''Trump, kendi yarattığı bu hayal dalgalarında boğulurken, yenilgiyi örtbas etmek için köpüklere tutunmaya çalışıyor.''
YDH- Ramin Abdullah Şahi, Mehr'de yer alan analizinde, ABD’nin İran’a yönelik dış politika enstrümanlarının reelpolitik gerçeklerle olan uyumsuzluğunu tartışıyor. Şahi, "Deli Adam Teorisi" (Madman Theory) olarak bilinen, öngörülemezlik üzerine kurulu stratejinin, aslında bir güç gösterisinden ziyade stratejik bir sıkışmışlığın maskesi olduğunu ileri sürüyor.
Donald Trump'ın İran hakkındaki son açıklamaları, bölgesel dış politikada biriken başarısızlıkları yönetmek adına başvurduğu alışılmadık ve çelişkili iddiaları barındırıyor.
"İran'ın nükleer kapasitesini, uranyum rezervlerini ve bölgedeki direniş güçlerinin iradesini yok ettik; İran artık bölgenin zorbası değil" şeklindeki ifadeler, gerçeklikten uzak bir tablo çizme çabasını yansıtıyor.
Trump, bir yandan İran’ı sokaklarda bitireceğini, en küçük bir kan dökülmesinde saldırıya geçeceğini ve devasa bir filonun yolda olduğunu söyleyerek tehditler savururken, diğer yandan doğrudan müzakere çağrıları yapıyor. Hatta İranlıların mevcut tekliflerini geçmişte sunmaları halinde nükleer silah içermeyen sınırlı bir anlaşmanın kabul edilebilir olduğunu dile getiriyor.
Bu tanıdık ama çelişkili ifadeler, siyasette "Deli Adam Teorisi"ni kullanan bir zihniyetin ürünü. Trump, kimsenin bir sonraki hamlesini kestiremediği, sürprizlerle dolu bir kumarbaz edasıyla Beyaz Saray’ın süper güç imajını korumaya çalışıyor. Vahşi Batı kovboylarının çıplak şiddetini andıran sahte anlatılarla Amerikan hegemonyasını sürdürmek onun temel sanatı.
Siyasetin Pinokyo’su, ne kadar tutarsızlaştığını fark etmiyormuş gibi davranarak medyayı şaşırtmayı ve gerçeği gizlemeyi amaçlıyor.
Ancak tüm bu gürültünün arasında bir gerçek gün gibi ortada duruyor: Karşısında kararlı ve birleşik bir güç gördüğünde, saldırgan tavrından vazgeçip kenara çekilmeyi tercih ediyor.
Medyanın tarihsel hafızası, ABD Başkanı’nın bir zamanlar İran füzelerini su ısıtıcısına benzettiğini, nükleer kapasitenin 12 günde yok edildiğini iddia ettiğini unutmadı.
Fakat burada temel bir soru beliriyor: Eğer İran’ın nükleer kapasitesi bittiyse, füzeleri etkisizse ve bölgedeki gücü kırıldıysa, neden hâlâ müzakere masasında bu başlıklar ısrarla dayatılıyor? Her şey yok edildiyse, Fordo ve Natanz tesislerinin bombardımanla yerle bir edildiği iddiası doğruysa, Amerikan yönetimi neden hâlâ "sıfır zenginleştirme" planında diretiyor?
Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Yemen’deki direnişin kontrol altına alınması gibi talepler, eğer bu güçler artık yoksa neden Beyaz Saray’ın ana gündemini oluşturuyor?
Trump’ın dün gece nükleer müzakerelerin özünü bu konuların oluşturduğunu itiraf etmesi, geçmişte "her şeyi yok ettik" diyen kendi açıklamalarıyla derin bir çelişki içine düştüğünü kanıtlıyor. Ya bu unsurlar gerçekten yok ya da varlıklarını sürdürerek Amerikan politikalarını çıkmaza sokuyorlar.
Bu tablo, İran içinde ekonomik reformlar nedeniyle haklı protestoların yaşandığı, devletin en üst kademelerinin bu sorunları kabul edip çözüm aradığı bir dönemde daha da karmaşık hale geliyor.
Barışçıl sivil taleplerin, ABD ve Siyonist rejimin desteklediği terörist gruplar tarafından organize bir şekilde sabote edilmesi, ülkeyi kaosa sürükleme girişimlerini de beraberinde getirdi.
Trump, sokaklarda kan dökülmesi halinde sert karşılık vereceğini iddia ederek bazı kesimleri yanıltmaya çalışsa da, sonuç hüsran oldu. Sokak terörüyle mücadele edildikten sonra ABD’nin tek hamlesi, saldırıdan ziyade savunma pozisyonu sergileyen bir filo göndermekten ibaret kaldı.
Hatta Trump’ın kullandığı üslup o kadar ağırdı ki, muhalif medya organları bile bu tavrı ahlak dışı bulup eleştirdi.
Benzer bir geri adım süreci askeri hegemonyada da yaşanıyor. İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan eden ABD ve Avrupa, kısa süre sonra Fars Körfezi ve Umman Denizi’ndeki gerçeklerle yüzleşti. Amerikalılar, Hürmüz Boğazı’ndaki bu gücün varlığını tanıyarak, kendi donanmaları ile karşı taraf arasında sürtüşmeyi önleyecek tampon bölgeler oluşturulmasını talep ettiler.
Geçmişte de benzer şekilde, bir insansız hava aracının düşürülmesinin ardından Trump’ın Amerikan askerlerini taşıyan uçağa saldırılmadığı için İran’a teşekkür ettiği hafızalardaki tazeliğini koruyor. Trump’ın politikalarının tam bir fiyasko olduğunu söylemek yanlış olmaz; çünkü saha ve diplomasi birleştiğinde ABD Başkanı’nın geri çekilmesi kaçınılmaz bir son haline geliyor.
Son günlerde Umman’da gerçekleşen dolaylı görüşmeler, Tahran’ın kendi şartlarında ısrar etmesiyle sonuçlandı. Beyaz Saray’ın tüm "doğrudan ve Türkiye'de müzakere" dayatmalarına rağmen süreç Umman üzerinden ilerledi.
Maskat’taki ilk turun ardından Trump, İran’ın taviz verdiğine dair yeni bir medya savaşı başlatmaya çalışsa da, İran diplomasisi uranyum zenginleştirme hakkı, füze gücü ve direniş güçlerine destek konusundaki kararlılığını yineledi.
Sonuç olarak, Beyaz Saray’ın çılgınca kurgulanan sahte anlatıları, hırçın deniz dalgaları üzerine kurulmuş zayıf bir temelden ibaret kalıyor. Trump, kendi yarattığı bu hayal dalgalarında boğulurken, yenilgiyi örtbas etmek için köpüklere tutunmaya çalışıyor.
Çeviri: YDH