
YDH- El-Cezire'den Areş Marzbanmehr'in makalesi, Amerika'nın "hızlı zafer" odaklı siyasi karakteri ile İran’ın düşmanı uzun vadeli maliyetlerle tüketen "yıpratma doktrini" arasındaki aşılmaz uyumsuzluğu teknik verilerle ortaya koyarken Washington’ın küresel öncelikleri ve füze stok derinliği gibi kısıtlar nedeniyle, İran’a karşı topyekûn bir savaş yerine sembolik baskı yöntemlerine hapsolduğunu savunuyor.
Washington’ın bugüne dek İran’a yönelik kapsamlı bir askerî harekâttan neden kaçındığını kavramak, salt güç dengesi karşılaştırmasının ötesinde derinlikli bir analizi zorunlu kılar. Amerika Birleşik Devletleri’nin tereddüdü, askerî kapasite yetersizliğinden değil; aksine, sahip olduğu ezici üstünlüğe rağmen stratejik bir açmazla karşı karşıya kalmasından kaynaklanıyor. Bu çekincenin temelinde, güç kullanımının İran örneğinde hızlı bir netice vadetmemesi yatıyor; oysa "hız", Donald Trump için vazgeçilmez bir siyasi parametredir.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasıyla uluslararası hukukun açıkça çiğnenmesinin ardından, Batı Asya’da son haftalarda gerilim tırmanışa geçti. Bu durum, ABD ile İran arasında doğrudan bir çatışma olasılığına dair spekülasyonları da beraberinde getirdi.
Ancak Washington’ın sergilediği temkinli duruşun asıl sebebi, İran sahasında askeri gücün otomatik olarak kesin bir çözüme dönüşmemesidir. Trump’ın en kritik siyasi enstrüman olarak gördüğü "hızlı zafer" beklentisi, İran gerçekliğiyle örtüşmemektedir.
╰┈➤ Trump'ın İran'a yönelik savaşının 'kapıda' olduğunu gösteren işaretler
╰┈➤ Pentagon’dan Beyaz Saray’a 'İran’a vuruş hazır' bildirimi
╰┈➤ Kanal 13: İran ile doğrudan çatışma artık kaçınılmaz
Batı’da, İran’ın zayıflamış, tükenmiş ve sadece boş güç gösterisi yapan bir devlet olduğuna dair yaygın bir algı mevcut. Fakat bu yaklaşım, temelden hatalı bir varsayıma dayanıyor: İran’la girilecek herhangi bir savaşın hızlı sonuçlanacağı, kontrol altında tutulabileceği ve Amerikan çıkarlarına hizmet ederek nihayete ereceği yanılsaması. Bu varsayım, tehlikeli bir saflıktan ibarettir.
İran, onlarca yıldır tamamen farklı bir çatışma doktrinine hazırlanıyor. Bu doktrin, hızlı bir zaferi değil; rakipleriyle yaşanacak her türlü yüzleşmenin uzun süreli ve yüksek maliyetli olmasını hedefliyor.
Tahran’ın stratejisi; toprak hâkimiyetine veya sembolik zaferlere değil, direnç kapasitesine ve karşı tarafa ağır bedeller ödetmeye dayalıdır. Kesin bir darbe indirmek yerine; rakiplerini kaynaklarını tüketen, siyasi sermayelerini aşındıran ve nihayetinde en güçlü orduları bile yoran yıpratma savaşlarına çekmeyi amaçlıyor.
ABD’nin süregelen tereddüdünü ve Trump’ın temkinli tavrını açıklayan asıl tablo budur. Trump doğası gereği bir kumarbaz olsa da intihar eğilimli bir oyuncu değildir.
Şansın lehine olduğunu ve ödülün anında geleceğini gördüğünde risk alır.
Ancak İran, onun için bambaşka bir senaryoyu temsil ediyor: Sınırlı kazanımlara karşılık çok yüksek riskler, çıkmaza girmeye mahkûm bir çatışma ve hızlı, kesin bir zafer garantisinin yokluğu.

Teknolojik açıdan gelişmiş güçler arasındaki modern savaşlar artık öncelikle silah platformları, taktikler veya askerî doktrinler üzerinden yürümüyor. Günümüz savaşı daha ziyade hassas hesaplamalara; saldırı mühimmatı ile savunma sistemleri arasındaki değişim oranına ve her iki tarafın sahip olduğu stok derinliğine dayanıyor.
Pek çok analist, füze imha oranlarına odaklanarak şu soruları soruyor: Kaç İran füzesi düşürüldü? İsrail veya Amerikan hava savunma sistemleri ne kadar etkiliydi? Oysa asıl mesele, savunma sistemlerinin ilk günkü performansı değil, bu performansı zaman içinde sürdürebilme kapasitesidir.
Balistik füze savunma sistemlerinde kullanılan önleme füzeleri sadece maliyetli değil, aynı zamanda üretimi de oldukça yavaş olan silahlardır. Buna karşılık saldırı füzeleri —özellikle İran üretimi olanlar— her açıdan çok daha ucuz ve üretimi daha kolaydır. Pratikte tek bir önleyici füze fırlatmak, hedefin vurulacağını garanti etmez.
Nitekim savunma tarafı, olası bir başarısızlığı önlemek adına algılanan her tehdit için genellikle iki önleyici füze ateşler. Sadece bu denklem bile, savunmacının karşı karşıya kaldığı stratejik açmazın boyutlarını ortaya koymaktadır.
İran bu denklemi gayet iyi biliyor. Tahran'ın stratejisi, füze savunma sistemlerini bir anda çökertmekten ziyade onları zamanla yıpratmaya dayanıyor. Füzelerin %80 veya %90’ı imha edilse bile, kalan dilim ekonomik hasar oluşturmak, hava trafiğini felç etmek veya toplumsal morali bozarak iç siyasi baskı yaratmak için yeterlidir. Zaman ilerleyip savunma kaynakları tükendikçe, füzelerin savunma hattını delme oranı da artar.
╭┈➤ Cehennemin 12 günü
Haziran 2025'teki İran-İsrail çatışması bunun en somut örneklerinden biriydi. İsrail'in Arrow-2 ve Arrow-3 stokları ciddi oranda eridi. Bu durum ABD'yi; THAAD bataryaları konuşlandırarak, donanma destroyerlerinden fırlatılan SM-3’ler ve çok sayıda MIM-401 Talon sistemiyle yeni bir güvenlik ağı kurmaya zorladı. Taktiksel açıdan savunma başarılı görünse de stratejik düzlemde ABD’ye, tekrarlanması mümkün olmayan ağır bir bedel ödetildi.
Bir çatışmada en belirleyici faktör, cephaneliğin derinliğidir. Üst düzey füze savunma stoklarının yenilenmesi yıllar sürmektedir. En iyimser tahminler bile, ABD’nin THAAD stoklarının ancak 2027 civarında Haziran 2025 öncesi seviyelerine dönebileceğini gösteriyor. Bu tablo, aynı sistemlerin caydırıcılık unsuru olarak görüldüğü Batı Pasifik'te, Çin ile rekabetin kızıştığı bir döneme denk gelmesi bakımından kritiktir.
İsrail’e tahsis edilen her füze önleme sistemi, artık bir başka çatışma bölgesinde kullanılamaz durumdadır. Orta Doğu’ya ne kadar çok savunma sistemi kaydırılırsa, bunun "fırsat maliyeti" de o denli yükselir. Amerika Birleşik Devletleri artık izole bir çevrede değil; sınırlı kaynaklarla çok bölgeli bir rekabeti dengelemek zorunda olduğu bir vasatta faaliyet gösteriyor.
İran cephesinde ise durum nettir: Kendisine karşı seferber edilen savunma stoklarından daha fazla saldırı silahına sahip olması, stratejik denge için yeterlidir. Bu asimetrik denklemde Tahran, açık bir avantaja sahiptir.
╰┈➤ İsrail medyası: Pentagon ateş gücünden emin değil
╰┈➤ İran yeni füze şehrini tanıttı

İran’ın askerî yetenekleri, parçalı bir yaklaşımla incelendiği için genellikle hafife alınmaktadır. Oysa İran’ın silah sistemleri; her bir bileşenin, titizlikle kurgulanmış jeostratejik bir düzlemde belirli bir rol üstlendiği, birbirine entegre bir "sistemler sistemi" olarak tasarlanmıştır. ⤷ Jeoloji, ABD’nin hava gücünü alt etti
İran üretimi balistik füzeler, seyir füzeleri ve saldırı dronları; ülkenin kendine özgü coğrafi şartlarında görev yapmak ve stratejik ihtiyaçlarını karşılamak üzere geliştirilmiştir. Bu sistemler, tekil operasyonlar yerine, düşman savunmasını sürekli ve amansız bir baskıyla alt edip tüketmeyi hedefler.
Böylece, savunma hattını delen mühimmat oranı arttıkça baskı kademeli olarak yükselir ve nihayetinde çatışmanın çözümü için gerekli koşullar olgunlaşır.
Söz konusu yapı; çok menzilli balistik füzeleri, farklı "Paveh" modelleriyle temsil edilen seyir füzelerini, "Şahid-136" gibi pervaneli saldırı dronlarını ve diğer insansız platformları bünyesinde barındırır.
Bu bağlamda, İran’a ait insansız hava araçlarını "etkisiz" olarak nitelemek asıl meseleyi gözden kaçırmak demektir; zira düşürülen her dronun bile bir işlevi vardır.
Bu araçlar; hava savunma mühimmatını tüketir, hasmı sürekli hava devriyesi icra etmeye zorlar ve operasyonel maliyetleri tırmandırır. Dolayısıyla, taktiksel bir başarısızlık dahi karşı taraf için "maliyetli bir kazanca" dönüşür.

Yemen, İran’ın bölgesel stratejisinde müstesna bir konuma sahiptir. Salt askerî bir perspektiften bakıldığında Yemen, İsrail’e olan coğrafi uzaklığı nedeniyle belirleyici saldırılar için ideal bir fırlatma rampası değildir. Bu durum, kimi gözlemcilerin Ensarullah’ın (Husiler) rolünü ikincil veya sembolik görmesine yol açsa da bu yaklaşım hatalıdır.
Ensarullah’ın asli görevi, İsrail’e yönelik doğrudan ve kesin sonuçlu taarruzlar düzenlemekten ziyade; küresel ticaretin can damarı olan Bab el-Mendeb Boğazı üzerindeki deniz gücüyle baskı kurmak, ekonomik aksamalar yaratmak ve stratejik taciz kapasitesini diri tutmaktır.
İran’ın Ensarullah cephaneliğine tahsis ettiği gemisavar mühimmatın büyük bölümü, patlayıcı etkiden ziyade menzil odaklı geliştirilmiştir. Harp başlıkları nispeten küçük olan bu silahlar, genellikle sınırlı sayılarda ateşlenir.
Buradaki temel gaye savaş gemilerini batırmak değil; başka bölgelerde görev alabilecek deniz unsurlarını bu sahaya bağlayarak hareket alanlarını kısıtlamaktır.
Pratikte Yemen, başlı başına bir stratejik ağırlık merkezi olarak hareket ediyor. Güvenilir gemisavar yeteneklerin varlığı bile, çok sayıda savaş gemisinin ticari filolara refakat etmesini zorunlu kılıyor.
Savaş gemileri kısıtlı bir kaynaktır; Kızıldeniz’e konuşlandırılan her bir destroyer; Fars Körfezi veya Pasifik gibi kritik bölgelerdeki mevcut gemi sayısının azalması demektir.
Dahası, bu tehditler sigorta primlerini artırarak Kızıldeniz geçiş maliyetlerini yukarı çekiyor. Sonuç olarak bazı nakliye şirketleri, refakat gemilerine rağmen riskleri çok yüksek bularak bölgeden tamamen çekilmeyi tercih ediyor.

Sık yapılan temel bir analitik hata, tırmanmanın "ya hep ya hiç" şeklinde ikili bir seçim olduğunu varsaymaktır: Yani İran’ın ya yıkıcı ve kesin bir saldırı başlatacağı ya da tamamen pasif kalacağı düşünülür.
Oysa uzun süreli bir çatışmada İran’ın tercih ettiği asıl model; balistik füzelerin, seyir füzelerinin ve insansız hava araçlarının günlük sınırlı sayılarda fırlatılmasına, buna mukabil aralıklarla düzenlenen yoğun ve hacimli salvo atışlarına dayanır.
Dahası, balistik füze savunma sistemleri haftalarca süren kesintisiz bir teyakkuz halinden ziyade, kısa ve yoğun çatışmalar için optimize edilmiştir.
Süreç uzadıkça mürettebat yorgunluğu artar ve teknik bakım işleri birikir. İmha oranları başlangıçta yüksek seyretse bile, operasyonel hazırlık seviyesi zamanla aşınır.
════════
▷ İran: Düşman bedelini ödeyinceye kadar saldırılar sürecek
▷ İran: Savaş 2 yıl sürebilir, tam hazırlıklıyız
▷ İran'dan ateşkes iddialarına yalanlama: 'Saha cevap verecek'
════════
Aynı durum İsrail ve Amerikan hava kuvvetleri için de geçerlidir. Kesintisiz hava savunma operasyonları, aksi takdirde taarruz görevlerinde kullanılabilecek uçakların "savaş hava devriyesi" (CAP) görevlerine bağlanmasını zorunlu kılar.
Hava sahasını korumakla sınırlandırılan her uçak, İran’a karşı saldırı kapasitesinden verilen bir ödün demektir. İran, bu stratejik kilitlenmeyi başlı başına bir başarı olarak görür.
En önemlisi, İran cephaneliği bu ivmeyi sürdürebilmek adına kasıtlı olarak çeşitlendirilmiştir.
Balistik füzeler, seyir füzeleri ve saldırı dronları birbirini tamamlayan unsurlardır. Bunların hiçbiri tek başına bir çatışmanın kaderini belirleyemez; ancak bir araya geldiklerinde savunma tarafının nefes alamayacağı bir baskı ortamı yaratırlar.
Sıklıkla göz ardı edilen hakikat şudur: Savaşlar genellikle en güçlü olanlar tarafından değil, en uzun süre dayanabilenler tarafından kazanılır.

İran’ın seyir füzeleri, Haziran 2025'teki İran-İsrail çatışmasında baskın bir rol üstlenmedi. Ancak bu durum, ABD’nin müdahil olacağı gelecekteki olası bir savaşta bu silahların etkisiz kalacağı anlamına gelmiyor.
Seyir füzeleri, balistik füzelerin kapsayamadığı zayıf noktaları giderme yetenekleri sayesinde stratejik önem kazanır.
Bu füzeler; insanlı uçaklara kıyasla çok daha ucuz maliyetli alternatiflerdir, çoğu balistik füzeden daha yüksek isabet oranına sahiptirler ve alçak irtifada seyrederek tespit edilme riskini azaltıp savunma sistemlerinin tepki süresini daraltırlar.
Bu özellikleri, onları özellikle kritik altyapı tesislerine yönelik saldırılar için ideal kılıyor.
İran’ın seyir füzesi programı; balistik füzelerin (geçmişteki) sınırlı isabet oranından ve hava gücü üzerindeki kısıtlamalardan kaynaklanan stratejik ihtiyaç doğrultusunda gelişmiştir.
İran'ın caydıcılığı ve Amerika'nın gücünün sınırları ❮❮❮❮
Petrol tesisleri, limanlar ve güçlendirilmiş uçak hangarları gibi spesifik hedefler söz konusu olduğunda, "isabet hassasiyeti" yıkıcı güçten daha öncelikli bir kriterdir.
Sistemlerdeki son tasarım değişiklikleri, güdüm ve fırlatma konseptlerinin olgunlaştığını kanıtlıyor.
Ayrıca seyir füzeleri, hava sahasının sivil ve askerî kullanımları arasındaki ayrımı da karmaşıklaştırıyor.
Bu füzelerin sahaya sürülmesi, hava sahasının neredeyse tamamen kapanmasını zorunlu kılıyor ve önleme operasyonu başarılı olsa dahi anında ağır bir ekonomik maliyet üretiyor.

Fars Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep; su üstü platformlarının, karada konuşlu hedefleme sistemleri karşısında doğal bir dezavantajla karşı karşıya kaldığı dar ve kısıtlı sahalardır.
Bu bağlamda, İran deniz kuvvetlerinin kapasitesi sıklıkla ve hatalı bir biçimde Çin ile kıyaslanmaktadır. Oysa bu karşılaştırma asıl meseleyi gölgelemektedir. İran’ın Körfez’de ciddi bir tehdit oluşturması için DF-21D sınıfı (gemi katili) sistemlere ihtiyacı yoktur.
Tahran; çok daha dar sularda, manevra kabiliyeti sınırlı ve yavaş hedeflere karşı, istihbarat, gözetleme ve keşif (ISR) süreçlerinin yönetilmesinin daha kolay olduğu menzillerde faaliyet göstermektedir.
Bu operasyonel menzil dahilinde, görece daha az gelişmiş gemisavar balistik ve seyir füzeleri bile stratejik düzeyde belirleyici olabilir. ᯓ ✈︎ Fox News: İran'ın füzeleri USS Abraham Lincoln'ü hizmet dışı bırakabilir
Günümüzde ABD uçak gemileri, tehdit arz eden kıyı şeritlerinden yüzlerce kilometre açıkta görev yapmaktadır.
Bu durum riski azaltsa da beraberinde daha az sorti, daha uzun uçuş süreleri, yakıt ikmaline aşırı bağımlılık ve menzilli mühimmat kullanım zorunluluğunu getirmektedir. Bu kısıtlamaların stratejik bir sonuç doğurması için herhangi bir geminin batırılmasına gerek yoktur; operasyonel verimliliğin düşmesi başlı başına bir kazanımdır.

İsrail’in üst düzey isimlere yönelik gerçekleştirdiği suikastlar -hedeflerin çoğu zaman evlerinde, bazen de aile fertleriyle birlikte vurulması- sahada yeni bir psikolojik dinamik tetikledi. İranlı karar vericiler artık rejimin bekasını sadece kurumsal bir süreklilik olarak değil, kendi kişisel hayatta kalma mücadeleleriyle eş değer bir düzlemde ele alıyor.
Bu tablo, "kullan ya da kaybet" (use it or lose it) mantığını besleyen bir süreci beraberinde getiriyor; gerilim tırmandıkça, itidalli davranmak rasyonel bir seçenek olmaktan uzaklaşıyor. Daha önce stratejik rezerv olarak tutulan yeteneklerin kullanılmaması, mevcut şartlar altında giderek daha zor gerekçelendiriliyor.
Nitekim İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi’nin, "nesnel tehdit göstergelerine" dayanarak "önleyici saldırı" başlatma hakkını saklı tuttuğuna dair yaptığı emsalsiz açıklama, bu yeni gerçekliğin en somut kanıtıdır.
İran Ordusu Genel Komutanı Tümgeneral Abdurrahim Musevi’nin de ifade ettiği üzere; İran, son 12 günlük çatışma sürecinin ardından askerî doktrinini revize ederek tamamen savunmacı bir pozisyondan saldırgan bir duruşa geçti ve her türlü saldırıya misliyle karşılık vereceğini ilan etti.
Amerika Birleşik Devletleri artık tek büyük askerî güç olduğu bir dünyada faaliyet göstermiyor. Daha önce de vurgulandığı üzere, Batı Asya’da girişilen her saldırgan hamle, Batı Pasifik’teki stratejik kazanımların yitirilmesi pahasına gerçekleşiyor.
2025 yılında tükenen THAAD ve SM-3 stoklarının, Çin-Tayvan gerilimi bağlamında "Davidson Penceresi" olarak adlandırılan 2027 yılından önce telafi edilmesi mümkün görünmüyor.
İran bu tabloyu net bir şekilde okuduğu gibi İsrail ve Trump da durumun farkında. Bu nedenle sembolik eylemler, topyekûn bir savaşa kıyasla daha rasyonel bir seçenek olarak öne çıkıyor.
İran’ın mevcut pozisyonuna dair gerçekçi bir analiz; İran ve Hizbullah’ın yaklaşık yirmi yıldır yürüttüğü stratejinin, Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki hamlesinin ardından bir kırılma yaşadığını kabul ederek başlamalıdır.
Sıklıkla "ne savaş ne barış" olarak tanımlanan bu doktrin temelsiz değildi; aksine, uzun süre başarıyla uygulandı. Bölgesel tırmanma tehdidi üzerinden İsrail’i caydırırken, topyekûn bir savaşın yıkıcı maliyetlerinden kaçınmayı amaçlıyordu.
Yıllarca İsrail, istihbarat veya kapasite eksikliğinden değil; ekonomisini ve toplumsal yapısını felç edebilecek bir savaş riskini göze alamadığı için İran ve Hizbullah’a ait pek çok kritik hedefi vurmaktan kaçındı. Hizbullah’ın cephaneliği adeta bir "Demokles’in Kılıcı" işlevi görüyor, İran ise bu caydırıcılığı tahkim ediyordu.
Ancak bu hassas dengeyi Hizbullah’ın eylemleri değil, Hamas’ın 7 Ekim’deki beklenmedik başarısı ve yarattığı psikolojik şok bozdu. İsrail, Gazze’de tam ölçekli bir savaş seferberliğine girerek, daha önce siyasi açıdan "kabul edilemez" gördüğü maliyetleri üstlendi.
Gazze savaşı uzadıkça, çatışmayı kuzeye yaymanın marjinal maliyeti de İsrail nezdinde kademeli olarak azaldı.
İran ve Hizbullah bu paradigmatik değişimi yanlış yorumladı. Topyekûn bir savaşı tetiklemeden dayanışma göstermeyi hedefleyen "sınırlı ve ölçülü" saldırılar, stratejik bir tutarsızlığa dönüştü. İsrail’in artık böyle bir denge arayışında olmadığı bir vasatta, tırmanmayı kontrol altında tutmaya çalıştılar. Sonuçta "ne savaş ne barış" modeli bir tuzağa dönüştü.
İsrail gerilimi acımasızca tırmandırdı. Nisan 2024’te Şam’daki İran konsolosluk yerleşkesine yapılan saldırı sert bir uyarıydı. Ardından 30 Temmuz 2024’te Beyrut’ta Fuad Şükür’e, ertesi gün ise Tahran’da İsmail Heniye’ye yönelik suikastlar, süreci dramatik bir dönüm noktasına taşıdı.
Eylül ayına gelindiğinde, Hizbullah’ın haberleşme cihazlarını hedef alan operasyonlar, eski çatışma kurallarından geriye kalan ne varsa paramparça etti.
Hizbullah ve İran, yetenek eksikliğinden değil; "topyekûn savaş korkusu" ile "güçsüz görünme korkusu" arasında sıkıştıkları için bir felç hali yaşadılar.
İsrail bu tereddüdü fark ederek sonuna kadar kullandı. Caydırıcılığın iflası, İran’ın stratejisinin mantıksızlığından değil; şiddet dalgalarının tetiklediği siyasi ve psikolojik dönüşümlerin, mevcut caydırıcılık denklemini hükümsüz kılmasından kaynaklanıyordu.
Bu başarısızlık, bölgedeki tırmanma dinamiklerini kökten değiştirdiği için hayati önemdedir. Eski dengelerin yerini aldığı bu istikrarsız ortamda, aktörler için yanlış hesaplama riski artık çok daha yüksek, itidalli davranmak ise çok daha zordur.

2024 yılının başından bu yana yaşanan ve değeri en az takdir edilen değişimlerden biri, ABD’nin İran’a yönelik askerî planlamasında Ürdün’ün giderek artan stratejik önemidir. İran’ın vuruş kapasitesi, mevcut eksikliklerine rağmen, pek çok Körfez ülkesini temkinli bir tarafsızlık pozisyonunda tutmayı başarmıştır. Tahran’ın; bölgedeki petrol ve doğalgaz altyapısına, tuzdan arındırma tesislerine, havacılık sektörüne ve genel ekonomiye yönelik oluşturduğu tehdit, siyasi davranışları şekillendirecek kadar gerçektir.
Stratejik düzlemde Ürdün’deki hava üslerinin, İran’a olan mesafe bakımından İsrail üsleriyle neredeyse aynı konumda olduğu görülmektedir. Ayrıca İran’ın kısa menzilli mühimmat kapasitesi, Ürdün’e karşı etkili bir tehdit oluşturamamaktadır.
Bu durum Ürdün’ü; İsrail’in yanı sıra ABD’nin, İran’ın kısıtlı caydırıcılık kapasitesinden çekinmeden açıkça saldırı güçleri konuşlandırabileceği bölgedeki yegâne nokta haline getirmiştir. Ürdün’den havalanan ABD uçakları; mesafenin sağladığı avantaj, yoğun savunma ağı ve nadir füze savunma varlıklarının yarattığı kompakt operasyonel alan sayesinde İran’ı vurma kapasitesine sahiptir.
İran, Irak’taki devlet dışı müttefikleri aracılığıyla misilleme yapabilir ve bu oldukça muhtemeldir. Ancak bu kart süresiz olarak kullanılamaz. Irak, bir "Yemen" değildir; İran’ın oradaki nüfuzu, hem iç politika dinamikleri hem de Irak halkının ülkelerinin yeniden bir savaş alanına dönmesine duyduğu köklü isteksizlik nedeniyle sınırlandırılmıştır.
Değişen bu dinamikler, İran’ın neden Irak’ta gelişmiş saldırı sistemleri konuşlandırmaya odaklandığını da açıklamaktadır. Lübnan (İsrail’e) çok yakın ve savunmasız, Yemen ise pek çok senaryo için çok uzaktır. Buna karşılık Irak, ABD güçlerini tehdit etmek ve İsrail’e karşı etkili sonuçlar almak için yeterli coğrafi yakınlığa sahiptir.
Amerikan hava gücünün; füze üslerini imha ederek, üretimi felç ederek ve lider kadroyu tasfiye edip ardından geri çekilerek "İran sorunu"nu hassas vuruşlarla çözebileceğine dair süregelen bir inanç mevcut. Ancak bu inanç, sahadaki gerçekliği göz ardı etmektedir.
İran’ın saldırı sistemleri; geniş bir coğrafyaya yayılmış, mobil ve her geçen gün daha fazla tahkim edilmiş durumdadır. Balistik füze fırlatma rampalarının tespit edilmesi ve imha edilmesi oldukça güçtür. Seyir füzesi ve insansız hava aracı platformları ise ucuz, hareketli ve gizlenmesi kolay olduğu için hedef alınmaları çok daha zordur.
Öte yandan, uzun menzilli hassas mühimmatlar hem sayıca sınırlı hem de oldukça maliyetlidir; üstelik taşıdıkları harp başlıkları, yer altındaki güçlendirilmiş tesisleri imha etmekte genellikle yetersiz kalmaktadır. Bu tür hedeflere karşı etkili olan asıl silahlar, gerçek anlamda "uzun menzilli" kategorisinde yer almayan ve uçakların riskli hava sahasına girmesini zorunlu kılan ağır sığınak delici bombalardır.
Netice itibarıyla hava gücü, hasmına ağır maliyetler yükleyebilir ancak savaşı tek başına sona erdiremez. Trump’ın bugün karşı karşıya olduğu ve ısrarla kaçınmaya çalıştığı temel gerçeklik budur.
Analistler yalnızca petrol altyapısına odaklandığı için İran’ın Arap devletleri üzerindeki gerçek etkisi genellikle hafife alınıyor. Oysa Tahran’ın ekonomik bir felakete yol açması için petrol sahalarını fiziksel olarak yok etmesine gerek yok; sadece hava sahasını kapatması bile yeterli olacaktır.
Sivil havacılık; Dubai, Doha ve Abu Dabi gibi küresel merkezlerin can damarıdır. Hava sahasının —geçici süreliğine dahi olsa— kapatılması; uçuş güzergâhlarının zorunlu değişimi, sigorta primlerindeki sert yükseliş, yolcu trafiğindeki aksamalar ve ciddi bir itibar kaybı gibi zincirleme sonuçlar doğuracaktır. Havalimanlarında bekleyen on milyarlarca dolar değerindeki devasa uçak filoları, açık hedef olarak her an saldırıya savunmasız durumdadır.
Bu kırılganlık, Arap dünyasındaki arabuluculuk çabalarını "bölgesel uyum" söyleminden çok daha net açıklamaktadır. Söz konusu ülkeler fedakârlık duygusuyla değil; aksine, sonucunu kontrol edemedikleri bir savaşta "ikincil hasar" (collateral damage) görmekten kaçınmaya çalışan rasyonel aktörler oldukları için tarafsız kalmaktadır.
Nitekim sivil hava sahasının kapatılması, yaklaşan bir çatışmanın en net erken uyarı işaretlerinden biridir. Zira balistik füzelerin aksine, seyir füzeleri ve saldırı dronlarının operasyonel güzergâhları sivil hava trafiğinden güvenli bir şekilde ayrıştırılamaz.

Donald Trump, özellikle "kazanan el" (hot hand) yanılgısının etkisi altında hareket ediyor; bu bilişsel önyargı, bir dizi başarının elverişli koşullardan ziyade, kişisel ve doğuştan gelen bir yeteneğin ürünü olduğu inancını besler.
Tarihsel bir paralellik kurmak gerekirse; Hitler de erken dönem başarılarını kaderin bir işareti olarak yorumlayan bir kumarbazdı. Ren Bölgesi’nin askerîleştirilmesi, Anschluss (Avusturya'nın ilhakı), Çekoslovakya’nın işgali ve Fransa’nın mağlubiyeti; onun yenilmez olduğuna dair hatalı inancını pekiştirdi. Oysa her hamlesi, Almanya’nın mutlak gücünden ziyade rakiplerinin tereddüdü sayesinde sonuç vermişti.
Bu başarı silsilesinin yarattığı aşırı özgüven, Hitler’in düşmanlarının sanayi gücünü, nüfus büyüklüğünü ve direnç kapasitesini hafife almasına, dolayısıyla pervasız riskler almasına yol açtı. Nihayetinde bu zaferler dizisi, büyük bir felaketle noktalandı. Trump’ın durumu farklı olsa da psikolojik örüntü oldukça tanıdıktır. Sertliğin taviz getirdiğini defalarca tecrübe ettiği için baskının her zaman işe yarayacağına inanıyor; asıl tehlike de bu varsayımda yatıyor.
İran; Venezuela, Libya veya 2003’ün Irak’ı değildir. Batı Asya’nın en büyük balistik füze cephaneliği dahil olmak üzere devasa askerî kapasiteye sahip; baskı ve olumsuzluklara dayanacak şekilde inşa edilmiş kurumları olan, büyük ve bütünleşik bir devlettir. Bölgesel nüfuzu ve sahip olduğu "direniş kültürü", Tahran’ın hızlı kazanmak zorunda olmadığı, sadece rakiplerinin kazanmamasını sağlamasının yettiği anlamına gelir.
Trump, başarısız bir askerî kumarın bir başkanlığı nasıl bitirebileceğinin farkındadır. Ayrıca, Batı Asya’da yaşanacak uzun süreli bir savaşın kendi siyasi söylemini dinamitleyeceğini de biliyor. Bu nedenle, kontrolsüz bir tırmanmaya yol açmayan, "güç gösterisi" niteliğindeki sembolik saldırılar, topyekûn bir savaştan çok daha cazip görünmektedir.
Hızlı zafer illüzyonu çöktüğü takdirde, geriye gerçek bir kazananı olmayan, uzun süreli bir yıpratma savaşı kalacaktır. Bu açıdan bakıldığında, diplomasi tek gerçekçi seçenek olarak öne çıkıyor. Bölge zaten çok katmanlı krizlerle boğuşurken, savaşa doğru yaşanacak herhangi bir sapma herkes için felaketle sonuçlanacaktır.
Sun Tzu, "Bir orduyu kuşatırsanız, ona mutlaka bir kaçış yolu bırakın," der. Bu, düşmanın kaçıp gitmesine izin vermek değil; Du Mo'nun Savaş Sanatı yorumunda açıkladığı gibi, "düşmana güvenli bir liman illüzyonu vererek onları umutsuzluğun getirdiği o amansız cesaretle savaşmaktan alıkoymaktır."
Bu mantık mevcut durum için de geçerlidir. İran ve geniş anlamda Direniş Ekseni bölgeyi ateşe verecek imkânlara sahip. Eğer kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığına inanırlarsa, bu yola başvurmaktan çekineceklerini düşünmek için hiçbir sebep yok; nitekim İranlı yetkililer de bu yönde imalarda bulundular.
Daha da önemlisi 2026, Trump’ın başkanlığı için kritik bir yıldır. Uzun sürecek bir savaşın ekonomik artçı şoklarını ve başkanlığını riske atmasını beklemek, Trump’ın siyasi ajandasıyla örtüşmemektedir.
Trump’ın temel motivasyonu hızlı kazanmaktır. Bir zafer mümkün olsa bile, bunun bedeli muazzam olacaktır ve kesin bir son beklemek gerçekçi değildir. Bu nedenle, kontrol edilemez bir tırmanmayı tetiklemeyen sembolik bir saldırı en olası senaryodur. Bu hamle muhtemelen, "kurbağayı yavaşça haşlamak" misali, İran’ı kademeli olarak zayıflatmayı ve istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yoğun ekonomik ve siyasi baskıyla tahkim edilecektir.
Çeviri: YDH