Ankara, Colani'yi İsrail adına Hizbullah'la savaştan sakındırmaya çalışıyor Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
LÜBNAN DOSYASI
02 Ekim 2026 · 13:34

Ankara, Colani'yi İsrail adına Hizbullah'la savaştan sakındırmaya çalışıyor

❝İki ülke arasında süregelen nüfuz mücadelesine ve eski rejim dönemindeki Suriye çatışmasına yönelik fikir ayrılıklarına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimi tarihsel süreç boyunca Tahran'la iletişim kanallarını hep açık tuttu.❞

YDH — El-Ahbar yazarı Lina Fahreddin, "Ankara’nın himayesinde Şara yönetimi ile Hizbullah arasındaki görüşmeler sürüyor ve “daha sorunsuz” ilerliyor | Lübnan’da Türkiye: Riyad’ı rahatsız etmeyen artan nüfuz" başlıklı makalesinde, Türkiye'nin Suriye'de kazandığı stratejik ağırlığı Lübnan'a taşıyarak Şam, Beyrut ve Suudiler arasında yeni bir koordinasyon alanı oluşturduğunu, bu sürecin Hizbullah-Şam ilişkilerinden enerji ve ulaşım koridorlarına kadar uzanan daha geniş bir bölgesel ağ yaratabileceğini savunuyor. 

✱✱✱


Bölgede son yıllarda yaşanan dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından biri, Türkiye'nin artan etkisidir. Eski Suriye yönetiminin yıkılmasından bu yana Şam, Türkiye'nin güneye açılan en önemli nüfuz kapısı haline geldi.

Ankara, yeni Suriye rejimiyle kurduğu yakın ilişkilerden güç alarak siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarındaki varlığını hızla genişletmeye başladı. 

Özellikle Şam perspektifinden bakıldığında, Türk-Suudi ilişkilerindeki dönüşüm çok daha net anlaşılıyor.

Eskiden bölgede nüfuz kurmak için kıyasıya rekabet eden bu iki ülke, artık yepyeni bir koordinasyon zemininde buluştu. 

haber-32729-instagram-serit

Her iki taraf da yeni Suriye rejimiyle kurduğu ilişkileri ortak bir avantaja çevirerek Suriye'yi, çıkarların kesiştiği ve rollerin paylaşıldığı bir alan olarak ele almaya başladı.

Ne var ki bu yakınlaşma, taraflar arasındaki vizyon farklılıklarını tamamen silip atmadığı gibi; bölgesel krizlere ve bilhassa da İran ile ilişkilere dair tek tip bir yaklaşım da doğurmadı.

İki ülke arasında süregelen nüfuz mücadelesine ve eski rejim dönemindeki Suriye çatışmasına yönelik fikir ayrılıklarına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimi tarihsel süreç boyunca Tahran'la iletişim kanallarını hep açık tuttu. 

Haliyle bu durum, İran'la nasıl başa çıkılacağı ve İran'ın bölgedeki nüfuzunun nasıl dengeleneceği konularında Ankara ile Suudiler arasında farklı hesapların yapılmasına zemin hazırladı.

Yine de tüm bu pürüzler, iki ülkenin ortak hareket etme iradesini kırmadı. Nitekim bu koordinasyon, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” ile çok daha ileri bir boyuta taşındı.

haber-33054-instagram-serit

Ardından İstanbul'da düzenlenen toplantılar da söz konusu anlaşmanın doğurduğu işbirliği mekanizmalarını iyice perçinledi. 

Bu uzlaşı zemini, Ankara'ya bölgede ve en çok da Lübnan'da eskisinden çok daha geniş bir manevra alanı açtı.

Hatırlanacağı üzere, geçmişte Suudiler ile ilişkilerin soğuk geçmesi sebebiyle Türkiye'nin Beyrut'taki ivmesi oldukça sınırlı kalmıştı; zira Türkiye'nin buradaki varlığının, doğrudan Suudi etkisine rakip bir hamle olarak algılanmasından endişe ediliyordu.

Bölgedeki jeopolitik değişimleri ustalıkla değerlendiren Türkiye, önce Suriye, oradan da Lübnan denklemindeki yerini sağlamlaştırdı. Üstelik bu adımları atarken, Ankara için her zaman gerçek bir endişe kaynağı olan İsrail'in artan ihtiraslarını da asla göz ardı etmedi.

Ankara, İsrail'in Suriye'ye düzenlediği bazı saldırıları Şam'daki kendi politikalarına verilmiş örtülü mesajlar olarak okuyor.

Aynı zamanda, İsrail işgalinin bu topraklarda genişlemesinin, tehdidi doğrudan Türkiye sınırlarına taşıyacağının ve ulusal güvenlik üzerindeki baskıyı artıracağının da son derece farkında. 

İşte tam da bu yüzden, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Türkiye'nin güvenliği Halep'te, Şam'da ve Beyrut'ta başlar” şeklindeki çıkışı kritik bir önem taşıyor.

Zira bu sözler, Ankara'nın söz konusu iki ülkeyi sadece harita üzerindeki sınır komşuları olarak değil, doğrudan ulusal güvenlik çemberinin ayrılmaz birer parçası olarak gördüğünü net biçimde ortaya koyuyor.

Lübnan'a yönelik ilgi

Tüm bu tablo, Ankara'nın bölgesel dengeler zincirinin kilit bir halkası olarak gördüğü Lübnan'a neden bu denli ilgi duyduğunu da açıklıyor.

haber-33150-instagram-serit

Nitekim Türkiye'nin bu ilgisi, son dönemde Lübnan'ın iç krizlerini çözmek adına üstlendiği arabuluculuk rollerinde ve sunduğu çeşitli girişimlerde kendini somutlaştırıyor. 

Öyle ki bu adımlar, Hizbullah'ın silah bırakmasına dair sunulan önerilerden tutun da bizzat Türkiye'nin de yer alacağı ve UNIFIL'e alternatif oluşturabilecek yeni bir yapının zemin yoklamalarına kadar uzanıyor.

Ankara'nın Lübnan'da günden güne artan ağırlığına rağmen yetkililer; Türkiye'nin kendi tercihlerini dayatan veya sırf vizyonunu savunsun diye siyasi figürler yetiştirmeye dayanan klasik bir nüfuz ağı kurmaya niyetli olmadığını belirtiyor. Zira bu eski usul yöntemin geçmişte iflas ettiği çok iyi biliniyor.

Bu nedenle Ankara; kendisine bağımlı "siyasi adacıkların" oluşmasını engellemek adına doğrudan devletle ve resmi kurumlarla muhatap olmayı önceliyor, kendine yakın belirli güçler veya partilerle organik bir angajmana girmekten bilhassa uzak duruyor.

haber-19157-instagram-serit

Türkiye'nin bu hassasiyeti, örneğin 'İslamcı Grup' ile kurduğu ilişkide de açıkça kendini gösteriyor.

Türkiye, grubun yöneticilerine kendi topraklarında güvenli bir liman sunsa da onların Lübnan'daki siyasi bağlantılarına asla müdahale etmiyor, kararlarına yön vermiyor veya gruba doğrudan mali bir finansman sağlamıyor.

Söz konusu ziyaretçilere göre bu hassas yaklaşım, Ankara'nın Lübnan'da üstlenmek istediği o dengeleyici rolle de birebir örtüşüyor.

Zira Türkiye, bir yandan hem Lübnan devletiyle hem de Şam yönetimiyle sağlıklı bağlar kurabilen bir aktör konumuna gelmek; diğer yandan ülkedeki çeşitli siyasi parti ve güçlerle iletişim kanallarını açık tutarken NATO'nun kilit bir üyesi sıfatıyla askeri ağırlığını da muhafaza etmek istiyor. Üstlenilmek istenen bu rolü, Türkiye'nin hem devlet kurumlarına hem de sahadaki siyasi güçlere eşit mesafede durma arzusundan ayrı düşünmek imkânsız.

Bu sayede Ankara, Lübnan denkleminin iç krizlerinde taraf tutan bir aktör konumuna düşmeden, ihtiyaç duyulan her an güvenilir bir arabulucu rolü oynayabiliyor.

Lübnan ve Suriye'yi yeniden birbirine bağlamak

Tam da bu vizyon doğrultusunda Türkiye, Lübnan-Suriye ilişkilerine eski sıcaklığını kazandırmayı hayati önemde görüyor.

Ankara'yı ziyaret eden kaynakların aktardığına göre Erdoğan yönetimi, diyaloğun ilk aşamasında tartışmalı başlıkları rafa kaldırıp taraflar arasındaki ortak zeminlere, bilhassa da ekonomik meselelere odaklanarak ilişkileri onarmayı hedefliyor. 

haber-34131-instagram-koyu

Türkiye bu süreçte Şam'daki güçlü konumunu ve Beyrut'la açık olan iletişim kanallarını devreye soktu; Amerikalılar ve Suudilerle koordineli bir biçimde masadaki gündemi belirleyerek iki ülkenin yetkilileri arasında doğrudan görüşmelerin yolunu açtı.

Bu bağlamda, Ahmed el-Şara yönetimi ile Hizbullah arasındaki derin uçurumu kapatmak üzere Türkiye'nin üstlendiği inisiyatif açıkça ön plana çıkıyor. Türk kaynaklar, iki taraf arasında medyanın radarı dışında, farklı kademelerde görüşmelerin sürdüğünü teyit ediyor.

Aynı kaynaklar, ilişkilerin eskiye kıyasla çok daha pürüzsüz bir zemine oturduğunu belirtseler de bağların tamamen onarılması ve sürecin üst düzey, kamuya açık bir zirveyle taçlanması için hala zamana ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyorlar.

Ayrıca Ankara, Şara rejimi ile Hizbullah arasındaki husumetin İsrail'in ekmeğine yağ süren bir durum olduğunu değerlendiriyor.

Ortak bir anlayış zemininde buluşmanın, İsrail tehditlerine karşı her iki tarafın da stratejik çıkarına hizmet edeceği düşünüldüğünde, bu ikili ilişkinin onarılması hiç de imkânsız görünmüyor.

İşte tam da bu noktada, Türkiye'nin Lübnan vizyonu ile Suriye vizyonu birbiriyle kesişiyor. 

haber-38481-instagram-serit

Formül aslında çok net: Beyrut ile Şam arasındaki ilişkiler ne kadar istikrara kavuşur ve Hizbullah ile yeni Suriye yönetimi arasındaki gerilim ne kadar azalırsa, bölgede bütünleşik bir ağ kurmak o derece kolaylaşacak. 

Böylelikle İsrail'in veya diğer bölgesel güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda istismar edebileceği jeopolitik boşluklar da daralmış olacak.

Bu denklemde MİT Başkanı İbrahim Kalın, çeşitli resmi ve siyasi figürlerle yürüttüğü temaslarla kilit bir rol üstleniyor.

Kalın, ABD'nin talepleri doğrultusunda Suriye'nin Hizbullah'a yönelik olası bir askeri veya güvenlik operasyonuna kesinlikle dahil olmaması gerektiğini savunan en önemli isimlerden biri.

Hizbullah ile arası iyi olan İslamcı aktörlerle sağlam köprüler kuran Kalın, örgüt ile yeni Suriye yönetimi arasındaki diyaloğun temel çerçevesini de şekillendirebiliyor. Bahsi geçen bu diyalog çerçevesi, aslında geçmişe sünger çekip yeni bir sayfa açma fikrine dayanıyor.

Buna göre Hizbullah; Suriye'nin iç işlerine karışmayacağına ve Şara yönetimine muhalif hiçbir fraksiyona destek vermeyeceğine dair taahhütte bulunacak.

Bunun karşılığında Şam ise, Hizbullah'ın temsil ettiği geniş sosyal tabanla normal ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yeşil ışık yakacak.

Masadaki müzakereler sadece bununla da sınırlı kalmayacak; Suriye ile Lübnan arasındaki kritik sınır bölgesi, eski rejimin devrilmesinin ardından ülkeyi terk etmek zorunda kalan on binlerce Suriyeli Şii'nin akıbeti ve tarihsel olarak Suriye devletinin sınırları içinde yaşamını sürdüren binlerce Lübnanlı ailenin durumu gibi oldukça hassas başlıklar da görüşmelerin gündemini oluşturacak.

Kıbrıs ile anlaşma

Tüm bu diplomatik mekik dokumaların arasında Ankara, şu gerçeğin gayet farkında: Hizbullah ile Suriyeliler arasında böylesi köprü kurucu bir rol üstlenmek, sahadaki birçok yerel siyasi gücü rahatsız edebilir. 

Zira Türkiye, Lübnan devletinin ve ülkedeki çeşitli partilerin, kendi oynadığı role tek tip bir mercekle bakmadığını çok iyi gözlemlemiş durumda. 

İşte tam da bu sebeple Ankara; tarihi dostluk bağlarına güvenerek kendisiyle işbirliği yapmak isteyenler, kendisine tamamen sırt çevirenler ve Lübnan iç siyaset sahnesinde yeni yeni palazlanmaya başlayan üçüncü bir grup arasında net bir ayrım yapıyor. 

haber-40631-instagram-serit

Bu üçüncü grup, Ankara ile işbirliği yapmayı Lübnan'ın ekonomik çıkarlarına doğrudan uygun buluyor. 

Üstelik Erdoğan yönetimiyle sağlam ilişkiler geliştirmeyi, Suriye devletiyle çok daha düzenli bağlar kurmanın anahtarı olarak değerlendiriyorlar.

Dahası bu kesim; Türkiye'nin bölgede gelişen rolünün ve aktif dış diplomasisinin, İsrail saldırganlığına karşı Lübnan'ın uluslararası konumunu ne denli güçlendirebileceğinin fazlasıyla idrakinde.

Tüm bu tablo, Ankara'nın bölgedeki siyasi nüfuzunu genişletme hamlelerinin ve Türkiye ile hedeflenen ekonomik entegrasyon vizyonunun, Lübnanlı yetkililerin tamamında aynı heyecanı yaratmadığını açıkça ortaya koyuyor. 

Bunun en somut örneği, Lübnan'ın Ankara ile hiçbir koordinasyon kurmadan adeta oldubittiye getirerek Kasım 2015'te imzaladığı münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmasıdır. 

Bilindiği üzere Türkiye, Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs Türklerini temsil etmediğini ve adanın tamamı adına hareket etme yetkisine sahip olmadığını güçlü bir şekilde savunuyor. 

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan, enerji sektörü ve elektrik şebekelerinin entegrasyonu gibi kritik başlıklar üzerinden Lübnan-Kıbrıs hattındaki gelişmelerin seyrini de yakından takip ediyor. 

Ekonomi ve strateji uzmanlarına göre Lübnan bu hamlesiyle hem siyasi hem de ekonomik anlamda ciddi bir hata yaptı. 

Zira Beyrut, Türkiye ve Suriye üzerinden Körfez'e kadar uzanacak rekabetçi ve alternatif bir bölgesel ağ inşa etmeyi hedefleyen Ankara'ya yaklaşmak yerine; Kıbrıs ve Avrupa ile kurduğu ortaklık üzerinden Doğu Akdeniz'de fiilen İsrail çizgisine daha yakın bir rota çizmeyi tercih etti. 

haber-42228-instagram-serit

Öte yandan, Rum yönetimiyle varılan bu anlaşmayı destekleyen kesimlerin savunduğu farklı bir tez de var.

Onlara göre, Avrupa'nın enerji ve siyaset bağlamında Lübnan devleti üzerinde kurduğu yoğun baskı, bu imzanın atılmasında belirleyici bir rol oynadı. 

Dahası bu kesimler; Kıbrıs-Avrupa ortaklığını göz ardı etmenin, İsrail ve Avrupa'dan gelebilecek olası tüm tepkileri göğüslemenin yanı sıra, Lübnan'ın tamamen Türkiye liderliğindeki tek bir bölgesel eksene mahkûm olması anlamına gelebileceğini öne sürüyorlar. 

Ankara, inşa etmeye çalıştığı bu bölgesel ağı kendi ulusal güvenlik hesaplarının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor.  

Nitekim Milli Savunma Bakanlığı'nın henüz geçen hafta yaptığı, "Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin haklarını yok sayan hiçbir faaliyete geçit vermeyeceğiz" şeklindeki kararlı açıklama da bu tutumun en net yansımasıydı. 

Tüm bunlara rağmen, Cumhurbaşkanı Aun'ın Rum yönetimiyle o tartışmalı anlaşmaya imza atmasından bu yana, Ankara'nın Lübnan'a yönelik tavrında kayda değer bir bozulma yaşanmadı.

Süreç içinde iki başkent arasında diplomatik mesaj trafiği hızlandı. Ankara, bölgedeki ağırlığını yok sayan ve ikili ilişkileri canlandırma iradesinden yoksun bulduğu bu anlaşmadan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirse de her zaman uzlaşmaya açık bir kapı bıraktı.

Öyle ki Türkiye; bilhassa geçtiğimiz temmuz ayında Başbakan Nevvaf Selam'ın, ondan sadece iki hafta sonra da Cumhurbaşkanı'nın gerçekleştirdiği temaslarla giderek sıklaşan Lübnan menşeli ziyaretlere kapılarını hiçbir zaman kapatmadı. 

haber-42441-instagram-serit

Diğer taraftan diplomatik gözlemciler, Ankara-Beyrut hattının geçtiğimiz temmuz ayında yeniden canlanmasını basit bir tesadüf olarak görmüyor.

Aksine bu yakınlaşmanın, Washington'dan Beyrut'a iletilen "Türkiye ile bir ilişkiler ağı kurun" şeklindeki doğrudan tavsiyenin hemen ardından geldiğine dikkat çekiyorlar. 

Kulislerde konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı Aun bu kritik telkini bizzat ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede aldı; hatta New York dönüşünden sadece birkaç gün sonra soluğu Ankara'da almasının ardındaki asıl sebebin de bu durum olduğu belirtiliyor.

Ne var ki Türk-Lübnan ilişkilerini yakından takip eden uzmanlar, gidişatın artık değiştiği görüşünde.

Bu duruma kanıt olarak da, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Selam'ın birkaç gün önce BM Genel Kurulu marjında New York'taki Türkevi'nde gerçekleştirdikleri zirveyi gösteriyorlar.

haber-43605-instagram-serit

Bu buluşma, iki liderin bakanların da katılımıyla gerçekleştirdiği ilk geniş çaplı görüşme olması haysiyetiyle dikkat çekiciydi; zira Aun ve Selam'ın temmuz ayındaki Ankara ziyaretlerinde onlara eşlik eden herhangi bir bakanlık heyeti yoktu.

Bu diplomatik gelişme çok net bir mesaj veriyor: Türkiye, Lübnan'ı sadece Rum yönetimiyle imzaladığı deniz yetki alanı anlaşması üzerinden okumuyor ve bu imzayı ikili ilişkilerin yegâne ölçütü haline getirmiyor.

Üstelik bazı Türk yetkililerin, Cumhurbaşkanı Aun'un bu anlaşmayı parlamento onayından geçirmeden imzalamasını Lübnan açısından "pratik bir çıkış yolu" olarak değerlendirmesi, tabloyu daha da ilginç kılıyor.

Ankara'daki yaygın yoruma göre bu imza, Beyrut yönetimini Avrupalı ülkeler karşısında zor durumda kalmaktan kurtarırken aynı zamanda Türkiye'ye giden kapıları da tam manasıyla kapatmamış oldu.

Nihayetinde bu anlaşma, Lübnan iç hukukunda uygulanabilmesi için gereken anayasal şartları yerine getirmediğinden nihai bir yasal bağlayıcılıktan yoksun; yani şimdilik sadece kâğıt üzerinde kalmış bir belge niteliğinde.

Hicaz Demiryolu vizyonu

Bütün bu denge arayışlarının ötesinde Ankara, "Hicaz Demiryolu" projesine Lübnan'ı da dâhil etmekte son derece kararlı.

Bilindiği gibi Hicaz Demiryolu, Osmanlı döneminde basit bir ulaşım projesi olmanın çok ötesindeydi; geniş Levant coğrafyasını doğrudan Arap Yarımadası'na bağlayan hayati bir atardamar işlevi görüyordu. 

haber-43716-instagram-serit

Tam da bu stratejik önemi nedeniyle, I. Dünya Savaşı yıllarında İngilizlerle ittifak yapan Arap kabilelerinin bir numaralı sabotaj hedefine dönüştü. 

1916 yılında kapanmasının ardından, bu devasa demiryolu ağının büyük bir kısmı günümüzde birçok Arap ülkesinde ya harabeye dönmüş ya da tarihi bir kalıntı haline gelmiş durumda.

Orijinal demiryolu hattı zamanında İstanbul'dan başlayarak Adana ve Halep'e; oradan Hama, Humus ve Trablusşam'a; ardından Baalbek, Riyak ve Beyrut'a; devamında ise Şam, Dera, Hayfa, Amman ve Maan üzerinden geçerek nihayetinde Medine'ye ulaşıyordu. Bugünlerde bu devasa ağı yeniden canlandırma fikri, bambaşka bir formatta tekrar gündemi meşgul ediyor.

Buradaki amaç tarihi hattı olduğu gibi restore etmek değil; mevcut ve onarıma müsait bölümleri kullanarak modern, bölgesel bir ulaşım ağı inşa etmek. Hicaz Demiryolu'nu yeniden ihya etme projesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın uzun zamandır kurduğu bir vizyon.

Bu projenin temelinde, demiryolunun mimarı olan Sultan II. Abdülhamid'in mirasını yaşatmak ve bölgedeki Türk nüfuzunu yeniden tesis etme arzusu yatıyor.

Elbette bölgede giderek artan İran etkisi ve Körfez ülkeleriyle yürütülen hassas ilişkiler, bugüne dek bu projenin hayata geçirilmesini oldukça zorlaştırdı. Ancak yaşanan son gelişmeler, özellikle de Hürmüz Boğazı'nda patlak veren kriz ve Türk-Suudi Arabistan ilişkilerindeki gözle görülür ivme, Ankara'nın önüne yepyeni bir fırsat penceresi açtı.

Artık Ankara, Hicaz Demiryolu'nu Ortadoğu'yu Asya ve Avrupa'ya bağlayan bölgesel bir ulaşım koridorunun parçası olarak masaya sürebilir ve böylelikle Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığa karşı alternatif bir çözüm üretebilir.

Suriye ve Ürdün'ün, demiryolunun bazı kısımlarını onarmaya ve rayları yenilemeye hazır olduklarını duyurması; eş zamanlı olarak da Türkiye'nin ulaşım ağlarını geliştirmek üzere Suudi Arabistan ile bir mutabakat zaptı imzalaması, söz konusu demiryolu koridoru projesinin ana hatlarını iyice belirginleştiriyor. 

Ankara; bu stratejik koridorun Umman ve Suudi Arabistan'dan başlayıp Ürdün ile Suriye üzerinden Türkiye'ye, oradan da Avrupa'ya uzanmasını hedefliyor. Hatta Türkiye; kendi sınırları ile Suriye ve Ürdün'ü birbirine bağlayacak olan bu altyapı çalışmalarına 2027 yılına kadar başlanabileceğini öngörüyor. 

haber-43745-facebook-kapali

Burada şu önemli detayın altını çizmek gerekiyor: Proje, tarihi hattın tamamını orijinal haliyle diriltmeyi değil; mevcut ve onarıma müsait bölümleri kullanarak modern bir bölgesel ulaşım ağı inşa etmeyi amaçlıyor.

Tam da bu süreçle eş zamanlı olarak geçtiğimiz mayıs ayında, Lübnan Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Fayiz Rasamni'nin Suriye ve Türkiye'ye düzenlediği temasların ardından, Trablusşam'dan Abudiye'ye uzanan demiryolu hattının modernizasyonu ve tasarımı için bir ihale süreci başlatıldı.

Atılan bu somut adım, bilhassa Lübnan hattının Akkari istasyonuna, oradan Humus'a ve nihayetinde Suriye ulusal ağına bağlanması önerisi göz önüne alındığında; Lübnan'ı Hicaz Demiryolu ağına entegre etmeye yönelik çok daha geniş çaplı bir stratejinin parçası gibi görünüyordu.

Ne var ki Lübnan hükümeti, Trablusşam'ın bölgesel ulaşım ve ticaret ağında üstlenebileceği o kritik role rağmen, projeye dahil olduğunu henüz resmi olarak duyurmadı.

Oysa bu şehrin potansiyeli, sıradan bir demiryolu geçiş noktası olmanın çok ötesine uzanıyor. Zira şehrin limanı, deniz taşımacılığı ile karasal demiryolu ağlarını birbirine bağlayan devasa bir köprü işlevi görerek Trablusşam'ın lojistik bir merkez olarak konumunu inanılmaz ölçüde güçlendirebilir. 

İşte Ankara'nın, Lübnan'ı bu ağa dahil etme konusundaki tavizsiz ısrarının arkasında tam olarak bu vizyon yatıyor.

Üstelik Trablusşam'a duyulan bu özel ilgi yalnızca Türk tarafıyla da sınırlı değil. Yeni Suriye yönetiminin yetkilileri de Lübnanlı mevkidaşlarıyla yürüttükleri temaslarda bu şehrin stratejik önemini vurgulamaya ve yeni ekonomik ortaklıkların önünü açmaya son derece hevesli görünüyorlar.

Şam yönetimi, Trablusşam'ı Beyrut ile Şam arasında çok daha düzenli siyasi ilişkilerin kapısını aralayacak bir başlangıç noktası olarak değerlendiriyor.

Nitekim her iki başkenti de ziyaret eden diplomatik kaynaklara göre Ankara ve Şam, Beyrut ile kurulacak ekonomik ortaklığın çerçevesi hususunda tamamen ortak bir vizyonu paylaşıyor. 

haber-44381-kare-serit

Ankara'daki karar alıcılar arasında, Türkiye'nin Lübnan'ın ekonomik kalkınmasında proaktif bir rol oynaması gerektiğine dair güçlü bir inanç hâkim; haliyle Lübnan'ın Hicaz Demiryolu ağına entegre edilmesi konusunda da ısrarcı bir tutum sergileniyor.

Masadaki asıl plan ise oldukça iddialı: Trablusşam'dan başlayacak olan bu demiryolu hattının önümüzdeki yıllarda Lübnan içlerine doğru genişletilmesi ve nihayetinde başkent Beyrut'a kadar ulaştırılması öngörülüyor.

Elbette Ankara, söz konusu bağlantı için Lübnan'ın resmi onayını almanın, Suriye ayağındaki finansman krizlerini aşmaktan çok daha çetrefilli bir süreç olabileceğinin farkında.

Ülke içindeki farklı siyasi kutupların projeye bakış açıları da bu durumu net biçimde yansıtıyor. Lübnan'daki bazı kesimler bu projeyi; ülkeyi Arap ticaret yollarına yeniden entegre edecek, Trablusşam'ın limanından ve stratejik konumundan maksimum fayda sağlayacak vizyoner bir girişim olarak kucaklıyor.

Diğer bir kesim ise durumu salt ekonomik bir hamle olmanın ötesinde okuyarak; bu adımı, Batı başkentlerinde ciddi çekinceler yaratabilecek bölgesel bir siyasi eksen kayması olarak yorumluyor ve projeye mesafeli yaklaşıyor.

haber-44408-kare-serit

Türk ve Suriyeli yetkililer Hizbullah ile görüşmeler yapıldığına dair haberleri kesin bir dille yalanladı.

Ancak Reuters haber ajansı henüz dün geçtiği bir bültende; Suriye hükümeti ile Hizbullah temsilcilerinin, aralarındaki gerilimi düşürmek maksadıyla Türkiye'de yüz yüze bir araya geldiklerini iddia etti. Ajansın servis ettiği bilgilere göre, taraflar geçtiğimiz ay içinde en az bir kez gizlice buluştu.

İddiaya göre, Suriye istihbaratı ve Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra üst düzey Hizbullah temsilcilerinin de katıldığı bu gizli zirve; doğrudan Türk güvenlik ve istihbarat yetkililerinin davetiyle ve onların nezaretinde gerçekleşti. Aralarında Amerikalı bir ismin de bulunduğu çok sayıda kaynağa dayandırılan haberde, görüşmenin iki taraf arasındaki ihtilaflı noktaların çözümüne odaklandığı ve masadan olumlu sonuçlar alındığı öne sürüldü.

Hatta ajans, kaynaklarına atıfla, iki taraf arasında Türkiye üzerinden yürütülen temasların aslında yaklaşık iki ay önce başladığını belirtti. 

haber-44525-kare-serit

Buna karşın Reuters; Türkiye'deki bu gizli görüşmenin tam olarak nerede yapıldığını, ne kadar sürdüğünü ve bu zirvenin öncesinde veya sonrasında başka temasların olup olmadığını bağımsız olarak teyit edemediğini açıkça ifade etti. Ayrıca haberde, iddialara ilişkin olarak ne Hizbullah cephesinden ne de Suriye ve Türkiye'deki resmi makamlardan herhangi bir yorum alınamadığı da not düşüldü.

Tüm bu iddiaların ardından, Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi; “Suriye hükümeti yetkilileri ile Lübnan Hizbullahı liderlerinin Türkiye'de bir görüşme gerçekleştirdiği” yönündeki söylentileri kesin bir dille yalanladı.

Merkezden yapılan resmi açıklamada; bazı uluslararası medya kuruluşlarında ve sosyal medya platformlarında dolaşıma sokulan, MİT'in ev sahipliğinde böyle bir zirve gerçekleştirildiğine dair iddiaların tamamen asılsız olduğu vurgulandı.

Açıklamada, söz konusu görüşmenin tarihine, yerine ve içeriğine dair öne sürülen tüm detayların "tamamen uydurma ve temelsiz spekülasyonlardan ibaret olduğu" ifade edildi.

Eş zamanlı olarak Suriye Enformasyon Bakanlığı Dış Medya Dairesi de bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını ve iki taraf arasında böyle bir temasın kesinlikle yaşanmadığını duyurdu.

Enerji dosyası: Güvenin pekişmesi

Lübnan-Türkiye ilişkilerinde güven inşa etmenin en kilit yolu şüphesiz enerji sektöründen geçiyor. Türkiye ile Irak arasında enerji ve boru hattı projelerindeki ortaklık giderek derinleşirken, Ankara'nın Beyrut ile Bağdat arasındaki yakınlaşmayı teşvik etmesi de kritik bir rol oynuyor.

Zaten son haberler de Türk yetkililerin yürüttüğü temasların, Lübnan ile Irak arasında enerji alanındaki işbirliğini canlandırmaya yönelik yeni bir mutabakata zemin hazırladığını gösteriyor. Geçtiğimiz ağustos ayında Ankara ve Bağdat, Irak petrolünün Kerkük-Ceyhan boru hattı üzerinden taşınmasına yeniden başlanması için bir anlaşmaya vardı.

haber-44880-kare-serit

Hemen ardından bu işbirliği; Kerkük'teki petrol sahalarında ortak üretim ve yatırım yapılmasını da kapsayacak şekilde genişletildi. Yaşanan tüm bu gelişmeler, iki ülkenin ilişkilerinde enerjinin ne denli merkezi bir öneme sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

İşte tam da bu perspektiften bakıldığında, Türkiye'nin Lübnan'a yönelik yaklaşımının aslında Kerkük-Trablusşam boru hattını yeniden canlandırmayı da içeren çok daha geniş çaplı bir bölgesel vizyonun parçası olduğu anlaşılıyor.

Bu vizyon hayata geçerse Lübnan; Irak ile Akdeniz arasındaki enerji transit koridorlarında yeniden stratejik bir konum elde edebilir ve Trablusşam'daki petrol tesislerinin önemi bir kez daha katlanarak artabilir.

Buna karşılık Ankara, Lübnan'ın kronik elektrik sorununu çözmek adına masaya iki farklı alternatif sunuyor: Birincisi, teknik pürüzlerin aşılması halinde en hızlı çözümü vadeden, Suriye üzerinden kurulacak bir takas (değişim) mekanizması. İkincisi ise Türkiye'yi önce Suriye kıyılarına, oradan da Trablusşam'a bağlayacak devasa bir elektrik kablo hattı. 

haber-43903-kare-serit

Tabi bu ikinci seçenek, ciddi bir finansman ve detaylı fizibilite çalışmaları gerektiren çok daha uzun vadeli bir proje. 

Nitekim geçtiğimiz hafta New York'ta bulunan Lübnan Enerji ve Su Bakanı, Türk mevkidaşı Alparslan Bayraktar ile bir araya gelerek elektrik şebekelerinin entegrasyonu, boru hatları ve hidrokarbon kaynaklarına dair diğer önemli başlıkları masaya yatırdı.

Masadaki bu teklifler Lübnan için hayati bir önem taşıyor; zira bu adımlar sadece ülkenin mevcut elektrik krizini çok daha düşük maliyetlerle hafifletmekle kalmayacak, aynı zamanda Lübnan'ı geniş çaplı bir bölgesel enerji ağına entegre etmenin de yolunu açacak.

Kurulacak bu dev bağlantı, salt elektrik tedarikiyle sınırlı kalmayıp doğalgaz ağlarını, yeni boru hatlarını ve farklı enerji sektörlerine yönelik dev yatırımları da beraberinde getirme potansiyeli taşıyor.

Tüm bu bölgesel denklem içinde Trablusşam; ulaşım, enerji ve liman projeleri için potansiyel bir lojistik merkez olarak giderek daha fazla ön plana çıkıyor.

Lübnan'ın Türk-Suriye enerji şebekesine olası bir entegrasyonu, ülkeye sadece elektrik güvencesi sağlamakla kalmayacak; aynı zamanda Lübnan'ın kuzeyini bölgesel ticaret ve enerji haritasında yepyeni ve çok daha güçlü bir konuma taşıyacaktır.

Berri yakında Erdoğan'ı ziyaret edecek mi?

Türkiye'nin Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile olan diyaloğu, Lübnan devletinin diğer kritik kurumlarıyla yürüttüğü ilişkilerden çok daha farklı ve özel bir seyir izliyor.

haber-43109-kare-serit

Bunun temel sebebi, Berri'nin Ankara'nın bölgede giderek artan ağırlığını ve bu gücün Lübnan'ın diplomatik konumunu sağlamlaştırma potansiyelini çok iyi okumasıdır.

Buna mukabil Ankara da Berri'nin Lübnan iç siyasetindeki o eşsiz konumunun, uzlaşmaları yönetme becerisinin ve Hizbullah ile iletişim kanallarını açık tutmadaki kilit rolünün son derece farkında.

İşte bu karşılıklı farkındalık zemininde, iki taraf arasındaki ilişkiler gözle görülür bir ivme kazanıyor.

El-Ahbar gazetesinin edindiği bilgilere göre Berri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan Ankara'yı ziyaret etmesi yönünde resmi bir davet aldı. Ziyaretin tarihi henüz netleşmemiş olsa da Berri'nin ekibi, lojistik hazırlıkların tamamlanmasını bekleyerek şimdiden kolları sıvadı.

Türkiye, insani yardım diplomasisiyle varlığını güçlendiriyor

Lübnan hükümeti yetkilileri, İsrail saldırılarının başladığı ilk günden bu yana hem Türk resmi kurumları hem de sivil toplum kuruluşları (STK) aracılığıyla gelen desteklerin, Lübnan'a ulaşan en kapsamlı ve en istikrarlı yardımlar arasında yer aldığını belirtiyor. 

Aynı yetkililere göre Ankara, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın doğrudan talimatlarıyla, insani yardım alanında Lübnan'a omuz veren ülkelerin en başında geliyor. 

haber-42198-instagram-serithaber-42323-instagram-serit

Savaşın patlak vermesinden bu yana; et, temel gıda malzemeleri, çadır ve prefabrik evlerle yüklü sekizden fazla Türk gemisi Lübnan limanlarına demir attı ve bu yardımlar hızla ülkenin güney bölgelerine sevk edildi.

Gelen haberlere göre Türkiye, Lübnan hükümetine çok daha stratejik bir destek adımı da sundu: Ankara, yıkımların ardından başlayacak olan yeniden yapılanma sürecinde ihtiyaç duyulacak Türk mallarının tedarik maliyetinin bir kısmını üstlenmeyi teklif etti. Şu günlerde yeni bir yardım gemisinin daha birkaç gün içinde Lübnan'a varması beklenirken, iki ülke arasında güney bölgelerine yapılacak ek prefabrik ev sevkiyatlarına dair görüşmeler de hız kesmeden devam ediyor.

Bu minvalde Lübnan hükümeti, İsrail bombardımanlarında ağır hasar gören devlet kurumlarının faaliyetlerine geçici ofislerde devam edebilmesi için Ankara'dan özel prefabrik evler talep etti; Türkiye ise kriz anında gelen bu talebe son derece olumlu ve yapıcı bir yaklaşım sergiledi. 


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 02.10.2026 16:04 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45357/ankara-colani-yi-israil-adina-hizbullah-la-savastan-sakindirmaya-calisiyor