
YDH - 7 Ekim sonrası yaşanan bölgesel gelişmeler ve Suriye’deki rejim değişikliği, Irak’ı doğrudan etkileyerek ülkeyi Amerikan güçleri ile direniş grupları arasında dolaylı bir çatışma sahasına dönüştürdü. Sınır güvenliği riskleri ve hava sahası üzerindeki Amerikan denetimi egemenlik tartışmalarını tetiklerken, Washington'ın finansal kısıtlamaları ve Hürmüz Boğazı’nın kapanması Irak ekonomisini ciddi bir istikrarsızlığa sürükledi. El-Ahbar gazetesi yazarı Fakr Fadıl'ın aktardığına göre parlamentoda güçlü bir çoğunluğa sahip olan direniş yanlısı siyasi bloklar, dış baskılar ve hükümet içi dengeler sebebiyle bu yasama ağırlıklarını tam bir yürütme gücüne dönüştürmekte yetersiz kalıyor. Direniş gruplarının silahsızlandırılması yönündeki iç ve dış dayatmalar ise Irak’ın mevcut güvenlik kaygılarıyla çelişerek siyasi sistem içindeki gerilimi daha da derinleştirme riski barındırıyor.
7 Ekim’den bu yana Irak sahası, bölgesel çatışmaların arkasındaki sıradan bir dekor olmaktan çıkıp, bölgedeki nüfuz haritalarının yeniden çizilmesini de beraberinde getiren dönüşümlerin merkez üssü haline geldi.
İsrail'in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının başlamasından itibaren bunun yansımaları Irak’ta doğrudan hissedildi; bu durum, destek cephelerinin eylemleriyle başlayıp Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah’ın suikastla öldürülmesi, Suriye’deki iktidarın beklenmedik çöküşü ve bölgesel güvenlik dengelerindeki sarsıntılarla devam eden bir dizi yapısal kırılmaya yol açtı.
Bu gelişmeler, Irak’ın güvenlik yapısında bir dönüm noktası oluşturdu. Ülke, gerilimi sınırlandırma aşamasından, Iraklı direniş grupları ile Amerikan güçleri arasında karşılıklı caydırıcılık mesajları içeren dolaylı bir çatışma evresine geçti.
İstikrarsız bir seyir izleyen bu çatışma ortamında, direniş gruplarının Ayn el-Esed ve Harir gibi üsleri hedef almasına karşılık, Haşdi Şabi ve ordu mevzilerine yönelik birçok vilayette hava saldırıları düzenlendi.
Bu gerçeklik, ABD’nin kararıyla Irak’ın gelişmiş savunma sistemlerinden yoksun bırakıldığı bir vasatta, Amerikalıların kontrol altında tuttuğu ve karşı tarafın lehine kullandığı "hava sahası egemenliği" meselesini yeniden gündeme taşıdı.
Gelişmeler ayrıca, özellikle tekfirci çizgideki silahlı gruplarla bağlantılı tehditlerin baş göstermesiyle Irak-Suriye sınırında yeni sınamaları beraberinde getirdi; bu durum, geçmişteki karanlık senaryoların tekrarlanmasını önlemek adına geniş çaplı bir güvenlik teyakkuzunu zorunlu kıldı.
Ekonomik açıdan da Irak, mücadelenin etkilerinden uzak kalamadı. Destek savaşına dolaylı katılım, ABD’nin Merkez Bankası üzerinden dolar akışına yönelik mali denetimleri sıkılaştırmasıyla eşzamanlı gerçekleşti.
Bu durum iç piyasayı ve yerel para biriminin istikrarını sarsarken, siyasi dengelerin yönetiminde ekonomik baskı araçlarının rolüne dair iç tartışmaları alevlendirdi. Ekonomik sıkışma son olarak Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla en üst seviyeye ulaştı; bu gelişme, bütçe gelirlerinin yüzde 90’ını petrole dayandıran Irak’ın ihracatında sert bir düşüşe yol açtı.
Bu bağlamda Ketaib Seyyidü'ş-Şüheda yöneticilerinden Hamid el-Kaabi, el-Ahbar’a yaptığı açıklamada, "Birbiri ardına gelen bu olaylar yeni bir gerçeklik doğurdu. İki temel unsurun kaybı nedeniyle Irak cephesinde taktiksel bir zayıflık baş gösterdi: Birincisi, Seyyid Nasrullah’ın sembolik değeri ve şehadetinin direniş ekseni için taşıdığı anlam; ikincisi ise Suriye’deki rejimin çöküşüdür" değerlendirmesinde bulunuyor.
El-Kaabi, "Bazı Iraklı siyasi güçler, bu değişimleri sahada ve siyasi alanda direniş eksenine baskı kurmak ve iç güç dengelerini kendi lehine değiştirmek amacıyla hızla kullanmaya girişti" diyerek en belirgin saha değişiminin şu sıralar güvenlik risklerinin tırmandığı Irak-Suriye sınırında yoğunlaştığına dikkat çekiyor.
Mevcut tehditlerin, Suriye’deki yeni düzen içinde faaliyet gösteren, tekfirci bir ideolojiye ve açıkça düşmanca bir söyleme sahip dış unsurlarla bağlantılı olduğunu belirten El-Kaabi, bu durumun Irak’ın batı cephesinde güvenlik endişelerini canlı tuttuğunu ifade ediyor.
El-Kaabi ayrıca, bazı Sünni grupların eksendeki zayıflık sinyallerini fırsat bilerek mevcut mezhepçi-etnik paylaşım (muhasasa) sistemi içindeki paylarını ve nüfuzlarını artırma talebiyle hareket ettiğini savunuyor.
ABD-İran gerilimini yönetme noktasında ise eski Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti, iç istikrarı korumak adına hassas bir denge gözetmeye çalıştı.
El-Kaabi'nin "stratejik bir kazanım" olarak sunulduğunu belirttiği bu çaba, karşılıklı taahhütler formülüne dayanıyordu: Buna göre Bağdat, Amerikan yönetimine direniş gruplarının ABD çıkarlarını hedef almasını önleme sözü verirken; Washington da hassas sükûnet dönemlerinde direniş unsurlarını ve Haşdi Şabi’yi vurmamayı taahhüt ediyordu. Ancak bu dengeler Amerikan ihlalleriyle kısa sürede sarsıldı.
El-Kaabi, ABD’nin Haşdi Şabi karargâhlarını hedef alan ve savaşçıların hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan saldırılarının durumu çığırından çıkardığını, bunun üzerine İslami Direniş’in sahada bir Amerikan yakıt ikmal uçağını düşürmeye varan sert yanıtlar verdiğini belirtiyor.
Bu operasyonların ortaya koyduğu denkleme rağmen, 7 Ekim sonrası süreç Irak siyasi sistemindeki derin bir çelişkiyi su yüzüne çıkardı. Direniş eksenine yakın siyasi güçler, parlamentoda 90’ı aşkın sandalyeden oluşan ağırlıklarının yanı sıra askeri ve güvenlik alanındaki nüfuzlarına rağmen, egemen bakanlıklar ve hükümete katılım şartlarına yönelik dış baskılar nedeniyle bu gücü kendi lehine kesin bir nüfuz üstünlüğüne dönüştüremiyor.
Eski Haşdi Şabi yöneticilerinden askeri uzman Abbas ez-Zeydi, el-Ahbar’a verdiği demeçte, Gazze savaşının başlangıcından bu yana direniş eksenini zayıflatmayı amaçlayan planlı bir sürecin işletildiğini savunuyor: "Irak, güvenlik güçlerini ve Haşdi Şabi’yi hedef alan, egemenliğini açıkça çiğneyen Amerikan saldırılarının doğrudan kurbanı durumunda. Bu tablo, hükümetin tam egemenlik ve stratejik silahlanma meselelerini en öncelikli başlıklar haline getirmesini zorunlu kılıyor."
Ez-Zeydi, direniş gruplarının silahlarının teslim edilmesi ve lağvedilmesi yönündeki tartışmaların, bu varlığın başta bölgesel tehditler, İsrail ve ABD işgali ile doğrudan saldırılar olmak üzere yasal ve meşru dayanaklarını göz ardı ettiğini belirtiyor.
Bölgedeki mevcut değişimlerin, ABD desteğiyle yeni bir statüko dayatmayı hedefleyen İsrail girişimlerinin sonucu olduğunu ifade eden Zeydi, eksenin Lübnan, Irak ve İran’daki direncinin bu planı dizginlediğini ekliyor.
Tüm bunara rağmen silah meselesi, iç hesapların bölgesel ve uluslararası baskılarla kesiştiği, devlet kurumları içindeki güç dengelerini yeniden tasarlama girişimlerinin sürdüğü 7 Ekim sonrası Irak’ın en büyük kördüğümü olmaya devam ediyor.
Neva Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü, siyaset bilimci Abbas el-Mamuri, Irak sahasının direniş gruplarının rolünü sınırlandırmayı hedefleyen yoğun bir uluslararası baskı altında olduğunu ifade ediyor.
El-Mamuri, Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin parlamentodaki ezici ağırlığına tezat oluşturacak biçimde, uluslararası kısıtlamaların bu gücün kritik egemen kurumlarda doğrudan yürütme nüfuzuna dönüşmesini engellediğine dikkat çekiyor.
Son tahlilde El-Mamuri, izlenen bu hattın mali ve siyasi baskı araçlarıyla direniş gruplarını kademeli olarak siyasi ve ekonomik tecrit altına almayı amaçladığını, ancak bu durumun düğümleri çözmek yerine Irak siyasi sistemindeki gerilimi yeniden besleme riski taşıdığını belirtiyor.
Çeviri: YDH