MAKALELER    Alptekin DURSUNOĞLU
ARAP DÜNYASI | SURİYE | FİLİSTİN | IRAK | İRAN | İSRAİL | LÜBNAN | ASYA | RUSYA | KÜRDİSTAN | ANALİZLER | KİMDİR? | RÖPORTAJ |
26/07/2012 - 13:16 tarihinde eklendi
18 Temmuz saldırısı ve Suriye’de çok uluslu savaş
Alptekin DURSUNOĞLU
Suriye’deki yönetim ayakta kalsa da yıkılsa da gözüken o ki bundan sonraki süreçte en büyük zararı Suriye sorununu uluslar arası bir bunalıma dönüştürmek için elinden gelen tüm çabayı sarf eden ve nihayet bu ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi başaran Türkiye görecek.

 

18 Temmuz’da Suriye Ulusal Güvenlik Binasına düzenlenen bombalı saldırıyla Suriye’nin en üst düzeydeki güvenlik yetkilileri öldürüldü.

Savunma Bakanı Davut Raciha, Bakan Yardımcısı Asıf Şevket, Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in Ulusal Güvenlik Danışmanlarından Hasan Turkmani ve Ulusal Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Hişam Bahtiyar, düzenlenen bombalı saldırıda hayatlarını kaybetti, İçişleri Bakanı Muhammed Şear’ın ise yaralı olduğu açıklandı.

İç savaş şartlarının oluşturulmaya çalışıldığı bir dönemde devletin güvenlik politikalarının üretildiği merkeze yöneltilen bu saldırının Şam yönetimini güvenlik alanında felç etmeyi hedeflediği açıktı. Öte yandan yönetimin savunma mekanizmasının beynini hedef alan bu saldırı, muhaliflere eşsiz bir psikolojik üstünlük de kazandırmış olacaktı.

İlkin intihar saldırısı olarak nitelenen ve Liva el-İslam adlı İslamcı bir örgüt tarafından üstlenilen eylemin daha sonra bir intihar saldırısı olmadığı açıklandı. Türkiye’deki karargahından Associeted Press haber ajansına telefonla açıklamada bulunan Riyad Esed, kendi komutası altındaki güçlerin Suriye Ulusal Güvenlik binasındaki bir odaya bomba yerleştirdiklerini ve üst düzey yetkililer toplantıya başlayınca da bombayı patlattıklarını söyledi ve eylemin bir intihar saldırısı olmadığını ifade etti.[1]

Özgür Suriye Ordusu'nun Siyasi Danışmanı Bessam Deda, ise saldırıdan bir hafta sonra el-Arabiya televizyonuna yaptığı açıklamada Ulusal Güvenlik Binası'na düzenlenen bombalı saldırıyı Özgür Suriye Ordusu Komutanı Riyad Esed'in planladığını ve saldırıdan bir ay önce başkent Şam'a giden Esed’in Şam’da üç gün kalıp saldırının şartlarını oluşturduktan sonra Türkiye'ye döndüğünü söyledi.

Bessam Deda, üst düzey dört askeri yetkilinin ölümüyle sonuçlanan saldırının gerçekleştiriliş şeklini ise şöyle açıkladı: "Albay Esad'ın operasyonu gerçekleştirmekle görevlendirdiği kişiler, Şam'daki diğer tugaylarla da işbirliği içerisindeydi. Operasyonu gerçekleştirmesi için birden fazla kişi görevlendirildi. Hatta görevlendirilen kişilerden bazıları birbirlerinden habersizdi. Birisinin başarısız olması halinde, diğerinin gerçekleştirmesi için çok sayıda kişi görevlendirildi. Etkisi şiddetli olan küçük bir bomba, masanın altına yerleştirildi. Bomba, odada bulunanları öldürebilecek çaptaydı."[2]

Deda’nın açıklamasından birkaç gün önce Londra’da yayımlanan el-Kudsu’l Arabi’ye açıklamada bulunan Suriyeli bir kaynak ise saldırıda C-4 tipi bir patlayıcı kullanıldığını belirterek bombanın Ulusal Güvenlik Binasında birkaç yıl sözleşmeli olarak çalışan 30 yaşlarındaki bir üniversiteli genç tarafından yerleştirildiğini açıkladı.

Özgür Suriye Ordusu adlı silahlı grubun Lideri Riyad Esed’le Kudsu’l- Arabi’nin haberi birbirini destekleyen veriler içeriyor ve gerek saldırının gerçekleştirilme şekli ve gerekse kullanılan malzeme bakımından bunun bir istihbarat servisi operasyonu olduğu görülüyor.

Binaenaleyh Suriye yönetimi de saldırıyı bu şekilde okudu ve Suriye Enformasyon Bakanı Umran el-Zuabi, saldırının bir dış istihbarat servisinin işi olduğunu belirtti ve “Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail istihbaratının düzenlediği bu saldırı cevapsız kalmayacaktır”[3] dedi.

Saldırının gerçekleştiği Ulusal Güvenlik Binasının Türkiye’nin Şam büyükelçiliğine 40 metre mesafede bulunduğuna dikkat çeken Kudsu’l Arabi’nin haberine göre Suriye istihbaratı da patlayıcı maddeyi muhaliflere bağlı aracıların verilesiyle elde eden gencin Türkiye veya Ürdün istihbaratları tarafından kullanıldığını düşünmekteydi.

Bu veriler, ortaya şu tabloyu çıkarıyordu:

1- Saldırı, güvenlik yetkililerinden birinin bir koruma görevlisinin saf değiştirip duygusal motivasyonla gerçekleştirdiği bir intihar saldırısı değildir.

2- Yabancı istihbarat servisleri, kendileriyle işbirliği yapan muhaliflerin kanalıyla Ulusal Güvenlik Binasına sızmayı başarmış ve Suriye güvenlik mekanizmasının felç edilmesi hedeflenmiştir.

3- Suriye yönetimi Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve İsrail istihbaratlarını sorumlu tutarak olayın arkasında kimlerin olduğunu görmüş ve kendisine verilmek istenen mesajı aldığını ifade etmiştir.

Ulusal güvenlik binasına yönelik saldırının hedefi

Güvenlik politikalarında en üst düzeyde karar verici pozisyonda olan Suriyeli tüm devlet yetkilerinin aynı anda ortadan kaldırılmasının yönetimin güvenlik mekanizmasında tamamen veya kısmen felce sebep olacağı açıktı; ancak acaba bu felçle varılmak istenen hedef neydi?

Suriye güvenlik mekanizmasında meydana getirilecek felç hali diasporadaki muhalif siyasi gruplara veya içerideki silahlı gruplara iktidar mı getirecekti?

Suriye’de bir buçuk yıldır yaşanan gelişmeler, ne diasporadaki muhaliflerin ne de Suriye içindeki silahlı grupların değil iktidarı düşürmek, herhangi bir kentin tek bir mahallesini bile yönetimin kontrolünden koparabilecek güçte veya yeterlilikte olmadığını göstermişti.

Suriye içerisindeki silahlı gruplar, daha önce Arap gözlemcilerinin Suriye’ye gönderilmesini, Şam yönetiminin Annan planını kabul ederek 10 Nisan’da ateşkese uymasını ve son olarak da Birleşmiş Milletler Gözlemcilerinin gelişini kullanarak çeşitli bölgeleri yönetimin kontrolünden çıkarmaya çalışmış; ancak bu kurtarılmış bölgelerin ömrü Suriye ordusunun izin verdiği kadar olmuştu.

Annan planıyla öngörülen ateşkese bağlı kalarak ve daha önce Arap Birliği, ardından da BM gözlemcilerini kabul edip güvenlik operasyonlarını durdurarak uluslar arası kamuoyuna sorunun barışçı çözümüne hazır olduğu mesajını vermeye çalışan Şam yönetimi, gerekli gördüğü anda Humus’un Baba Amr semti örneğinde olduğu gibi bu tür yerleri kontrol altına almakta hiç zorlanmamıştı. Ancak bu kez durum farklı gözüküyordu ve ABD, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye tarafından silahlandırılan muhalifler 18 Temmuz saldırısından sonra kurtarılmış bölge yaratmak bir yana “Şam’ı fethetme” iddiasıyla geniş çaplı bir saldırı başlatıyorlardı. Peki bu aşamaya nasıl gelindi?

Kurtarılmış bölgeden “Şam’ın fethine”

Suriye’de kurtarılmış bölge oluşturulması, 2011 yılının Ağustos ayından itibaren Libya modeline uygun devrim senaryosu üzerinde çalışan “Suriye’nin Dostları”nın ve “Dostlar”ın güdümündeki muhaliflerin hayallerini süslüyordu. Çünkü diasporadaki “liderliğin” içeriye taşınması için de “sivilleri koruma” gerekçesine dayalı bir BM Güvenlik Konseyi kararının çıkarılması için de içeride yönetimin kontrolünden çıkarılmış bir bölgeye ihtiyaç vardı.

Ancak bir yıldan uzun bir zaman geçmesine rağmen Türk yetkililer tarafından “tampon bölge”, Fransızlar tarafından “insani yardım koridoru” adları altında gündeme getirilen kurtarılmış bölge oluşturulamamış, bu ise Amerika’nın Suriye’de Libya modeline dayalı bir devrim hevesini kaybetmesine ve Annan planına çark etmeye başlamasına yol açmıştı.  

Arap Birliği ve Avrupa ülkelerinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne “insani yardım koridoru” oluşturulmasını sağlamak için Güvenlik Konseyi’ne sundukları karar tasarısının 4 Şubat’ta Rusya ve Çin tarafından veto edilmesi, Amerika’nın Suriye’de devrim heyecanını kaybetmeye başlamasına neden olan en önemli gelişmelerden biriydi. Kaldı ki bu uluslar arası şartların yanı sıra Suriyeli muhaliflerin Libyalı muhaliflerin aksine ortak bir liderliğe sahip olmaması ve sahadaki yetersizlikleri Güvenlik Konseyi onayı olmadan yapılacak tek taraflı bir dış müdahaleyi oldukça riskli hale getiriyordu.

Nitekim 24 Şubat’ta Tunus’ta yapılan birinci “Dostlar Toplantı”sında Suriyeli muhaliflerin silahlandırılmasına karşı çıkan Washington, 26 Mart’ta Annan planına destek içeren BM başkanlık bildirisine imza attı ve 1 Nisan’da da İstanbul’da düzenlenen Dostlar toplantısı bildirisine Annan planının desteklendiği maddesini koydurdu. Ancak Amerika’nın Suriye konusunda Annan planına dayalı siyasi çözüme yönelmeye başlaması, Suriye’de devrim için her türlü seçeneği devreye sokmaya çalışan Katar, Türkiye ve Suudi Arabistan üçlüsünü rahatsız ediyordu.

Amerika’yı devrim fikrine geri döndüren Türkiye oldu

Suudi Arabistan ve Katar’ın 24 Şubat’taki Tunus toplantısında Suriye muhalefetinin silahlandırılmasında ısrar etmesi Amerika’nın fikrini değiştirmeye yetmedi. Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 27 Şubat’ta "Suriye, Libya gibi değil. Tüm muhalefetin temsil edildiği ve operasyonların yönetildiği bir Bingazi yok", "Bu yüzden Türkiye, Lübnan ve Ürdün sınırlarından tankları sokmayacağız. Böyle bir şey olmayacak. En iyi ihtimalle gizlice içeri otomatik silah sokarsınız. Ama kime, nereye?"[4] diyerek maceraya girmek niyetinde olmadıklarını vurgulamıştı.

Amerikan Savunma Bakanı Leon Panetta da Washington’un Annan planına destek açıklayan BM Başkanlık bildirisini imzalamasından yaklaşık iki hafta kadar önce 7 Mart’ta Suriye’de Libya benzeri bir muhalefet ve direnişin olmadığını belirterek Suriye’de Libya modelinin şartlarının oluşturulamadığını itiraf etmişti. Bununla birlikte Panetta aynı konuşmasında “bu durum asla yanlış anlaşılmamalı. Esad rejimi son bulacak" diyerek “Suriye devrimcisi dostlarını” yalnız bırakmadığı mesajını verirken “gerekirse Suriye'ye askeri müdahale yapılacağını”[5] söyleyerek de Libya şartları oluşturulduğunda yeniden müdahale seçeneğine geri dönebileceklerini ortaya koymuştu.

Amerika’yı Suriye’de devrim fikrine dönmeye yeniden ikna etmeyi başaran Türkiye oldu. 1 Nisan’daki Dostlar Toplantısında Annan planını zoraki kabul ettiklerini açıkça gösteren, hatta daha yürürlüğe bile girmeden önce planı kadük ilan eden[6] Türkiye, nisan ortalarından itibaren bir taraftan “mülteci transferine” çıkarak ve silahlı gruplara her türlü kolaylığı sağlayarak Annan planını sabote etmeye çalışırken, diğer taraftan da mülteci sayısını gerekçe gösterip tampon bölge oluşturma tehdidi savurarak ve NATO’yu 5. Madde kapsamında Suriye’ye müdahaleye çağırarak[7] Amerikalıları devrim seçeneğine geri döndürmeye zorladı.

Amerika, nisan ayının ortalarından itibaren Türkiye ve Körfez ülkelerinin Suriyeli muhaliflere finansal ve askeri destek sağlama konusundaki istekli ve ısrarcı tutumundan etkilenmeye başlamıştı. Elbette bu etkide kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinin de payı bulunuyordu. Nisan ayının ortalarında Türkiye’nin Suriye sınırındaki mülteci kamplarını ziyaret eden Amerikalı cumhuriyetçi senatörler Joe Lieberman ve John McCain’le görüşen Türk yetkililer ‘sınırdan silah geçirilmesine izin vermek ve Suriye muhalefetine yardım için daha etkili adımları atmak istediklerini; fakat ABDliderlik göstermedikçe bunu yapmayacaklarını’ belirtmişlerdi.

Foreign Policy dergisinin, Türk yetkililerin Amerikalılar üzerinde yaptığı baskıya ve Amerikalıların Suriye’ye ilişkin politikasını gözden geçirmeye başladığına ilişkin 18 Nisan tarihli haberinde şunlar ifade ediliyor:

“Beyaz Saray Suriye konusunda kendisine sunulan seçeneklerden hoşnut değil ve Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’i devirmek için yeni bir strateji arıyor. İçerideki müzakerelere ilişkin bilgisi olan bir yönetim yetkilisi, “Başkana daha fazla seçenek sunan gerçek bir Suriye politikasına ihtiyaç duyduğumuz şeklinde en üst düzeyde kökten bir karar alındı,” dedi. “Müttefiklerimiz bize geri dönüp ‘Bir dahaki hamleniz nedir?’ diyorlardı, bizse bir hamlemiz olmadığını itiraf etmek mecburiyetinde kalıyorduk.”

Yeni çabalar Suriye dosyasıyla ilgilenen personelde de değişiklik öngörüyor. Marttan önce, Milli Güvenlik Konseyi Direktörü Steve Simon iç kuruluşlar arası sürece liderlik ediyordu. Artık, çeşitli yetkililer doğruluyor ki NSC’nin (Milli Güvenlik Konseyinin) Stratejiden Sorumlu Üst Direktörü Derek Chollet de Suriye politikası takımının liderliğine eklendi ve birkaç haftadır kuruluşlar arası süreci koordine ediyor. Simon, Dışişleri Bakan Yardımcısı Jeff Feltman, Dışişleri Bakanı Özel Danışmanı Fred Hof ve Büyükelçi Robert Ford hâlâ Suriye portföyü üzerinde çok aktif durumda.

Simon, Feltman, ve Hof bütün hafta boyunca seyahat etmekteydiler ve perşembe günü Paris’te Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’la birlikte olacaklar. Orada Clinton Suriye’nin Dostları grubunun “çekirdek” ülkelerinin dışişleri bakanlarıyla özel bir toplantıya katılacak, burada bir dahaki adımlar üzerine görüşmeler yapılacak.

Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama atölyesinde Anne-Marie Slaughter’ın muavinliğini yapmış bulunan Chollet, aynı zamanda, şu anda NATO genel sekreteri muavini olan Sandy Vershbow’un yerine uluslar arası güvenlik meselelerinden sorumlu savunma bakanı yardımcısı olmaya aday gösteriliyor. Chollet, doğrulamayı beklerken kuruluşlar arası sürecin günlük idaresini üstlenmiş durumda.

Yeni seçenekler şu anda dâhili olarak gözden geçiriliyor, yönetimden bir yetkilinin de doğruladığına göre buna Suriye içinde yeni tampon bölgelerin oluşturulmasına ilişkin bir görüşme daha dahil. Yönetim ayrıca, Özgür Suriye Ordusu da dahil, içerideki Suriye muhalefetiyle doğrudan iletişime de yetki vermiş durumda, ve en az bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Türkiye’de Özgür Suriye Ordusu’nun önde gelen liderleriyle buluştu.

Bu yeniden düşünme, Obama “Cumhurbaşkanı Esed’in artık gerçi çekilmesinin vakti gelmiştir,” diyerek Suriye liderinin çekilmesini açıkça talep ettikten sekiz ay sonra geldi. Yönetimi hâlen bu çağrıyı gerçekliğe çevirmenin bir yolunu bulmaya çabalıyor. Yönetimin içinde, Suriye’deki şiddetin hafiflemediğine ve BM Özel Temsilcisi Kofi Annan tarafından ileri sürülen plan gibi çokuluslu diplomatik girişimlerin Esed’i iktidarını teslim edip geri çekilmek bir yana, demokrasiye geçiş için siyasi sürece girmeye dahi ikna edemediğine dair büyüyen bir konsensüs var.

Clinton çarşamba günü yeni seçeneklerin görüşme altında olduğuna işaret etti. Kendisi Brüksel’de “Kritik bir dönüm noktasındayız,” dedi. Fakat ABD politikasındaki potansiyel kayma Annan planını erkene alıyor. Çeşitli ABD yetkilileri, meclis yetkilileri ve uzmanların görüşmelerde belirttiğine göre, Şubatta Rusya ve Çin’i Esed’i kınayan bir çözüm desteklemeye ikna etmeye yönelik başarısız bir çabanın ve martta Vladimir Putin’in cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından Rusya’yı daha yapıcı bir rol oynamaya ikna etmeye dönük ardışık girişimlerin akabinde, obama yönetiminin üst düzey yetkilileri başka seçenekler aramaya başladı.

...

Yönetimin tutumu, Arap devletlerinin Suriye muhalefetini silahlandırmasını görmezden gelmek olmuştu; ama Körfez devletlerinin yardım vaatleri yerini bulmadı ve Esed karşıtı bir tutum takınan ve Özgür Suriye Ordusu’na ev sahipliği yapan Türk hükümeti de Birleşmiş Milletlerin ileriye dönük açık bir plan çıkartmasını bekliyor.

Yönetim yetkilisi, Beyaz Saray’ı kast ederek “İki adım ötesini düşünemiyorlar. Bu nedenle bir B planına talep var,” dedi. “Son Suriye’nin Dostları toplantısında takındıkları tutum sürdürülebilir değil.” Amerika, Suriye halkına insani destek olarak yirmi beş milyon dolar ve içerideki muhalefete de iletişim ekipmanı bağışlama sözü vermişti. Ancak geçen hafta içerideki muhalefet liderleriyle buluşan meclis üyeleri, bu desteği almadıklarını belirtti.

Senatör Joe Lieberman, yaptığı röportajda The Cable’a “Özgür Suriye Ordusu liderlerini gördükten sonra vardığım en sersemletici, sarsıcı sonuç, kendilerine kimseden esaslı hiçbir yardım gelmiyor olduğuydu. Esed’in güçleri İran ve Rusya’dan yedek destek alıp dururken onlar kelimenin tam anlamıyla cephaneyi tüketmek üzereler,” dedi.

Lieberman ve Senatör John McCain, Senato tatillerini Türkiye-Suriye sınırının Türk tarafında geçirerek Türk yetkililerle, Özgür Suriye Ordusu liderleriyle ve mültecilerle görüştüler. “Yapmamızı istedikleri şey liderlik etmek. Kendilerine gittikçe artan duygudaş söylem vermekle birlikte kendilerini savunacak araçları sağlamayan Suriye’nin Dostları’na liderlik etmemizi istiyorlar,” dedi.

Suriye iç muhalefeti, silah ve cephanelerini karaborsadan fahiş fiyatlara satın alıyor ve Suriye ordusunun büyük bir kesiminin gönülsüz olduğunu, ancak muhalefetin gerçek bir uluslar arası desteğe sahip olduğunu görene kadar hükümetle bağını koparmak istemediğini iddia ediyor. Lieberman, “Hepsi ABD’nin ‘Bu işe giriyoruz’ demesini bekliyor” dedi.

İki Amerikalı yetkilinin doğruladığına göre, McCain’le Lieberman’ın Özgür Suriye Ordusu liderleri General Mustafa el-Şeyh ve Albay Riad el-Esad’la toplantısında en az bir Dışişleri Bakanı yetkilisi bulunmaktaydı.  Özgür Suriye Ordusu liderleri Amerika’dan roket, güdümlü el bombaları, uçaksavarlar ve cephane sağlamasını istediler. Özgür Suriye Ordusu liderleri aynı zamanda Esed rejiminin İdlib şehrindeki sivillere saldırmak için savaş helikopterleri kullandığına dair kanıtlarının olduğunu söylediler.

Türk yetkililer McCain ve Lieberman’a sınırları üzerinden silahların akmasına izin vermeye ve Suriye’deki iç muhalefete yardım etmek için başka bazı daha agresif adımlar atmayı da gözden geçirmeye gönüllü olduklarını söylediler, ancak bunları Washington liderliği ele almadığı sürece yapmayacaklar.

Türkler senatörlere şu anda Türkiye’nin güneyinde yirmi beş bin kayıtlı Suriyeli mülteci bulunduğunu, fakat kayıtlar sınırdan geçen mültecilerin hızına ayak uyduramadığından, gerçek sayının çok daha yüksek olabileceğini söylediler. Türkler aynı zamanda, eğer toplam mülteci sayısı elli bini bulursa yardıma ihtiyaç duyacaklarını belirttiler.

McCain “Türkler, Amerikan liderliğini istiyor ve Amerikan liderliğinin bütünüyle eksik olduğunu biliyorlar. Türkler -eğer bu mülteci akını devam ederse- uluslar arası desteğe ihtiyaç duyabileceklerini söylüyorlar. Konuştuğumuz her yerde, Amerikan liderliği isteniyor. Şimdiye kadar harekete geçmemiş olmaları tam bir ayıp” dedi.

Yönetim yetkilisi, Beyaz Saray’ın Suriye’deki çatışmaya o kadar yoğun bir şekilde karışmak istemediğini açıkladı, örneğin muhalefet savaşçılarını doğrudan silahlandırmak istemiyorlar, çünkü bu durum Amerika’yı başarılı olmada zor duruma düşürür ve muhtemelen çatışma uzadıkça da gittikçe daha fazla yükümlülük yüklenmeyi gerektirir. “Şu an olay yerindeki insanların hassasiyetlerini inciten ve Türklerin kafasını karıştıran yarım yamalak bir tutum takınmış durumdalar,” dedi yetkili. Beyaz Saray bir yorum yapma çağrısına cevap vermedi.”[8]

Amerika’da kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde cumhuriyetçilerin en önceli dış politika kozlarından biri Obama yönetiminin Suriye konusunda “ahlaki sorumluluğunu” yerine getirmekte yetersiz kaldığı ve gerekli etkinliği gösteremediği tezine dayanıyordu. Dolayısıyla da Yahudi lobisine yakın iki Cumhuriyetçi senatörün Türkiye’ye gelerek Özgür Suriye Ordusu adlı örgütün komutanlarından Riyad Esed ve Mustafa Şeyh’le görüşmesi ve ardından da Türk yetkililerin ‘sınırdan silah geçirilmesine izin vermek ve Suriye muhalefetine yardım için daha etkili adımlar atmak istiyoruz; fakat ABDliderlik göstermedikçe bunu yapmayacağız’ şeklindeki açıklamalarını aktarması, başkanlık seçimine aylar kala Obama yönetimini baskı altına almaya yetmişti.

Nitekim Cumhuriyetçi senatörlerin bu çıkışlarının ardından Demokrat Obama yönetimi Suriye konusunda Türk yetkililerin kendilerinden beklediği liderliği göstermeye başladı. Obama yönetiminin gösterdiği liderlik haziran ayından itibaren basında yer almaya başladı. New York Times Suriyeli muhalif gruplara silah sevkiyatını Türkiye'nin güneyinde faaliyet gösteren bir grup CIA ajanının organize ettiğini,[9] Independent[10] gazetesi ile Reuters[11] ise Katar ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilen silahların Suriye’de silahlı eylemler yapan militanlara MİT’in aracılığıyla ulaştırıldığını bildirdi.

Bununla birlikte Amerikalılar resmi düzeyde doğrudan silah işinin içinde oldukları izlenimini vermemeye de özen gösteriyorlardı. Amerikan Savunma Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, 28 Haziran’da düzenlediği basın toplantısında “ABD, Türkiye üzerinden Suriyeli muhaliflere silah sevkiyatının içinde yer alıyor mu?” sorusu üzerine, ”ABD Hükümeti’nin sağladığı tek destek, ölümcül olmayan bir yapıyı içermekte. ABD Savunma Bakanlığı, Suriye muhalefetine destek konusunda müdahil konumda değil”[12] demişti.

Obama yönetimi böylece hem Suriyeli muhaliflere yardım yaparak “ahlaki sorumluluğunu” yerine getirdiğini açıklayarak Cumhuriyetçilerin aleyhte propagandalarını bloke etmiş hem de muhaliflere “öldürücü silah” vermediklerini belirterek uluslar arası kamuoyuna Suriye’de akan kanda Amerika’nın payının olmadığı mesajını iletmiş oluyordu.

Aslında bu bir bakıma doğruydu, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın Suriye konusunda Amerika’dan beklediği liderlik, Amerika’nın Suriyeli muhaliflere silah vermesi değildi. Silahı zaten kendileri temin ediyorlardı. Amerika’dan beklenen liderlik, Suudi Arabistan’la Katar’ın finanse ettiği silahların Türkiye’den Suriyeli muhaliflere verilmesine onay vermesi ve bu sürecin aktif bir parçası olmasıydı. Batı basınına haziran ayından itibaren yansıdığına göre Suriye’de çıkarılan iç savaşta yönetim karşıtı silahlı gruplara verilecek silahların finansmanı Suudi Arabistan ve Katar tarafından sağlanıyor, silahlar Türkiye üzerinden teslim ediliyor Amerika da bu sevkiyata koordine ediyor ve muhaliflere teknik destek, istihbarat ve eğitim desteği sağlıyordu.

News York Times’in 21 Haziran tarihli haberine göre, Müslüman Kardeşler aracılığıyla parası Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından karşılanan otomatik tüfek, roketatar bombaları, mühimmat ve bazı tanksavar silahları Türkiye üzerinden sevk ediliyordu. Suriye’yi iç savaşa götüren militanlara silah desteği sağlayan ülkenin Amerika değil; Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan olduğu zaten biliniyordu; Çünkü üst düzey bir Amerikalı yetkilinin açıklamasına göre, CIA’nın birkaç haftadır Türkiye’nin güneyinde faaliyette bulunduğu doğruydu; ama CIA silahların el-Kaide ve başka terör örgütlerinin ellerine geçmesini engellemek için çalışıyordu, muhaliflere silah yardımında bulunan Amerika değil, “Suriye’nin komşuları”ydı. CIA, muhaliflerin silahlandırılmasıyla ilgilenmekle birlikte “Suriye’nin değişen muhalefet yapısını yakından takip etmek ve yeni bağlantılar kurmak”[13] peşindeydi.

New York Times’e konuşan bir Arap istihbarat yetkilisi, CIA’nın burada kendilerine çalışacak adam ve kaynak bulmaya çalıştığını belirtirken Amerikalı yetkililer ise isyancılara Suriye askerlerinin yerlerini ve hareketlerini tespit eden uydu görüntüleri ve ayrıntılı istihbarat bilgileri yardımında bulunduklarını söyledi.

New York Times, 21 Haziran tarihli haberinde muhaliflere yardım etmek için gelişmiş bir istihbarat örgütü kurulması planlansa da şu an için Suriye’ye CIA yetkililerinin gönderilmesinin söz konusu olmadığı belirtip muhaliflere yapılan silah yardımlarından dolayı “önümüzdeki aylarda” Suriye’deki çatışmaların daha da şiddetleneceği öngörüsünde bulunmuştu.

New York Times’in öngörüsü doğru çıktı, bu haberden yaklaşık bir ay sonra Suriye Ulusal Güvenlik binasına son derece profesyonel bir saldırı gerçekleştirildi, ardından da Amerika ve müttefikleri tarafından aylardır ağır silahlarla teçhiz edilen silahlı muhalifler ve başka ülkelerden giden İslamcı gruplar Suriye yönetimine karşı geniş çaplı bir saldırı başlattı.

CIA Suriye’de. 18 Temmuz çok uluslu savaşın başlangıcı

Şam ve Halep’te yoğun çatışmaların yaşandığına ve Suriye’nin Türkiye ve Irak sınır kapılarının silahlı grupların kontrolü altına girdiğine ilişkin haberlerin geldiği günlerde İngiliz The Telegraph gazetesi, CIA’nın Suriye’de olduğu[14] bilgisini verdi.

Gazeteye göre “İsyancılar Şam’ın içine iyice sızmış ve Esed rejiminin günleri sayılı gözükmeye başlamışken, CIA artık çok geç olmadan Suriye’nin kimyasal ve biyolojik silahlarını bulma yarışındaydı.

Suriye hükümetinin günleri ve haftaları sayılı gözükmeye başlamışken, Amerikan Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA), ülkenin kimyasal ve biyolojik silahlarının yerlerine hakim olabilmek için koşturuyor, bir yandan da Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in düşmesi durumunda iktidarı ele geçirmeye hazırlanan isyancı grupların mahiyetlerini, bağlılık duydukları şeyleri ve geçmişlerini saptamaya çalışıyor.

Obama yönetimi yetkilileri The Daily Beast’e CIA’in Suriye’nin silah programını saptamaları için bölgeye yetkili gönderdiğini söylüyor. Suriye istihbaratına ulaşımı bulunan bir Amerikan yetkilisine göre, şu anda CIA’in önünde duran en önemli görev, askeri mültecilerle birlikte çalışarak Suriye’nin kitle imha silahları üzerine olabildiğince çok bilgi edinmek. Yine bu yetkilinin söylediğine göre, odaklandıkları bir başka nokta ise karşılaşılan binlerce telefon konuşması ve e-postaları, uydu görüntülerini ve diğer toplu istihbaratı tarayıp Suriye silahlarının kesin yerlerini bulmak olacak.”[15]

Amerika’nın nisan sonundan itibaren Suriye’de dış destekli devrim fikrine dönmesine bağlı olarak Suriye ile ilgili atılan adımları özetleyecek olursak:

1- Amerikan yönetimi Nisan ortalarından itibaren Suriye konusunda çalışan güvenlik bürokrasisini takviye etti. Amerikan Milli Güvenlik Konseyinin (NSC) Stratejiden Sorumlu Üst Direktörü Derek Chollet de Suriye politikası takımının liderliğine eklendi. Milli Güvenlik Konseyi Direktörü Steve Simon, Dışişleri Bakan Yardımcısı Jeffrey Feltman, Dışişleri Bakanı Özel Danışmanı Fred Hof ve Büyükelçi Robert Ford Suriye konusunda daha aktif duruma getirildi.

2-Amerika’nın eski Şam Büyükelçisi Roberd Ford ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Koordinatörü Frederick Hoff, Türkiye’deki Özgür Suriye Ordusu liderleriyle görüştü. Suriyeli silahlı grup liderleri, Amerikalılara ihtiyaç duydukları silah ve ekipmana ilişkin liste sundular[16]

3-CIA görevlileri Türkiye’ye geldi ve Suriyeli muhaliflere verilen silahların koordinasyonuyla ilgilenmeye ve Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteci askerlerden Suriye ordusuyla ilgili istihbarat toplamaya başladı.

4-Türk yetkililerin beklentileri doğrultusunda Amerika’nın Suriye’de çıkarılacak iç savaşa liderlik etmeye başlaması, Türkiye’nin Suriyeli muhalifleri silahlandırma, eğitme ve onlara istihbarat desteği sağlama konusunda daha aktif olmasını sağladı.

5-Suriye üzerinde istihbarat uçuşu yapan bir Türk uçağının düşürülmesi, Suriye’ye yönelik bir hava operasyonunun çökmesine neden oldu.

6-CIA görevlileri, Suriye’deki kimyasal silahları bulma gerekçesiyle Suriye’ye girdi. 18 Temmuz’da bir istihbarat servisi aracılığıyla gerçekleştirildiği son derece açık bir saldırıyla Suriye’nin güvenlik alanında karar verici olan üst düzey tüm yetkilileri öldürüldü.

7-Suudi Arabistan, Katar, Amerika ve Türkiye tarafından silahlandırılan Suriyeliler ve dünyanın çeşitli yerlerinden Suriye’ye giderek savaşmak isteyen el-Kaide ve benzeri örgütlerin militanları Türkiye’nin sağladığı imkanlarla Suriye’de geniş çaplı bir saldırı başlattılar.

8- İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Suriye'nin Hizbullah'a füze ve kimyasal silahlar teslim etmesi halinde Suriye'ye askeri müdahalede bulunabileceğini söyledi.[17] Amerika, İsrail'in Suriye yönetimine ait kimyasal silah depolarını ve cephanelikleri imha etmek için harekete geçme olasılığını göz önünde bulundurarak, Tel Aviv'le görüşmelere başladı.[18] Böylece Suriye’ye karşı İsrail tarafından yapılacak olsa bile bir dış müdahale için “meşru” gerekçe bulunmuş oldu.

Restinizi gördüm sonuna kadar varım

Bütün bu gelişmelerin Suriye’ye yapılacak bir dış müdahalenin ön hazırlığı olduğu görülüyordu ve bu konuda atılacak son adım, Suriye’de kimyasal silahların varlığıyla gerekçelendirilmekteydi. Kimyasal silah gerekçeli bu müdahale tehdidi karşısında muhtemelen Suriye yönetiminden 2003 yılında Saddam Hüseyin’in sergilediği tutumu takınması ve kimyasal silahların varlığını inkar etmesi bekleniyordu.

Beklentilere göre Suriye yönetimi, kendisine yönelik bir uluslar arası müdahaleyi uluslar arası kamuoyunda meşru gösterebilecek kimyasal silah gerekçesi karşısında geri adım atacak ve kitle imha silahlarına sahip olmadığını söyleyecekti. Suriye yönetiminin bu silahların varlığını inkar etmesi, iddia sahiplerine psikolojik üstünlük kazandıracak dolayısıyla bu inkarın ardından tıpkı işgal öncesinde Irak’a yapıldığı gibi Suriye’den de tüm askeri tesislerini uluslar arası denetime açması istenecekti.

Ancak beklendiği gibi olmadı kimyasal silahlarla ilgili uluslar arası konvansiyonu (CWC) zaten imzalamamış olan Suriye, sonu gelmeyecek baskı ve şantajların önünü daha başından keserek kimyasal silahlara sahip olduğunu inkar etmedi. Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdisi 32 Temmuz’da düzenlediği basın toplantısında Suriye yönetiminin elindeki kimyasal silahları yaşanan olaylar çerçevesinde sivillere karşı kullanmasının söz konusu olmadığını belirterek bu silahları yalnızca yabancı güçlere karşı kullanacaklarını açıkladı.[19]

Suriye yönetimi, bu açıklamayla kimyasal silah bahanesiyle kendisini tehdit eden Amerika ve müttefiklerinin restini gördüğünü ortaya koymakla kalmadı, kendisi üzerinde psikolojik üstünlük kurmaya çalışan Türkiye ve İsrail gibi Amerika’nın bölgesel müttefiklerini kimyasal silahla tehdit ederek psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş oldu.

Suriyeli üst düzey güvenlik yetkililerini hedef alan 18 Temmuz’daki bombalı terörün ardından çok yönlü olarak desteklenen muhalif silahlı grupların boşaltılan bazı sınır kapılarının kontrolü ele geçirmesi ve daha önce ciddi bir silahlı eylem yapılamayan Şam ve Halep merkezlerinde ciddi bir iç savaş başlatması Amerika ve müttefiklerinde Şam yönetiminin kısa bir süre içerisinde düşeceği beklentisini yarattı. Ancak büyük ve kitlesel saldırılarının üstünden bir hafta geçmesine rağmen muhalif silahlı gruplar Şam ve Halep halkından destek göremedi.

18 Temmuz bombalaması sonrasında başlatılan geniş çaplı saldırıyla yine Libya modeline uygun bir planlama yapıldığı anlaşılıyor. Hatırlanacağı üzere Libyalı isyancılar, başkent Trablus’a girdikten sonra Muammer Kaddafi yönetiminin hiçbir yetkilisi başkentte barınamamış dolayısıyla da tüm kontrolü kaybetmiş ve kısa bir süre sonra da çökmüştü. Ancak Libya’daki devrim modelinin bu aşamasının da Suriye’de başarılı olmadığı gözüküyor. Saldırıların başlamasının üzerinden geçen bir haftalık süre içerisinde muhaliflerin tüm kazanımı Suriye ordusunun boşalttığı alanlara kendi bayraklarını çekmekten ibaret oldu. Şam ve Halep’te herhangi bir kazanım elde edemeyen muhalifler, beklenenin aksine halktan destek bulamadıkları gibi bu kentlerdeki halkın güvenlik güçlerini desteklemesi sebebiyle çok ağır kayıplar verdiler.

Suriye’deki yönetim 18 Temmuz sonrası başlatılan çok uluslu savaş sonrasında ayakta kalsa da yıkılsa da gözüken o ki bundan sonraki süreçte en büyük zararı Suriye sorununu uluslar arası bir bunalıma dönüştürmek için elinden gelen tüm çabayı sarf eden ve nihayet bu ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi başaran Türkiye görecek.

Türkiye, Suriye konusunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “dört aşamalı stratejik planı” ile hareket etmişti.

1- İkili angajman aşaması: Suriye ile kurulan birkaç yılık iyi ilişki kullanılarak Şam, Ankara’nın uydusu olmaya zorlandı. Şam’ın İran, Rusya, Çin ve direniş örgütlerini Ankara’nın, dolayısıyla da Washington’un uydusu olmaya tercih etmesi üzerine Suriye iç sorunu uluslar arası bunalıma dönüştürülmeye başlandı.

2- Arap Birliği aşaması: Arap Birliği Suriye’nin iç sorunu Arap ailesi içerisinde çözmek için değil, sorununu BM Güvenlik Konseyine taşıyarak uluslar arası bir bunalıma dönüştürmek için çalıştı. Türkiye bu süreçte Arap Birliği ile birlikte BM Güvenlik Konseyinde Suriye aleyhine karar çıkmasını sağlamak için her türlü çabayı gösterdi.

3- BM Güvenlik Konseyi aşaması: Türkiye ve Arap Birliği’nin çabalarıyla Suriye sorunu uluslar arası bir bunalıma dönüştürüldü. Ancak Çin ve Rusya’nın vetoları Türkiye’nin beklediği Suriye müdahalesinin gerçekleşmesine izin vermedi.

4-Suriye’nin Dostları aşaması: Türkiye, BM Güvenlik Konseyinden Suriye’ye müdahale kararı çıkarılamaması üzerine Güvenlik Konseyi’ni bypass ederek Amerika’nın liderlik edeceği bir uluslar arası platformla Suriye’ye müdahale için çalıştı.

Suriye politikasının başarısını bu ülkeye yaptığı ziyaret sayısıyla açıklayan Ahmet Davutoğlu, herhangi bir ülkeyle ilgili yaşanan iç sorunun uluslar arası bir bunalıma dönüşürken izleyeceği doğal diplomatik seyri kendisi tarafından yapılmış bir plan olarak sundu ise de Annan planını sabote etme çabasının bu planda hangi aşamaya tekabül ettiğini açıklayamadı.

Suriye sorununu uluslar arası müdahalelerden uzaklaştırarak yeniden kendi iç mecrasına döndürmeyi amaçlayan Annan planının sabote edilmesi için inanılmaz bir çaba sarf eden Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, bölgeye ve Türkiye’ye şu “kazanımları” armağan etti:

1- Suriye’ye geçişlerine kolaylık sağladığı selefi grupların Hula kentinde gerçekleştirdiği katliam gerekçe gösterilerek, Suriye’de çatışmaların durmasını ve sorunun yönetimle muhalifler arasında siyasi diyalogla çözümünü öngören Annan planı fiilen çökertildi.

2- Suriye’ye geçişlerine kolaylık sağladığı ve silahlandırdığı militanlarla Suriye sorunu bir iç savaşa dönüştürüldü.

3- Şam’ın oluşan iç savaş şartlarında ana kentlerin kontrolünü kaybetmemek için askeri güçlerini merkezi bölgelere çekmek zorunda kalması sebebiyle Türkiye sınırı boyunda yer alan Kürt kentlerinin yönetimi PKK’nın Suriye yapılanması olarak bilinen Kürdistan Demokratik Birliği’nin (PYD) eline geçti.

4- Şam yönetiminin düşmesi halinde ateşi Lübnan, Irak ve hatta Türkiye’ye de sıçrayabilecek bir etnik ve mezhebi savaşın şartları yaratıldı.

 


Paylaşım
Facebook da Paylaş
Yorum Yaz Yorum
Yorumlar
akil tarafından 27-07-2012 18:49:55 Tarihinde yazıldı.
selam
alptekin bey çok başarılı ve de gerçekçi analiz yazısı yazmışsınız.bize farklı bakış açısı sunduğunuz için teşekkürler.
Diğer İlgili Başlıklar
[ Tümü ]
Amerikan jokerleri 08/12/2019 - 14:24 tarihinde eklendi
Barış Pınarı’nda neye niyet neye kısmet 18/10/2019 - 22:53 tarihinde eklendi
İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün 11/07/2019 - 03:21 tarihinde eklendi
İsrail, Trump yönetiminden ne kadar korksa yeridir! 22/05/2019 - 03:10 tarihinde eklendi
Tahran ve Şam’dan Amerika’ya uyarı, Rusya’ya ayar 02/03/2019 - 01:40 tarihinde eklendi
Adana mutabakatı, Türkiye’nin 'berat belgesi' 29/01/2019 - 09:22 tarihinde eklendi
Sahi kim Kürt düşmanı? 26/12/2018 - 15:41 tarihinde eklendi
Suudi makamında Yemen ağıtları 17/12/2018 - 03:36 tarihinde eklendi
Yemen savaşı biter mi? 25/11/2018 - 21:26 tarihinde eklendi
‘Şii İran Hilali’ne karşı ‘Sünni Siyon Yıldızı’ 04/11/2018 - 14:06 tarihinde eklendi
Bir acayip zirve 29/10/2018 - 16:26 tarihinde eklendi
Netanyahu’yu kim işletti? 30/09/2018 - 01:47 tarihinde eklendi
Soçi anlaşması, Fırat’ın doğusu ve Türkiye’nin İdlib rolü 23/09/2018 - 01:25 tarihinde eklendi
Suriye’ye müdahale ihtirasının acı meyvesi İdlib 15/09/2018 - 15:42 tarihinde eklendi
İran Rusya ortaklığında neler oluyor? 02/06/2018 - 03:54 tarihinde eklendi
Sadr’ın ‘zaferi’ Irak’ın belirsizliği 20/05/2018 - 02:23 tarihinde eklendi
Mağluplar cephesinin savaş tehdidi 03/05/2018 - 03:26 tarihinde eklendi
‘Doğu Guta’dan ‘Doğu Fırat’a Suriye’nin toprak bütünlüğü 26/02/2018 - 14:02 tarihinde eklendi
İsrail’in ‘panik atak’ sorunu 12/02/2018 - 03:44 tarihinde eklendi
Meğer İran halkı ne istiyormuş? 04/02/2018 - 20:45 tarihinde eklendi
Güncel
13:35 (24.10.2019)
Reuters: Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye güçlerinin Suriye'de bulunması konsunda belirli bir zaman çizelgesi olmadığını açıkladı.
23:53 (14.04.2019)
İsrail Kanal-12 TV: Birleşik Arap Emirlikleri uçakları ve subayları ile İsrail hava kuvvetleri Yunanistan'da ortak askeri tatbikat yaptı.
23:36 (25.03.2019)
İsrail kabinesi, ateşkesi reddetti, Gazze'ye yönelik saldırıların sürdüğünü açıkladı.
22:44 (25.03.2019)
SANA: Terörist gruplar, Halep'in el-Cedide mahallesine roket saldırısı yaptı.
22:22 (25.03.2019)
El Kuds: İşgalci rejim uçakları Cibaliya'nın doğusunu vurdu.
22:11 (25.03.2019)
El Hades: Halk Cephesi: İsrail bombardımanı, ateşkes ilan edildikten sonra durdu.
22:06 (25.03.2019)
El Cezire: İsrail Han Yunus'un batısındaki balıkçı limanına hava saldırısı yaptı.
21:50 (25.03.2019)
Direniş Grupları Ortak Operasyon Odası: Mısır'ın çabaları ile ateşkes anlaşması gece saat 10'da başlayor.
Haftanın Yorumu
Alptekin DURSUNOĞLU
Amerikan jokerleri
Siyasi Analizler
En Çok
Okunan Yorumlanan Paylaşılan
Hava Durumu
İstanbul Ankara İzmir
ISTANBUL ANKARA IZMIR
Piyasa Verileri
Anket
Türkiye'nin Irak politikasının hedefi ne olmalıdır?
Üç ayrı devlete bölünmesini desteklemek.
Ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak.
Yeni federal bölgelerin kurulmasını sağlamak.
Mevcut durumun devamını desteklemek.
Yakın Doğu Haber ® 2006 - 2012
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir  RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım