Lübnan: Türkiye ve İsrail arasındaki nüfuz savaşının yeni adresi

img
Lübnan: Türkiye ve İsrail arasındaki nüfuz savaşının yeni adresi YDH

❝Ankara, Lübnan’ı Amerikan himayesine sokmasından ve ülkeyi Tel Aviv-Atina-Lefkoşa hattında kurulan o yeni "İsrail-Yunanistan" ittifakına itmesinden endişe ediyor.❞




Firas es-Şufi

YDH- Lübnanlı gazeteci Firas eş-Şufi, el-Ahbar gazetesindeki analizinde, Lübnan’ı artık sadece bir iç çatışma alanı olarak değil, Türkiye ve İsrail arasındaki yeni bölgesel "bilek güreşi" sahası olarak işlerken eskiden rakip olan Türkiye ve İran’ın, Lübnan’ın İsrail yörüngesine girmesini engellemek için "istemeyerek de olsa" aynı safta buluşabileceği gerçeğini ortaya koyuyor. Eş-Şufi'ye göre, Suriye’de pragmatik bir zemin bulan Türkiye-İsrail rekabeti, Lübnan söz konusu olduğunda uzlaşmaz bir "kuşatma ve karşı kuşatma" mücadelesine dönüşerek ülkeyi tehlikeli bir kutuplaşmaya sürüklüyor.


Ankara ile İsrail arasındaki gerilim ve karşılıklı tehditler giderek tırmanıyor. Bu tırmanışın temelinde, Ankara’nın İsrail’deki yayılmacı projenin ciddiyetini kavraması ve özellikle ABD ile İran’a yönelik düzenlenen ortak saldırının ardından Tel Aviv’in politikalarına yön veren o "güç zehirlenmesini" sezmesi yatıyor.

Üstelik ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’yu dağıtma eğiliminin artması, bu tabloyu Ankara açısından çok daha kritik bir boyuta taşıdı.

Diğer tarafta ise Ortadoğu’nun merkez gücü olma hırsını artık gizlemeyen bir İsrail var.

İran’la yaşanacak olası bir çatışmanın ardından "savaş sonrası" senaryolarına odaklanan Tel Aviv, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi geleneksel bölgesel aktörlerin aleyhine olacak şekilde kendi konumunu perçinlemeyi amaçlıyor.

Nitekim İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Tahran saldırısından sadece birkaç gün önce bu vizyonu açıkça ortaya koydu; hedefinde ise bizzat "Türkiye liderliğindeki yükselen Sünni ekseni" olarak tanımladığı yapıyı kırmak vardı.

İsrail rejimi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi, ekonomik ve askeri alandaki hassas noktalarını mercek altına almış durumda.

Türkiye’nin modern bir cephanelik inşa etmek için hâlâ ciddi bir zamana ve kaynağa ihtiyaç duyduğunun, Batılı askeri unsurlara bağımlılığının sürdüğünün farkındalar.

İsrail, içinde bulunduğumuz bu zaman dilimini kendi ittifaklarını tahkim etmek için fırsat görüyor.

Hint Okyanusu ve Orta Asya’dan başlayıp Balkanlar, Yunanistan, Akdeniz ve Afrika Boynuzu’na kadar uzanan geniş bir hat üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri hamleler yaparak Türkiye’yi coğrafi bir kuşatma altına almaya çalışıyor.

İki taraf arasında çok sayıda potansiyel çatışma sahası bulunsa da Suriye ve Lübnan bu denklemin en kritik halkalarını oluşturuyor.

Filistin ve Ürdün hattı nispeten daha geri planda kalsa da Levant ülkelerini kuzeyden ve güneyden sarmalayan o geniş kıskaç hareketinin merkezinde bu iki ülke yer alıyor.

Suriye, bugün fiilen Tel Aviv ile Ankara arasında bir nüfuz kanalına ve stratejik sınırların yeniden çizildiği bir arenaya dönüştü.

Türkiye, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütü lideri Colani'yi Tel Aviv ile güvenlik ve siyaset temelinde bir uzlaşıya teşvik ederek, hatta egemenlik konusundaki tavizlerini destekleyerek gerilimi düşürmeye çalıştı.

Ancak Tel Aviv bu hamlelere yanıt vermek yerine süreci zamana yaymayı ve Suriye topraklarındaki askeri saldırılarını genişletmeyi seçti; üstelik doğrudan Türkiye ile bağlantılı unsurları hedef alarak.

Süveyda ve Doğu Suriye gibi bölgeler, bu dolaylı bilek güreşinin ağır bedelini şimdiden ödemeye başladı.

Lübnan da yaklaşan İsrail-Türkiye hesaplaşmasının dışında kalmadı.

Bölgedeki stratejik hesapların ana hatları her iki tarafta da belirginleşiyor; Beyrut’ta zayıflayan İran ve Arap etkisinden doğan boşluğu doldurma iştahı giderek kabarıyor.

Hem Türkiye hem de İsrail, "İran sonrası" dönemin getirdiği yeni şartlardan ve Tahran ile Körfez başkentlerinin kendi iç meselelerine gömülmesinden faydalanmak istiyor.

Bölgesel rollerdeki bu geri çekilme, Lübnan’ı Ankara ve Tel Aviv arasında yeni bir rekabet sahası haline getiriyor.

Türkiye’nin Lübnan’a yönelik son saldırılar sırasındaki saha varlığı, sivil toplum kuruluşları ve dernekler üzerinden bakıldığında geçmişteki kadar aktif görünmese de Ankara, geçtiğimiz yıl boyunca siyasi ve kalkınma odaklı faaliyetlerine hız verdi.

__________________________________________________________

KKTC açıklarından İran’a füze saldırısı, Ankara’dan 'Mavi Vatan'la çelişen açıklama

Bloomberg: Türkiye, ABD'nin İran'a yönelik olası bir saldırısının sonuçlarına hazırlanıyor

Ankara’da İran senaryoları: Fırsat mı, tehdit mi?

Barrack: 'Suriye ve Lübnan birleşmeli'

Tedirginlik artıyor: Türkiye, Suriye'de güvenlik paradoksuna sıkıştı
__________________________________________________________

2023 yılından itibaren savunma bütçesinde gidilen artışın da rüzgarını arkasına alan Türkiye, bölgedeki siyasi ve güvenlik ağırlığını hissedilir şekilde artırdı.

Hatta veriler, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) bütçesinin 2026 yılı itibarıyla 1,2 milyar dolar seviyesine çıkacağına işaret ediyor.

Ankara, Lübnan’daki farklı siyasi aktörlerle yapıcı ilişkiler geliştirmeyi bildi.

Özellikle kuzeydeki belediyeler, yerel köyler, Sayda ve Bekaa Vadisi hattında yürütülen kalkınma hamleleri, Türkiye’nin Sünni çevrelerdeki nüfuzunu pekiştirdi; bu süreçte Ahmed Hariri liderliğindeki Müstakbel Hareketi ile kurulan bağlar da kritik rol oynadı.

Türkiye’nin etkisi sadece bununla sınırlı kalmadı; eski Suriye rejimi ve Hizbullah ile ittifak yapan bazı isimlerden Müslüman Kardeşler’in Lübnan koluna, hatta Hamas’ın etkin olduğu Filistin kamplarına kadar geniş bir yelpazede Türk diplomasisinin izlerini görmek mümkün.

Temas trafiğini iyice genişleten Türkiye, Ankara ile kadim dostluğu bulunan eski milletvekili Velid Canbolat’ın yanı sıra son dönemde yakınlaştığı Özgür Yurtseverler Hareketi lideri Cibran Basil’i de bu denkleme dahil etti.

Diğer taraftan Hizbullah ile diyalog kanallarını açık tutan Ankara, hem İran ve eski Suriye rejimi müttefiklerini hem de geleneksel Suudi yanlısı grupları kendi safına çekmeye çalışıyor.

Bunu yaparken de ne İran’ın ne de Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin bu rolüne itiraz edemeyeceği ince bir denge gözetiyor.

İsrail’in ajandasında ise Lübnan devletini tamamen kontrol altına alıp bir barış anlaşmasına zorlamak ve ülkeyi kendi kurduğu yeni ittifak ağına eklemlemek var.

Bu strateji doğrultusunda Tel Aviv, özellikle Maruni Hristiyanlar ve Dürziler arasında yeni yerel müttefikler bulmaya, hatta tabiri caizse "imal etmeye" odaklanıyor.

Aslında bu hamle, İsrail’in Suriye’de de uyguladığı, bölgedeki "azınlıklar" ve "çoğunluklar" arasındaki hassas ipleri elinde tutmaya dayalı o eski ve bilindik politikasının bir parçası.

Ankara ile İsrail arasında yaşanan bu stratejik çıkar çatışması, bölgedeki Arap etkisinin de zayıflamasıyla birlikte, önümüzdeki dönemde Lübnan’daki hükümet ve cumhurbaşkanlığı makamı üzerinde ağır bir baskı oluşturacak.

Bu gerilim sadece siyasi dengeleri sarsmakla kalmayacak, ülkenin genel güvenlik mimarisini ve iç dengelerini de kökten değiştirebilecek bir potansiyel taşıyor.

Tel Aviv, Türkiye’nin Lübnan saldırılarına karşı koyduğu sert tavırdan ciddi şekilde rahatsızlık duyuyor ve Ankara’daki siyasi dönüşümlere yönelik şüphelerini gizlemiyor.

Diğer taraftan, Lübnan ile Kıbrıs arasındaki deniz sınırı anlaşması ve Kıbrıs-Yunanistan ikilisinin Beyrut’a yönelik attığı son adımlar, Türk tarafında büyük bir öfke uyandırıyor.

Ankara, mevcut gidişatın Lübnan’ı Amerikan himayesine sokmasından ve ülkeyi Tel Aviv-Atina-Lefkoşa hattında kurulan o yeni "İsrail-Yunanistan" ittifakına itmesinden endişe ediyor.

Bu nedenle şu aşamada Lübnan ile İsrail arasında yapılacak herhangi bir doğrudan müzakereye kesin bir dille karşı çıkıyor.

Türkiye’nin Suriye ve Lübnan’a bakış açısı bu noktada taban tabana zıt bir hal aldı: Suriye’de Beşşar Esed hükümetini ayakta tutmak, çöküşü engellemek ve yeniden yapılanma sürecinde Türk şirketlerine alan açmak adına İsrail ile normalleşmeye yeşil ışık yakan Ankara, Lübnan’daki olası bir "barışı" ise kendisi için tehlike görüyor.

Türkiye, Lübnan’ın bu denkleme girmesini, güneyden ve batıdan tamamen kuşatıldığının düşmanca bir tescili olarak okuyor.

Bu tablo, İsrail ile doğrudan masaya oturmaya niyetlenen Lübnanlı yetkililerin karşısında hem Türkiye’yi hem de İran’ı bulacağı anlamına geliyor.

Ankara ve Tahran, Lübnan’ın Tel Aviv liderliğindeki bölgesel bir bloka katılmasını önlemek adına dolaylı bir iş birliğine gidebilir.

Ancak bu gerginlikteki en büyük risk, zaten kırılgan olan Lübnan’ın yeniden çok keskin ve tehlikeli mezhepsel bölünmelerin eşiğine sürüklenme ihtimalidir.

Başbakan Nevaf Selam’ın Sünni tabanda ya da genel kamuoyunda güçlü bir karşılığının bulunmaması, Meclis Başkanı Nebih Berri’nin doğrudan müzakerelere kapıyı kapatması ve eski milletvekili Velid Canbolat’ın siyasi manevra kabiliyeti göz önüne alındığında; tüm gözler Genelkurmay Başkanı Jozef Aun’a çevriliyor.

Artan Amerikan baskısı ve bazı yerel odakların desteğiyle İsrail, Aun’u Maruni kesimin yegâne temsilcisi gibi konumlandırmaya çalışıyor.

Tel Aviv’in asıl stratejisi, olası bir mutabakatı "İsrail ile Maruni başkanlığı arasındaki bir uzlaşı" gibi sunmak. Bu noktada en ağır sorumluluk artık Aun’un omuzlarında.

Bu tabloya, Lübnan Güçleri’nin (Ketaib) giderek sertleşen tutumu eşlik ediyor. Partideki bazı yetkililerin İsrail’e destek veren abartılı söylemleri dikkat çekse de, bu durum aslında tabanın gerçek eğilimini tam olarak yansıtmıyor.

Kaldı ki partinin lideri Semir Caca’nın Suudi Arabistan ile oldukça derin bağları bulunuyor.

Yine de bölgesel aktörlerin pozisyonlarını değişmez sanmamak gerekiyor. Suudi Arabistan; Türkiye ve kısmen İran ile yan yana gelerek, İsrail-Dürzi ilişkilerini bahane eden Suriye geçiş hükümetinin Suveyda operasyonlarına destek verdi.

Riyad, Beyrut Barış Girişimi’nde yer alan "bağımsız Filistin devleti" şartı gerçekleşmeden İsrail ile normalleşmeyi reddetmeyi sürdürüyor.

İsrail ise bir yandan İran’la savaşırken, diğer yandan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a yönelik tehditkar imalarda bulunmaktan geri durmuyor.

Çeviri: YDH

İlgili Haberler