
YDH- Fakır Fadel, el-Ahbar'da yer alan analizinde, Irak’ın jeopolitik bir tercih yapma zorunluluğu ile kendi içindeki direniş kültürü arasında sıkışıp kalan el-Zeydi hükümetinin yaşadığı meşruiyet krizini gözler önüne seriyor. Fadel, ABD Başkanı Trump’ın kameralar önünde suikastları gündeme getirmesini ve el-Zeydi'nin bu konuda verdiği "kaçamak yanıtı" krizin odağına yerleştiriyor.
✱✱✱
Irak Başbakanı Ali el-Zeydi'nin Washington'a gerçekleştirdiği ilk ziyaret, Irak-ABD ilişkilerinde yeni bir sayfa açma hedefiyle başlamış olsa da, geride bıraktığımız yılların en tartışmalı diplomatik temaslarından birine dönüştü.
ABD Başkanı Donald Trump, bu ziyareti askeri varlıktan ekonomik ortaklığa geçişin bir miladı olarak sunmaya büyük heves gösterdi ancak el-Zeydi, Beyaz Saray'dan çıkar çıkmaz ülkesindeki "direniş" gruplarının ve Şii siyasi çevrelerin benzeri görülmemiş bir eleştiri yağmuruna tutuldu.
Söz konusu kesimler; el-Zeydi'nin silahlanma konusundaki duruşunu, Trump’ın Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendis suikastlarına dair yorumlarına karşı takındığı tavrı ve Amerikan şirketleriyle işbirliğini genişletme çabalarını, IŞİD sonrası inşa edilen "ilkelere" yapılmış birer ihanet olarak yorumladılar.
Ziyaretin en kritik anı, Trump’ın kameralar önünde Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendis suikastlarını gündeme getirip el-Zeydi'den bu konuda görüş istemesiyle yaşandı.
Başbakan, "o dönemde siyasi bir faaliyeti olmadığını ve geçmişin hesabını yapmaktansa geleceği konuşmayı tercih ettiğini" söyleyerek topu taca atsa da, bu kaçamak yanıt direniş çevrelerinde sert tepkiyle karşılandı.
Bu bağlamda, el-Nüceba Hareketi Genel Sekreteri Ekrem el-Kaabi, Süleymani ve el-Mühendis’i "direnişin sembolleri" olarak tanımlayarak hem Trump'a hem de el-Zeydi'ye yüklendi; onlara yönelik her türlü söylemin doğrudan Irak’a bir hakaret olduğunu savundu.
El-Kaabi ayrıca, elektrik sektöründeki kronik başarısızlıkların arkasında Amerikan şirketlerinin olduğunu öne sürerek, bunun "yatırım maskesi altında Irak’ın petrolüne ve yer altı kaynaklarına el koyma girişimi" olduğunu iddia etti.
Hareket lideri Mecid el-Kaabi ise el-Ahbar gazetesine verdiği demeçte, "Direnişin silahları yerinde kalacaktır; hiçbir tarafın bu silahlar üzerinde pazarlık yapmasına ya da onları siyasi görüşmelerde bir koz olarak kullanmasına asla izin vermeyeceğiz" ifadelerini kullandı.
Sözlerini şöyle sürdürdü:
"Şehitlerin kanı, tüm Iraklılar için onurlu bir mirastır; ne görmezden gelinebilir ne de yok sayılabilir. İşgalcinin ülkeden çekilmesi en temel talebimizdir; ne var ki Trump ve yönetimine zerre kadar güvenimiz yok."
El-Kaabi, "Yolsuzlukla mücadele ve iç reformlar noktasında el-Zeydi’nin attığı adımları destekliyoruz, ancak Irak’ın zenginliğinin hırsızlar tarafından esir alınmasını veya ekonomik anlaşmaların yeni bir tahakküm biçimine kılıf yapılmasını asla kabul etmeyiz" diyerek uyarısını yineledi.
Benzer sert bir çıkış da Ebu Mehdi el-Mühendis'in ailesinden geldi.
Aile tarafından yayımlanan açıklamada, Trump’ın sözleri ve el-Zeydi’nin bu sözler karşısındaki tavrı, el-Mühendis’in katledilmesinin ardından Halk Seferberlik Güçleri’ni (Haşdi Şabi) tasfiye etmeyi amaçlayan projenin bir devamı olarak nitelendirildi.
Silahların kısıtlanması yönündeki çağrıların "Amerikan-Siyonist söyleminin" bir yansıması olduğunu savunan açıklamada, asıl niyetin "Halk Seferberlik Güçleri’ni dağıtmak ve Irak’ın petrol zenginliğini Amerikan şirketleri aracılığıyla kontrol etmek" olduğu vurgulandı.
Açıklamada ayrıca, askeri işgale karşı yürütülen direnişin, artık "ekonomik işgale" karşı da verilmesi gerektiği çağrısında bulunuldu.
Milletvekili Nur Adel, geniş yankı uyandıran paylaşımında şu ifadelere yer verdi:
“O dönemde 40 milyon Iraklı siyasete dahil değildi; aynı durum Speicher şehitleri, Halk Seferberlik Güçleri ve dini kurumlar için de geçerli. Ancak herkes, terörle mücadelede Ebu Mehdi el-Mühendis ve Kasım Süleymani’nin verdiği fedakârlıklara şahit oldu.”
Adel, bu fedakârlıkları “Amerika korkusuyla” görmezden gelmenin, Irak’ı savunmak uğruna can verenlerin kanını inkâr etmek anlamına geldiğini savundu.
Bu sözlü tırmanışı değerlendiren Irak uzmanı Muhammed Haşim, el-Ahbar gazetesine verdiği demeçte, tartışmaların ziyaretin özünden ziyade ülkedeki iç bölünmelerin derinliğini yansıttığını belirtti.
Her koşulda “Irak’ın çıkarlarının her şeyin üzerinde tutulması gerektiğini” vurgulayan Haşim, “Bağdat’ın kararları Washington’da ya da başka bir başkentte değil, bizzat Irak’ın içinde alınmalıdır” dedi.
Haşim sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hükümetin ekonomik ortaklıklar ve yabancı yatırımlar araması doğal; ancak asıl önemli olan bu anlaşmaların niteliği ve şeffaflığıdır. Geçmiş hükümetlerin, yolsuzluğa ve ekonomik bağımlılığa yol açan büyük sözleşme deneyimlerinin tekrarlanmaması hayati önem taşıyor. Ziyaretin başarısı, imzalanan anlaşma sayısıyla değil; hükümetin egemenliği koruma ve Iraklılara somut faydalar sağlama becerisiyle ölçülecektir.”
Hükümet kaynaklarına göre Irak heyeti; petrol, enerji, elektrik, sanayi, yatırım, eğitim, sağlık, teknoloji ve savunma gibi çeşitli sektörlerde Amerika Birleşik Devletleri ile 18’den fazla anlaşma ve mutabakat zaptı imzalamayı hedefliyor.
Aynı kaynaklar, el-Zeydi’nin yeni yatırımları çekmek, petrol ihracat güzergâhlarını çeşitlendirmek ve Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmak amacıyla hükümetin hazırladığı plan doğrultusunda Houston’da ExxonMobil, Chevron, Halliburton ve ABD Ticaret Odası temsilcileriyle görüşmeler yaptığını da ifade ediyor.
Çeviri: YDH