Son Dakika
İnşa

Suudilerin en çok Filistinlilerle uzlaşmaya ihtiyacı var

10 Şubat 2007 Bu sayfayı yazdır

Suudiler, Filistin sorununu çözmede başrolü oynamaları gerektiğini iddia ederlerken dini değil etnik kimliklerini ön plana çıkarıyorlar

Suudilerin en çok Filistinlilerle uzlaşmaya ihtiyacı var
Suudilerin en çok Filistinlilerle uzlaşmaya ihtiyacı var YDH
Yazı boyutu
100%
4 dk okuma

Marianna Belenkaya’nın RIA Novosti için yazdığı “Saudis need Palestinian Accord Most of All" başlıklı yazısını arkadaşımız Furkan TORLAK çevirdi.

 

Suudilerin en çok Filistinlilerle uzlaşmaya ihtiyacı var

 

Filistinli iki hareket, “Fetih” ve “Hamas”, Mekke’de Milli Birlik Hükümeti kurulması çerçevesinde bir anlaşmaya vardı. Aynı zamanda “Hamas” liderliği, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bağlı olduğu anlaşmalara ve Arap zirvelerinden çıkan kararlara saygı duyacağını açıkladı. Bu noktada tartışmalar hiç şüphesiz Filistinlilerin ve genel olarak da Arapların İsrail devletini tanıyan belgeleri çerçevesinde dönüyordu.

 

Burada Filistin Kurtuluş Örgütü’nün 1993 yılında İsrail devletinin varlık hakkını tanıdığını hatırlatmamız gerekiyor. Bu temel çerçevesinde Filistin ve İsrail arasında çeşitli anlaşmalar yapılmıştı. Arap Birliğinin kararlarından maksat ise ilk derecede Suudi Arabistan’ın sunduğu ve Beyrut’taki Arap Zirvesi’nde kabul edilen “barış inisiyatifi”dir.

 

Bu inisiyatif çerçevesinde, 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesi durumunda Arap ülkelerinin İsrail’i tanıyabileceği ve barış anlaşması yapabileceğine işaret edilmişti.

 

Öyle gözüküyor ki Mekke’de varılan anlaşmalar Ortadoğu’daki barış çalışmaları açısından da bir çıkış noktası olacak. Zira “Hamas” şimdiye dek Filistin ile İsrail arasındaki anlaşmaların varlığını tanımayı reddediyordu.

 

Tabi bu noktada Filistin-İsrail anlaşmalarına “saygı gösterme” kavramı ile bu anlaşmalara “bağlı olma ve koruma” kavramları arasında büyük farkın olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Nitekim çok geçmeden “Hamas”ı temsil eden Filistin Dışişleri Bakanı Mahmud Zehhar, Mekke’de varılan uzlaşma gereği görevinden istifa etti. Bu da bizim notumuzun yanlış olmadığını gösteriyor.(*)

 

Bununla birlikte şu anki esaslara göre  gelecek için bölgede bir dayanışma stratejisi çizilmeye çalışılabilir. Filistinlilere, arabulucu “dörtlü”ye (Rusya, ABD, AB, BM), İsrail’e ve diğer bölgesel ortaklara çok şey düşüyor. Bu noktada merkezi rol de kendi topraklarında pazarlıkların yapılmasını sağlayan ve görüşmelerde gözlemci olarak bulunan Suudi Arabistan memleketine düşüyor.

 

Suudiler, burada Arap ve İslam dünyasında liderlik rolünü ifa etmeye devam ettiklerini gösterdiler. Mekke’de olanların ana sonuçlarından birisi de özellikle buydu. Bu noktada da üzerlerine düşen şey, üzerinde anlaşmaya varılan tüm hususların uygulamaya geçirilmesi ve geliştirilmesidir. Yine de tartışmalar Filistinlilerin akıbetinden ve İsrail-Arap barış anlaşmalarının geleceğinden daha önemli bir noktada dönüyor. Bu da İslam dünyasını yakın tarihte kaplayacak olan bir çekişme ve bu çekişmenin kaderini kimin belirleyeceği...

 

Medya kuruluşları genel olarak son zamanlarda İslam Dünyasında Riyad ile Tahran arasındaki nüfuz mücadelesinden ve Ortadoğu olarak isimlendirilen bölgede (Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar) son zamanlarda Tahran’ın artan nüfuzundan bahsediyor.

 

Nitekim Ocak ayının sonlarına doğru Suud Kralı Abdullah b. Abdulaziz Kuveyt’te yayınlanan “El-Siyase” gazetesine verdiği demeçte Filistin meselesini Arapların dışında kimsenin çözemeyeceğini ilan etmiş ve şunu vurgulamıştı: “Biz belirli bir tarafın bizim meselelerimizi fırsat bilerek kendi çıkarları lehine kullanmasını ve bunun sayesinde güçlenmesini istemeyiz”. Kral, bu sözleriyle İran’ı kastediyordu.

 

Bununla birlikte Suudiler, İran’ın İslam ümmeti arasında güçlenen nüfuzunu kırma noktasında zorluk çekiyorlar. Zira Dünya’nın dört bir yanındaki Müslüman gençlere göre İran, batıya, globalleşmeye ve ABD’ye karşı direnişin güzel bir örneğidir.

 

Ancak Suudiler açısında öncelikli olarak önemli olan uluslar arası alanda izleyeceği modelin fayda verici olduğunu ispat etmesidir. Bu modelden kasıt, bağımsızlığın korunmasıyla birlikte batıyla dayanışma içerisinde olmak; direk karşı koymaktansa orta çözüm yolları üretmektir. Filistin sorununun çözümünde bir başarının sağlanması da bu modelin en güzel ifadesi olabilir.

 

Filistin meselesinin Arapları ilgilendiren bir sorun olduğunu söylerken Suudi Kralı pek açık konuşmadı. Bu monarşi kurulduğundan beri Suudi Krallar hep Mekke, Medine ve Kudüs üçlüsünün dini önemini ön plana çıkarmışlardır. Fakat şimdi Filistin sorununu çözmede başrolü oynamaları gerektiğini iddia ederlerken dini değil etnik kimliklerini ön plana çıkarıyorlar.

 

Ocak ayında Arap olmayan ülkelerin liderleri – Pakistan, Endonezya ve Malezya dış politikalarında bu konuya özel ilgi gösteren ülkelerdir. Filistin meselesi, Müslümanların konferans, panel ve zirvelerinin konusu olmaktadır. Her şey bir yana, bu mesele İslam ümmetini birleştiren bir meseledir. Arap olmayan Rusya’daki, Arap ülkelerindeki, Pakistan’daki, Endonezya’daki, Malezya’daki vb. Müslümanların dış politikasını da bu konu belirlemektedir. Riyad, sarf edilen bütün bu çabalara yeterince dikkatli bakmıyor anlaşılan. Onlar İslam dünyasında ortaya çıkan yeni iktidar merkezlerine karşılar ve bu süreci durdurmak imkansız olsa da en azından bunu kontrol etmenin peşindeler.

 

 Nitekim önümüzdeki aylarda Suudi Arabistan’da sadece bir Arap zirvesi değil Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Türkiye, Malezya ve Endonezya Dışişleri bakanlarının toplanacağı bir zirvenin gerçekleşecek olması tesadüf değildir. Bu zirvede de Filistin sorunu büyük ihtimalle ana konu olacaktır.

 

Bu platformların hayata geçirilmesi sırasında, Mekke’de Filistinliler arasında varılan anlaşmanın olumlu bir gelişme olarak yansıyıp yansımayacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz.

 

(*) Bunun anlamı İsrail’le yapılacak görüşmelerde muhatabın “Hamas” sorumlusu olmayacağıdır.

Aynı Yazardan