Kolonileşme Sürecinde Afrika’da Politik Sistem
Afrika'da devlet başkanları halk için sömürgeci Avrupa Devletlerini temsil ederken, Avrupalı devletlere karşı da Afrika halkını temsil ederler.
İki İngiliz antropologu Edward Evans-Pritchard ve Meyer Fortes’in birlikte hazırladıkları “Afrika Politik Sistemlerine Giriş” adını taşıyan ve Afrika’ya özgü politik yapıyı, Afrika’daki kolonileşme hareketlerini ve bu hareketlerin toplum üzerindeki etkisini inceleyen eser Afrika’daki siyasi sistem ve toplumsal dönüşüm hakkında bilgi edinme açısından önemli bir kaynaktır.
Afrika toplumunun politik yapısını anlama çabasının ürünü olan bu eserde yapılan incelemelere dayalı olarak tutarlı bir şekilde genellemelere ulaşılmaya çalışılır.
Onlara göre politik anlamda Afrika ülkeleri iki kategoride incelenebilir. İlk kategorideki ülkelerin belli bir merkezi otoritesi, bürokratik sistemi ve yargı kurumları vardır. İkinci kategoride ise görünür devlet formlarına sahip olmayan, merkezi otoritenin zayıf bulunduğu, statü ve malvarlığı düzeylerinin çok farklı olduğu ülkeler yer almaktadır.
Peki, merkezi otoritenin zayıf olduğu ikinci kategorideki ülkelerde toplumsal düzeni sağlayan bir mekanizma var mıdır? İki İngiliz antropologu bu ülkelerin kendilerine özel mekanizmalara sahip olduğunu ve toplumsal düzenin bu şekilde sağlandığını savunuyor.
Onlara göre bu tür ülkelerde toplum üzerinde en baskın etken olarak akrabalık bağları, soy ağaçları ve kan bağı ön plana çıkmaktadır. Evans-Pritchard ve Fortes buradan hareketle toplumsal düzenin sağlanması ve karar mekanizmalarında kabileciliğin büyük rol oynadığı sonucuna ulaşmaktadır.
Yabancısı olduğumuz bu sistem, dışardan bakıldığında bir kaos halindeymiş gibi gözükebilir. Evans-Pritchard'a göreyse merkezi otoritenin olmadığı her yerde kaosun çıkacağı düşüncesi bizim gibi yönetilenlerin kafasındaki bir tabudur ve Afrika’daki en küçük kabilelerin arasında bile belli bir düzenin hüküm olduğu görülmektedir. Nitekim Evans-Pritchard, “nüfus çoğaldıkça merkezi otorite güçlenmelidir” varsayımına da karşı çıkar. Evans-Pritchard'a göre bu ikisi arasında doğru orantılı olması gerektiği görüşü doğru değildir.
İkiliye göre ekonomik anlamda homojen bir yapıya sahip olan eşitlikçi toplumlarda, güç kişisel yeteneklerini en çok geliştirenin eline geçer. Onlara göre Afrika için gücün tanımı da bu çerçevede yapılmalıdır. Merkezi otorite ve bölgesel özerklikler arasında kurulan denge de politik yapının oluşumundaki önemli etkenlerden biridir. Bölgesel liderlerden biri fazla güçlendiğinde veya bağımsızlaştığında, merkezi otorite onun komşularından birini destekleyerek aralarında güç dengesi kurar, böylece güçlenen lideri bastırmış olur.
Yerel liderler, merkezi otorite ile ilişkilerinde onlara karşı bölge halkını temsil eden bir güçken, bölge halkıyla aralarındaki ilişkide ise onlara karşı merkezi otoriteyi temsil eder. Yani yerel liderler bölge halklarıyla merkezi otorite arasındaki bir köprü işlevi görmektedir. Aynı şekilde devlet başkanları da halk için sömürgeci Avrupa Devletlerini temsil ederken, Avrupalı devletlere karşı da Afrika halkını temsil ederler.
Çalışmanın kolonileşmeyle ilgili bölümü ise dikkat çekicidir. Evans-Pritchard ve Fortes, birbirinden dağınık olarak yaşayan küçük kabilelerin işgal sonrası Avrupa kültürünü ve yönetim şekillerini benimsediğini düşünmektedir. Onlara göre bu benimseme süreci öncelikle güç arayışı içindeki kabile liderlerini daha sonra da eğitim kurumlarında okuyan ve maddi olarak rahat koşullarda yaşayan kesimi etkilemiştir.
İkili, kabile liderleri ve eğitim kurumlarındaki kesimin dışında kalan geniş halk kitlesinin kendi kültürlerinin yok olmaması için mücadele ettiği tespitinde bulunmaktadır. Ancak direniş gösteren halkın gücü azdır ve onlar da bir şekilde liderlerine ve dolayısıyla sömürge sahiplerine yapay bir şekilde ayak uydurmaktadır.
Avrupa devletleri bu anlamda asimilasyona en zayıf kabilelerden başlamaktadır. Aslında kabile liderlerinin çoğu asimilasyonun farkındadır. Ancak Batı ülkeleri, komşu kabileler arasında ufak tartışmalar çıkmasına izin vererek sömürgeleriyle aralarındaki güç dengesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Böylelikle Avrupa devletlerini arkasına alarak komşu kabilelerle rekabete girmekte olan kabile liderleri kendi halkları üzerindeki otoritelerini kaybetme korkusunu da yine Batı’dan aldıkları destekle sağlamaya çalışmaktadır.
Halkının çoğu Müslüman ve Hıristiyan olan Afrikalılar arasında bazı günlük davranışlar yok olmaya yüz tutmuş olsa da, devlete bağlılığı da öne çıkaran mistik inanışlar hala varlığını sürdürmektedir. Asimilasyon sürecinde, değişen halklar ilk önce günlük bazı gelenekleri kaybetmeye başlamakta, mistik kültürlerini ise en son aşamada kaybetmektedir. İkiliye göre, mistik inanışların halk üzerinde kalıcı ve derin bir etkisi olduğundan yok olma sürecine karşı en sağlam olan şey halkın inancı. Bu inanç aynı zamanda liderlere de doğaüstü güçler atfettiğinden ve halkın liderleri algılayışını etkilediğinden otorite üzerinde de büyük etkisi bulunuyor.
Afrikalıların içinde bulundukları sosyal konumları sorgulamadığını ve sadece yaşadıklarını söyleyen ikili ekliyor: “Sosyal davranışlarını kontrol eden güçleri onlar da düşünüyor ve hissediyor; ama asla bunu açıklamaya çalışmıyorlar.”
İkiliye göre, sembolik bir dünyada yaşayan Afrikalıların günlük hayatta kullandıkları semboller onların temel var oluş ihtiyaçlarını ve temel sosyal ilişkilerini yansıtan en önemli faktör. Çünkü bunlar sosyal ve politik ilişkilerin en somut ve elle tutulur işaretleri.
Afrika politik sistemlerini anlamak önemli. Siyasi olarak dağınık ve ayrışmış olan Afrika devletleri yalnızca bir problem olduğunda birleşiyor ve bunu çözüme kavuşturduğunda aralarında iletişim tekrar azalıyor. Belli politik gruplara bu otoriteyi veren ise şüphesiz küçük gruplar arasındaki iletişim azlığı.
