
YDH- Kuzeydoğu Suriye’de kalıcı bir düzen kurma girişimlerinin merkezinde, HTŞ ile SDG arasındaki çatışmalar giderek sertleşiyor. SDG’nin fiili özerkliği ve ABD’nin askeri varlığı, bu düzenin önündeki en temel engeller olarak ön plana çıkarken, kanlı çatışmaların uzun süredir beklenen bir gelişme olduğu netlik kazandı.
22 Aralık’ta, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) bünyesindeki, Çeçen ve Uygur kökenli yabancı savaşçıların da bulunduğu 107. Tugay unsurlarının Cebel kırsalından Halep kentine doğru hareket ettiği bildirildi.
Söz konusu sevkiyat, bölge halkı arasında ciddi bir tedirginlik ve korkuya yol açarken HTŞ militanlarının geçmişte Alevi ve Dürzi mezheplerine mensup sivillere yönelik işlediği katliamları akıllara geldi.
Bu yaşanan sevkiyat Suriye topraklarında yabancı silahlı grupların faaliyetlerinde gözlenen genel tırmanışla eş zamanlıydı.
Bu tırmanışla eşzamanlı olarak YPG/YPJ Komutanı ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanlık Üyesi Sozdar Hacı, Kürt haber portalı Theamargi'ye verdiği demeçte[i], Suriye'deki HTŞ ile devam eden görüşmelerin seyrine ilişkin karamsar bir tablo çizerek görüşmelerin "ileriye dönük herhangi bir adım atmadığını" ve iletişimin "tartışma çerçevesini aşamadığını" belirtiyordu.
Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Komutanı Sipan Hamo da, “Eski rejimin bir benzerini yeniden kurmak istiyorlar” diyerek en küçük ortak zeminin dahi bulunamadığını vurguladı.
HTŞ’nin sevkiyatı ve görüşmelerin çıkmazı, SDG için alarm sinyallerinin yükseldiğine işaret etmişti.
2011-2014 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin Suriye Büyükelçisi olarak görev yapan Amerikalı diplomat Robert Stephen Ford, Amerikan dış politika dergisi Foreign Affairs’teki[ii] Mart 2025 tarihli makalesinde, SDG’nin Arap topluluklarıyla yaşadığı sorunlar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle ABD için yanlış bir araç olduğunu vurgulamıştı.
Ford, HTŞ’yi pragmatik bir aktör olarak değerlendirip, bölgesel güvenlik için işbirliği potansiyeli gördüğünü ifade ederken ABD'nin SDG yerine HTŞ liderliğindeki yeni rejimle işbirliği yaparak Suriye’den çekilmesi gerektiğini öne sürdü.
Suriye’deki 2025 sonlarında tırmanan askeri gerililm ile SDG komutanlarının açıklamasının gölgesinde ABD’nin Suriye stratejisinde geçmişte rol alan eski diplomatlar ABD’nin bölgedeki konumunu ve destek ilişkilerini yeniden yapılandırdığını gösterdiğini söylüyordu.
Bu diplomatlardan biri olan William Roebuck, Newsweek’e Amerika'nın HTŞ rejimiyle yeni temaslar ve işbirliği arayışları içerisinde olduğunu belirterek şunları söylemişti:
“[SDG’nin kontrol ettiği bölgeleri “tek çatı altında yönetmek”] karmaşık olacak ve Şam yönetimiyle kurulacak yeni ilişki de bunu daha karmaşık hale getirecek. Kuzeydoğuda ABD askeri varlığı durdukça SDG’nin hızlıca adım atmasını beklemek gerçekçi değil. ABD-Şam ilişkisi ilerlerse, SDG’nin yaklaşımını yeniden değerlendirmesi gerekebilir. Kuzeydoğuda fiili bir özerklik ve ABD’nin sağladığı bir güvenlik şemsiyesi mevcut. Ancak bunun sonsuza kadar sürmesi mümkün değil.”
Newsweek, Trump yönetiminde görevli üst düzey isimlerin de benzer değerlendirmeler yaptığını belirtti.
ABD’nin Suriye özel temsilcisi ve Türkiye büyükelçisi görevlerini yürüten Thomas Barrack, SDG’nin savunduğu ‘federalizm’ söylemlerinin gerçekçi olmadığını aktardı ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi benzeri bir yapının Suriye’de karşılık bulmayacağını ifade etti.
Aralık sonunda Halep’te Suriye güvenlik güçleri ile SDG arasında yaşanan çatışmada top atışları sonucu 2 sivil hayatını kaybederken, taraflar birbirini saldırının sorumlusu olmakla suçladı.
Yılbaşında Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde ateşkesin gölgesinde patlak veren çatışmalar, SDG’nin kontrol noktalarını hedef almasıyla şiddetlendi.
Ardına tarafların karşılıklı suçlama açıklamaları geldi.
3 Ocak günü HTŞ'nin sözde savunma bakanlığı, “SDG, Halep’in doğusundaki Deyr Hafir beldesi çevresinde, ordunun konuşlandığı noktalara yakın bir bölgede bulunan askeri polis kontrol noktasını insansız hava araçlarıyla hedef aldı. Saldırıda 3 asker yaralanırken, iki araçta hasar meydana geldi” dedi.
7 Ocak günü Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) Direktörü Rami Abdurrahman, Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırıların, HTŞ'nin İsrail ile vardığı anlaşmayı perdelemek amacı taşıdığını açıklayarak ''HTŞ Golan bölgesinden vazgeçti. Bugün ise bu ihaneti gizlemek için Şeyh Maksud ve Eşrefiye'ye saldırıyorlar” ifadelerini kullandı.
Abdurrahman, bahsedilen bölgelerde ciddi hak ihlalleri ve katliamlar yaşanabileceği yönünde endişe bulunduğunu kaydetti.
Aralık'tan bu yana HTŞ güçleri mahallelere girişleri engellerken, sivillerin çıkışına izin veriyordu. Bu durum yerinden edilme riskini artırırken ticari araçların sebze, gıda ve temel ihtiyaç malzemesi taşımasını engelledi. Sonuç olarak, bölgede temel gıda tedarikinde ciddi aksaklıklar yaşanıyordu.
Aralık sonundan beri süren çatışmaların bitmemesinden ve kuşatmanın sürmesinden endişe eden Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri çevresindeki halk çoktan Afrin'e yerinden edilmişti.
SDG ise yaptığı açıklamada, şu an Deyr Hafir bölgesinin Amşat ve Hamzat gibi Şam hükümetine bağlı olan ve uluslararası yaptırım listelerinde yer alan gruplar tarafından rastgele bombalandığını belirtti.
Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde 6 ila 10 Ocak 2026 tarihleri arasında yoğun sokak çatışmaları sürmeye devam ederken, yaklaşık 155 bin kişi yerinden edildi.
8 Ocak günü, Halep Acil Durum ve Afet Yönetimi Müdürlüğü, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde konuşlu SDG'nin, Halep’in Şeyh Taha mahallesinde sivillere ait evleri topçu ateşiyle hedef aldığını bildirdi.
9 Ocak günü tam bir İsrail pratiği olarak HTŞ, Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde Demokratik Suriye Güçleri’ne (DSG) ait olduğunu belirttiği askeri noktalara ilişkin haritalar yayımladı ve sivillere bu bölgelerden uzak durmaları çağrısında bulundu.
10 Ocak günü HTŞ, "Bugün saat 15.00 itibarıyla Halep’in Şeyh Maksud Mahallesi’nde yürütülen tüm askerî operasyonların durdurulduğunu" duyurdu. Mahallede bulunan Özerk Yönetim’e bağlı İç Güvenlik Güçlerinin durumuna ilişkin olarak açıklamada, "Yasin Hastanesi’ne sığınanlar silahsızlandırılacak ve Tabka şehrine nakledilecekler" denildi.
Eşzamanlı olarak AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, sivil katliamlarının ortasında HTŞ'ye 620 milyon euroluk malî yardım paketi açıkladı.
11 Ocak günü SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, dramatik bir açıklama yayımlayarak, uluslararası tarafların arabuluculuğuyla Halep'in stratejik öneme sahip Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde ateşkes konusunda uzlaşmaya varıldığını; SDG savaşçılarının Kuzey ve Doğu Suriye bölgelerine 'güvenli' tahliyesinin başladığını bildirdi.
12 Ocak’a gelindiğindeyse HTŞ, Tişrin Barajı ve çevresinde yoğun şekilde intihar dronları ile uçuşlar gerçekleştiriyor, aynı zamanda bölgeyi ağır topçu ateşiyle hedef alıyordu. Saldırılar HTŞ’nin Tişrin Barajı’nı da ele geçirme yönünde ciddi bir girişimi olarak görüldü. Geçtiğimiz Nisan ayında taraflar, "Özerk Yönetim ile HTŞ arasında Tişrin Barajı'nın iki tarafın üzerinde anlaşacağı bir formülle yönetilmesi konusunda mutabakata varmıştı". Bir kaynak, “Bu anlaşma, SDG'nin istediği ademi merkeziyetçiliğin bir modelini oluşturuyor: Bir yandan bölgeleri yönetmek ve korumak için yerli meclisleri ve Asayiş'i korumak, diğer yandan kaynakların yönetiminde ortaklık kurmak ve maddi gelirlerinden pay almak,” değerlendirmesini yapmıştı.
13 Ocak 2026 Salı günü BM Genel Sekreter Sözcüsü Stéphane Dujarric, bir açıklamada İnsani İşler Koordinasyon Ofisi'nin (OCHA) Halep'teki duruma ilişkin en son bilgilerini paylaşarak, "Şu ana kadar yerinden edilenlerden yaklaşık 29 bin kişi evlerine ve yurtlarına geri döndü, ancak hala 120 bin kişi daha yerinden edilmiş durumda" dedi.
Aynı gün Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Suriye ordusu ile Kürt güçleri arasında kuzey Suriye'deki Halep'te yaşanan son çatışmaların Ankara ile parti savaşçıları arasındaki "ateşkesi baltalamayı" amaçladığını iddia etti.
Sahadaki askeri yığınak, eğitim tatbikatları ve karşılıklı bombardımanlar, Şam yönetiminin SDG’yi zorla geri çekmeye dayalı kapsamlı bir operasyonu gündemine aldığını gösteriyordu.
HTŞ güçleri İHA ve topçu saldırılarıyla SDG mevzilerini hedef alırken, kara harekâtı ve Tişrin Barajı’nı kuşatma planlarıyla Fırat’ın batısındaki tüm alanlardan Kürt güçlerini tasfiye etmeyi amaçladığı anlaşıldı.
14 Ocak günü Suriye Demokratik Meclisi (SDM) Şam Temsilcisi Abdulvahhab Halil, Suriye’nin bölünmesine dair pazarlıkların artık açıkça yapıldığını, Fırat’ın doğusunun SDG, güneyin İsrail ve kuzeyin Türkiye kontrolünde kalmasının istendiğini söyledi. ABD’nin çatışmalara yönelik tutumunu yetersiz bulan Halil, Suriye’de ademi merkeziyetçi bir sistemin müzakereyle kurulması gerektiğini belirtti. Ayrıca 10 Mart 2025 tarihli SDG-Şam anlaşmasının uygulanmasının bölünmeyi önleyeceğini, ancak HTŞ'nin saldırılarla bölünmeyi hızlandırdığını ifade etti.
15 Ocak'ta HTŞ ilk ihtarını yedi. ABD Kongresi’nin üç kıdemli üyesi, yeni Suriye hükümetini Kürt güçlerine yönelik saldırılardan kaçınması ve azınlık haklarına saygı göstermesi konusunda uyardı, Şam’a yaptırımların yeniden uygulanabileceğini belirtti. Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Martin Giese ise, Halep’te Kürtlere yönelik gerçekleştirilen saldırıyla ilgili soruya cevaben, "Bu durumdan dolayı çok endişeliyiz. Şam’daki yeni hükümeti; insan haklarına ve toplumun tüm bileşenlerinin (Kürtler, Dürziler vb.) haklarına ne kadar saygı duyduğuna göre değerlendireceğiz" dedi.
Tüm bunların ortasında İsrail, Suriye'nin güneyinde, özellikle Kuneytra ve Dera bölgelerinde varlığını güçlendirmeye devam ediyordu; işgal başbakanı Netanyahu, Şeyh Dağı'nda yaptığı açıklamada, İsrail’in bu stratejik noktadaki varlığını sürdüreceklerini net şekilde belirtti. Netanyahu "Geri çekilme tartışma konusu değil" diyerek, işgal varlığının Suriye’nin güneyinden çekilmeyeceğini vurguladı.
16 Ocak günü PYD öncülüğünde kurulan özerk yönetimin eşbaşkanı İlham Ahmed, 10 Aralık Anlaşması’nın HTŞ tarafından uygulanmamasının yanlış olduğunu ve uluslararası toplumun bu durumu yakından takip ettiğini açıkladı. Zoom üzerinden düzenlenen basın toplantısında Ahmed, Şam yönetimi ile yapılan tüm görüşmelerin ABD ve Fransa’nın baskısı altında gerçekleştiğini ve uluslararası toplumun bu durumu iyi bildiğini söyledi. Toplantının sonunda Ahmed, ironik bir şekilde Arap ülkelerine çağrı yaparak Suriye’ye destek vermeleri durumunda, ülkenin iç çatışmalara sürüklenebileceğini iddia etti.
Tüm bu askeri gerilimin ortasında HTŞ, Kürtleri Suriye’nin asli unsuru olarak tanıyan ve kültürel-dilsel hakları güvence altına alan adeta komik bir kararname yayımladı.
17 Ocak günü Washington Post’tan Lara Seligman Suriye’de SDG ile HTŞ arasında tırmanan gerginliğin artık “kontrollü bir saha krizi” olmaktan çıktığını ve ABD’nin doğrudan askeri-diplomatik müdahalesini zorunlu kıldığını ortaya attı. Seligman’ın aktardığına göre, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Tim Hawkins, çatışmaların ciddiyetini fark eden ABD askeri yetkililerinin Cuma günü Deyr Hafır’a geçerek Suriye tarafıyla doğrudan görüştüğünü doğruluyor. Görüşmelerde, SDG'nin askeri olarak zorla tasfiye edilmesinin kabul edilemez olduğu ve Şam’ın DSG’yi “entegrasyon” adı altında silahsızlandırmaya zorlamasının sahada istikrarsızlık doğuracağı konuşuldu.
Gelgelelim 17 Ocak günü Abdi, gerilimi düşürmek amacıyla Fırat’ın doğusuna yeniden konuşlanmayı kabul etti. Sahadaki kaynaklar, Ankara ve Şam’ın Washington’dan SDG’nin bazı bölgelerden çekilmesi için baskı yapılmasını istediğini aktardı. Buna karşın HTŞ, aynı gün, PKK ve SDF ile bağlantılı olduğunu öne sürdüğü hedefleri vurduğunu duyurdu ve daha geniş bir operasyon sinyali verdi. ABD’nin sınırlı askeri operasyona açıkça karşı çıkmaması, çatışmaların daha da yayılabileceği yönünde endişeleri artırdı.
18 Ocak günü HTŞ'nin SDG’ye yönelik yeni bir teklif paketi sunduğu bildirildi. İddialara göre, HTŞ, Abdi’ye Haseke valiliği gibi ''prestijli bir pozisyon ve bölgesel yetkiler'' teklif etti. Teklifler prestijliydi zira, geçmiş yıllarca stratejik bölgelerde kaçak olarak petrol ve buğday bekçiliği yapan SDG artık entegre edilmiş bir resmiyete erişmişti.
Aynı gün, Abdi, ‘’kazanımlarını koruyacaklarına’’ dair bir mesaj yayımladı ve HTŞ lideri Colani'nin, SDG ile varılan 14 maddelik entegrasyon anlaşmasını imzaladıklarını duyurduğu açıklamasını doğruladı.
HTŞ ile entegre olarak ‘kazanımlarını koruma’ yoluna gittiklerini duyuran SDG, bu kapsamda Suriye’nin kuzey ve doğusundaki petrol sahalarından çekilerek söz konusu alanların kontrolünü HTŞ'ye devretti. Gelişmenin ardından başta Deyrizor, Haseke ve Rakka kırsalındaki stratejik petrol sahaları olmak üzere bölgede HTŞ bayrağı göndere çekildi.
Son gelinen noktada Suriye sahasında dengeler, dış güçlerin seçici müdahaleleri ve yerel aktörlerin hızla pozisyon almasıyla yeniden şekillenmiş durumda.
SDG lideri Mazlum el-Abdi fiilen Şam’a teslim oldu ve bu adım, liberteryen sosyalizm içindeki, ''Rojava-Batı Kürdistan'' (Kuzey Suriye) hayalini ve ''bölge halkları'' için geniş bir ütopik sosyal deneyin korunabileceğine dair ekolojik-feminen umutları sona erdirdi. SDG liderliğinin HTŞ'ye, veyahut Şam'a teslim olmasıyla birlikte Suriye’de Kürt özerkliği fiilen sona erdi. ABD’nin, özellikle Trump döneminde, Kürtlerden desteğini çekerek Colani ve merkezi Suriye devletine yönelmesi bu süreci hızlandıran temel faktör oldu.
ABD’nin SDG’ye verdiği desteğin geri çekilmesi, örgütün askeri varlığını sürdürebilme kapasitesini zayıflatırken, İsrail’in yalnızca kendi güvenlik önceliklerine dokunan alanlarda müdahil olması sahadaki asimetrik tabloyu derinleştirdi.
Arap aşiretlerinin güç dengesini erken okuyarak Şam lehine hareket etmesi, SDG’nin demografik ve siyasi kırılganlıklarını açığa çıkardı. Bu süreçte, nüfus çoğunluğuna dayanmayan fiili kontrol alanlarının hızla çözülmesi, askeri gücün tek başına belirleyici olmadığını bir kez daha gösterdi.
Gelinen aşamada Suriye’de harita, istisnai dönemlerin yarattığı yapay dengelerden sıyrılarak, devlet merkezli ve bölgesel uzlaşılara daha açık bir forma doğru geri dönüyor.
[i] ‘’YPJ Komutanı, 10 Mart Anlaşma Son Tarihi Yaklaşırken Görüşmelerin Tıkanma Noktasına Geldiği Konusunda Uyarıda Bulundu’’, 20 Aralık 2025, The Amargi
[ii] ‘SDG kesinlikle yanlış araçtır’, Robert S. Ford, 5 Mart 2025, Foreign Affairs