
YDH- Hüseyin Salih, el-Meyadin'de 12 günlük savaşın, İran’ın savunma hattını sadece sınırlarında değil, tüm bölge sathında ve diplomasi masasında tahkim eden bir dönüm noktası olduğunu tartıştığı yazısında, İran'ın artık masaya sadece bir müzakereci olarak değil, sahadaki rüştünü ispatlamış bir güç olarak oturduğunu vurguluyor.
ABD ve İsrail’in beklentilerinin aksine İran, meşru haklarından taviz vermeden, müzakerelerin hızını ve zeminini bizzat tayin ederek Washington ile dolaylı temaslara başladı.
İsrail medyası da bu gerçeği, "İran savaştan sonra hâlâ ayakta ve şartlarını dayatıyor; bu durum bölgedeki konumunu daha da güçlendiriyor" ifadeleriyle açıkça teslim ediyor.
Washington yönetimi; Tahran’ı füze kapasitesi ve bölgesel müttefik ağını da pazarlık masasına getirmeye zorlasa da İslam Cumhuriyeti bu baskıyı sert bir dille geri çevirdi.
Görüşmelerin yalnızca nükleer başlıkla sınırlı kalması konusundaki ısrarını sürdüren İran, Batı’nın temel kaygısının nükleer silah edinilmesini engellemek olduğu bir senaryoda, anlaşmanın kısa sürede mümkün olacağını savunuyor.
ARKA PLAN: Zorlayıcı diplomasi ve stratejik sabrın çarpışması
Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, adil ve eşit bir uzlaşı için fırsatın boşa harcanmaması çağrısı yaparken; Tahran yönetimi diplomatik sürecin eşiğinde askeri bir gövde gösterisine imza attı.
En gelişmiş balistik füzelerinden biri olan hipersonik Hürremşehr 4'ü tanıtan İran; savunma ve saldırı kapasitesinin müzakereye kapalı olduğunu, her türlü tehdide kararlı bir yanıt verileceği mesajını dünyaya ilan etti.
İran, müzakerelere yüksek beklentiler ve öz yeteneklerine duyduğu güvenle katılıyor. İslam Cumhuriyeti, savaş öncesindeki geleneksel çizgisi olan bilgelik, stratejik sabır ve akıllı liderlik vasıflarını korurken; sürece yeni unsurlar da ekliyor.
Bunların başında, karşı tarafa duyulan güvenin tamamen yitirilmesi ve sahip olunan güç unsurlarının daha iyi kavranması geliyor.
Kısacası, savaş sonrası tablo, savaş öncesiyle aynı değil.
ARKA PLAN: Kumarbazın iflası
ARKA PLAN: Gerçek Vaat-3, İran'ın küresel askeri güç statüsünü nasıl pekiştirdi?
Bu yeni aşama, İran’ın şehirlerindeki silahlı ayaklanmalar üzerinden rejimi devirme girişimlerinin bertaraf edilip caydırıcılığın yeniden tesis edilmesinin bir sonucu.
Devrim Lideri ve İran Cumhurbaşkanı, bu girişimleri İran’ı yutmayı hedefleyen bir Amerikan komplosu olarak tanımlarken; Direniş Ekseni müttefiklerinin ağır darbelere rağmen İsrail ve ABD’ye bedel ödetme konusundaki kararlılığı da dikkat çekici bir diğer unsuru oluşturuyor.
Bu güç dengesiyle donanan Tahran, "Hem diplomasi hem savaş için buradayız" mottosuyla masaya oturdu.
Bölgedeki Amerikan üslerine yönelik herhangi bir saldırı durumunda bu noktaları hedef alma tehdidini açıkça dile getiren İran; operasyonel menzilin işgal altındaki toprakları da kapsayacağını ve savaşın bölgesel düzeyde genişleyeceğini teyit etti.
İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Abdurrahim Musevi de diğer yetkililer gibi, olası bir askeri harekatın düşmana telafisi imkânsız bedeller ödeteceği uyarısını yineliyor.
Siyasi analist İmad Abşenas, el-Meyadin'e verdiği demeçte, İranlı diplomatların elinin sahadaki askeri güçle tahkim edildiğini vurgulayarak, 12 günlük savaş tecrübesinin İran’a ek bir güven aşıladığını belirtiyor.
Abşenas ayrıca, 7 Ekim öncesinden farklı olarak, bugün bölge ülkelerinin çoğunun İran’ın yanında yer aldığına dikkat çekiyor.
İran’ın savaş sürecindeki direnci ABD tarafında şaşkınlık yarattı.
Askeri gücün tek başına yeterli olmadığını ve iç istikrarsızlaştırma kozlarının başarısızlığa uğradığını gören Washington, bir zorunluluk olarak müzakere seçeneğine yöneldi.
Amerikalılar artık İran’a yönelik askeri bir adım atmadan önce iki kez düşünüyor; zira başarı garantisi olmadığı gibi İran’ın gerçek gücünün sınırları da henüz tam keşfedilebilmiş değil.
Ayrıca ABD; Kasım 2026’daki ara seçimler ve Trump yönetiminin Kongre onayı olmadan Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik hamlelerine duyulan iç hoşnutsuzluk gibi kırılganlıklarla boğuşuyor.
Abşenas bu noktada kritik bir soru soruyor:
"Washington, olası bir savaşta uçak gemilerinden birinin batırılmasına tahammül edebilir mi?"
Amerikalılar, olası kayıpların kazançtan daha büyük olacağının farkında.
Öte yandan, Grönland, NATO ve Ukrayna gibi konularda Avrupa ile ABD arasında açılan uçurum, İran için bir diğer stratejik avantajı teşkil ediyor.
Avrupa’nın müzakerelerdeki rolü ise Ağustos 2025’te "tetikleme mekanizmasını" (snapback) devreye sokmasından bu yana neredeyse etkisizleşmiş durumda.
Abşenas, İsrail’in de bu olası çatışma ikliminden muaf kalmayacağını ve binlerce füzenin hedefi olacağını savunuyor. Bu durum, İsrail’in müzakere sürecine dair derin endişesini de besliyor.
Netanyahu’nun Trump ile görüşmesini erkene alma talebi, balistik füzeler ve bölgesel müttefiklere verilen desteğin de kısıtlanması yönündeki baskılarının bir yansıması.
Müzakerelerin akıbetine dair öngörülerde bulunan Abşenas, savaşın hiçbir tarafın çıkarına olmadığını ve Trump’ın bir anlaşmaya varmasının kendi lehine olacağını düşünüyor.
Ancak geçmiş tecrübeler ışığında, ABD’nin aniden bir ihanete imza atma veya anlaşmaya uymama ihtimali de masada duruyor.
İran cephesi için temel ilkeler değişmezken, yeni dönemde ABD ve İsrail’den saldırı olmayacağına dair somut garanti alınması şartı öne çıkıyor.
Sonuç olarak; İran başlangıcı "olumlu" olarak nitelese de Trump’ın istikrarsız tutumu ve müttefikleriyle dahi yaşadığı sorunlar göz önüne alındığında, müzakere yolunun her türlü olasılığa açık ve şüphelerle dolu olduğu görülüyor.
Çeviri: YDH