çok kutupluluk arasında bilinçli bir paralellik kuruyor. 

✱✱✱


Liderler ve mürekkep 

Mayıs 2026'daki Pekin zirvesinde imzalanan "Çok Kutuplu Dünyanın ve Yeni Tip Uluslararası İlişkilerin Doğuşuna Dair Ortak Bildiri", tarihi ve belirleyici bir dönüm noktasını temsil ediyor.

Bu bildiri, Batı'nın küresel hegemonyasını yıkarak yerine Batı dışı bir düzen inşa etmeyi öngören bir yol haritasıdır.

Bildirinin dört temel ilkesinden biri bilhassa öne çıkıyor: "Dünya medeniyetlerinin ve değerlerinin çeşitliliği."

Bu yaklaşımla dünya, homojen tek bir küresel topluluk olmaktan çıkarılıp, birbirinden farklı medeniyetlerin oluşturduğu bir bütün şeklinde yeniden tanımlanıyor.

Üstelik mürekkeple yazılan bu sözler kâğıt üzerinde de kalmayacak; Moskova ve Pekin bu ilkeleri BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) aracılığıyla hayata geçirmekte kararlı.

Halklar ve kan 

Küresel Çoğunluk'un iki egemen gücü yeni jeopolitik haritayı "liderler ve mürekkeple" çizdiyse, İran Halkı da uluslararası düzeni "kanla" yeniden şekillendirdi.

Bu büyük dönüşüm, Hegemonya'nın kendilerine dayattığı acımasız savaşta verdikleri büyük kayıplar ve fedakârlıklar sayesinde gerçekleşti.

İran'ın kazandığı bu zafer, küresel güç dengesini hiçbir bildirinin yapamayacağı kadar köklü bir şekilde değiştirdi.

Üstelik İran bu yolda yalnız da değil; Barbarlık Ekseni'ne karşı savaşan tüm Direniş Ekseni'nin ve Rus askerlerinin fedakârlıkları da en derin saygıyı hak ediyor.

Ne var ki güç mimarisini temelden değiştiren o nihai ve tartışmasız darbeyi vuran, tam anlamıyla İran İslam Cumhuriyeti Halkı oldu.

İmam Seyyid Mücteba Hamenei'nin de ifade ettiği gibi, İran'ın "Fars Körfezi'ndeki zaferler zinciri", Küresel Çoğunluk'un büyük faydasına olacak şekilde "yeni bir bölgesel ve küresel düzenin şafağını" müjdeledi.

Bunlar yalnızca askeri zaferlerden ibaret değildi.

İran, dünyanın Hegemonunu dize getirerek psikolojik sömürgesizleşmeyi de eksiksiz bir biçimde tamamladı. Artık uydu devlet olmayı reddeden her ulus, Çok Kutuplu Mozaik'in parlak bir taşı hâline gelebilir.

Aslında İran, kendi içinde başlı başına çok kutuplu bir dünyadır; Farslar, Azeriler, Kürtler, Lurlar, Beluciler, Gilaklar, Türkmenler, Araplar ve daha nice farklı etnik kökenin yoğrulduğu tarihi bir sentezdir.

Diğer kadim imparatorluklar yabancı fetihlerin ağırlığı altında ezilip dağılırken, İran işgalcilerini kendi medeniyet mozaiği içinde eriterek ayakta kaldı.

Asla parçalanmadı; elindeki birbirinden farklı parçaları güçlü bir bütün oluşturacak şekilde yeniden düzenledi ve bir mozaiğin, tarihin sarsıntılarına karşı yekpare bir taştan çok daha dayanıklı olduğunu kanıtladı.

Hahameniş İmparatorluğu'ndan bu yana İran medeniyeti her daim aynı çetin soruyla yüzleşti:

"Pek çok farklı halkı, dili ve inancı barındıran bir toprak nasıl yönetilir?"

Bu sorunun cevabı asimilasyon ya da zoraki tektipleştirme (Gleichschaltung) değil... "mozaik tarzı yönetim" idi.

Bugün ne yazık ki sömürgecilerin elinde bulunan Kuroş Silindiri (M.Ö. 539–538), Büyük Kuroş'un sürgündeki halkların yurtlarına dönmesine izin veren fermanını; yerel yasalara, geleneklere ve dini inançlara duyduğu saygıyı tarihe not düşer.

Safeviler dönemi (1501-1736) ise bir başka ihtişamlı mozaiği gözler önüne serer: Sünni Müslüman nüfusu, özerkliğe sahip Ermeni Hıristiyan topluluklarını, Yahudi ve Zerdüşt azınlıkları ve çeşitli Sufi tarikatlarını aynı çatı altında yöneten Şii bir imparatorluk devleti.

Devlet "çerçeve", topluluklar ise mozaiğin "taşlarıydı". Güç, renklerin silinmesinden değil, aksine belirgin olmalarından doğuyordu.

Tüm bunlar İran mozaiğinin kansız inşa edildiği anlamına gelmez ancak "yok etme yerine özümseme" eğilimi, şefkat kaynağı olarak beslenilecek derin bir iz bırakmıştır.

İki "kazaya" ve bu kazaların açığa çıkardıklarına dair iki hikâye...

از کوزه همان برون تراود که در اوست

“Küpten sızan, içindekidir.”

 

1. Kaza

Baskı altında karakterin özünü ortaya çıkarmanın ötesinde, "küp ve içindekiler" meselesi tarihi "kazalarda" da kendini gösterir.

16. yüzyılın sonlarında, Safevi Hanedanlığı döneminde İran, Venedikli cam ustalarından kırılgan aynalar ithal ediyordu.

Uzun ve meşakkatli kara ve deniz yolculukları sırasında bu aynaların birçoğu kırıldı. Biçimi ne olursa olsun aynanın özünü kavrayan İranlı zanaatkârlar, bu kırıkları karmaşık geometrik mozaikler hâlinde yeniden işlediler.

Böylece İsfahan'daki Çéhél Sütun ve Tahran'daki Gülistan Sarayı gibi simge yapılarda görülen "ainekâri" (ayna işçiliği) sanatı doğmuş oldu.

Ainekâri, yekpare bir maddenin yeniden kurgulanmış "çok biçimli bir bütüne" dönüşümünü; ışığı farklı açılardan yakalayıp kırarak dağıtmasını temsil eder.

Düz ve tek bir ayna yalnızca tam karşısında duranı yansıtabilir.

Kırık aynalardan oluşan bir mozaik ise "ışığı her açıdan aynı anda" yansıtır. Tek İlahi Işık, özündeki kaynağı yitirmeden sayısız yüzeyde tecelli eder.

 

2. Kaza

İran'ın ainekâri tarihiyle bağlantılı aydınlatıcı ikinci "kaza", 2 Mart 2026 tarihinde, Tahran'daki Gülistan Sarayı'nın ABD-İsrail bombardımanlarından kaynaklanan şok dalgalarıyla sarsılmasıyla yaşandı.

Yüzyıllık sayısız "ışık taşı" yuvalarından koptu ve sarayın zeminine saçılarak... enkazın arasında gri kırıklara ve toza karışıp karardı.

İran Kültür ve Turizm Bakanı Rıza Salihi Emiri, bu suçu ve diğer 55 tarihi mekana verilen zararı tali bir hasar olarak değil, "İran kimliğine yönelik bilinçli ve kasıtlı bir saldırı" olarak nitelendirdi:

"Burada taştan ve harçtan değil, bir halkın hafızasından bahsediyoruz."

Kozmik Mozaik: Dilbilgisinin ve evrenin mimarisi olarak kırıklar 

Tasavvuftaki Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) anlayışı, evrenin yegâne İlahi Hakikatin ("el-Hakk") parçalara ayrılmış bir yansıması olduğunu öğretir.

Fars edebiyatı adeta dilsel bir mozaik işlevi görür: Firdevsi'nin destansı parçalarından Hafız'ın birbirinden bağımsız gazellerine kadar İran şiiri, anlam bütünüyle gün yüzüne çıkana dek özerk imge kırıklarını yan yana dizer.

Celaleddin Rumi ve Hafız gibi ustaların tek bir gazeli bile, redifin etrafında bütünleşen parçalanmış mistik hâlleri sunar.

Farklı tüylerden kuşlar aynı sürüde 

Feridüddin Attar'ın şaheseri "Kuşların Dili" (Mantıku't-Tayr), kuşlardan oluşan canlı bir mozaiği anlatır. Dünyadaki tüm kuşlar bir hükümdar arayışıyla efsanevi "Simurg"un peşine düşerler.

Yedi vadi boyunca süren uzun ve çetin yolculuğun ardından sadece otuz kuş bu varlığın menziline ulaşmayı başarır ve burada onlara bir su birikintisine bakmaları söylenir...

Kuşlar sudaki yansımalarına baktıklarında kendilerini tek tek bireyler olarak değil; otuz kuşluk bir bütün olarak görürler. İşte mucize de burada başlar.

Farsçada "Simurg" ismi, otuz (si) kuş (murg) anlamına gelmektedir. Aradıkları o ilahi varlık, aslında birbirlerine kopmaz bağlarla bağlı olduklarının kolektif bir idrakinden ibarettir.

Yedi vadi (Talep, Aşk, Marifet, İstiğna, Tevhid, Hayret, Fakr u Fena) doğrusal bir rota değildir; hakikat yolcusu bu vadilerde defalarca parçalanır ve yeniden birleşir. Ruhun kendisi, tam da bu manevi işçilikle inşa edilen bir mozaiktir.

Tektiplik dayatmayan bütünlük

Firdevsi'yi anma gününde İmam Seyyid Mücteba Hamenei, Şehname hakkında şunları söylemişti:

"Onun destansı ve Kur'ani kavramları, İran'ın tüm etnik gruplarını ve sosyal katmanlarını kimliklerini ve bağımsızlıklarını korumada; 'Zahhakvari' saldırganlara karşı verdikleri savaşta birleştirir."

[Zahhak, açgözlülüğü temsil eden şeytani bir figürdür.]

Savaşçıların, âşıkların, bilgelerin ve asilerin bir mozaiği olan Şehname, bir "dirençli çoğulluk" tasavvurunun; tektiplik dayatmayan bütünlüğün bir yol haritasıdır.

Çok kutuplu bir dünyanın İnsaniyetine doğru...

Bugün İran İslam Cumhuriyeti, merhamet yoluyla sarsılmaz bir birlik sergileyerek o çok renkli tarihinin ve çeşitli halklarının bir toplamı olarak dimdik ayakta duruyor.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai şu tarihi ifadeleri kullandı:

"Dini, etnik kökeni, milliyeti, ırkı veya diğer hiçbir ayrımı fark etmeksizin her onurlu insana; Müslümanlara, Yahudilere, Hıristiyanlara, Sihlere, Hindulara, Budistlere ve inanç sahibi olan herkese; hiçbir resmi dine mensup olmasa da barış, adalet ve insan onuru gibi evrensel değerlere yürekten bağlı olanlara sesleniyorum [...] Bu savaş, çağımızda ve gelecekte 'iyi' ile 'kötü'nün tam olarak ne anlama geleceğini belirleyecek olan savaştır."

Filozof, siyasetçi ve İmam Seyyid Mücteba Hamenei'nin kayınpederi Prof. Gulam Ali Haddad Adil, İranlıların vatanlarını ve kimliklerini savunurken yeni bir birlik ve direniş destanı yazdıklarını belirtiyor:

"O efsanevi Binbir Gece Masallarını unutun. Gelin ve İran halkının gerçek Binbir Gecesine tanık olun."

İran, 1 Haziran'da Amerika Birleşik Devletleri ile diyaloğu askıya alma kararı aldı. Bu karar ulusal bir çıkar uğruna değil; Siyonist rejimin savaş suçlarına karşı Gazze ve Lübnan'ı savunmak amacıyla alındı.

Bu durum, İmam Humeyni'nin "mustazaflarla" (zayıf bırakılanlara) empati kurmayı medeniyetin bir gereği sayan vizyonunun bir yankısı olabilir mi?

Bir halkın çektiği acının, aslında bütünün bağrında açılan bir yara olduğunun, bizzat İran mozaiğinden doğan bir idraki değil midir bu?

Acaba İran burada dünyaya çok kıymetli bir ders veriyor olamaz mı?

Bir dayatma değil, aksine bir uyandırma çağrısı: Çoğulluk içinde birliğin, farklı halklar arasındaki ahengin ve insanın kendi coğrafyasını aşan bir merhametin, inşasına değecek bir geleceğin mozaik taşları olabileceği gerçeği.

Kısacası bu mozaik, yalnızca İran'ın geçmişte ne olduğu veya bugün ne ifade ettiğine dair bir metafor değildir.

Aynı zamanda Çok Kutuplu bir dünyanın neye dönüşebileceğine dair somut bir tasavvurdur: Tek bir imparatorluğun ışığını yansıtan düz bir ayna değil; aksine, her biri aynı ilahi ışığı farklı bir açıdan yakalayan sayısız kırığın oluşturduğu bir ayna tarlası...

Asıl soru dünyanın bu resmi benimseyip benimsemeyeceği değildir; asıl mesele, o otuz kuşun yansımasında kendimizi görmeyi öğrenip öğrenemeyeceğimiz ve bütünlüğümüzün hiçbir zaman sadece bize ait olmadığını idrak edip edemeyeceğimizdir.


Çeviri: YDH