Mahmud Derviş: Yaralı kimliklerle yaşıyoruz
Le Monde- Filistin siyasî İslâm’ın geliştiği koca okyanusta bir ada olarak görülemez. Şayet Arap-İslâm âleminde hür seçimler olsaydı, İslâmcılar her yerde galip gelirdi, mesele bu kadar basit!
Filistin’de Hamas’ın yükselişi, Arap-İslâm âleminde İslâmcıların ilerlediğini gösteren genel bir çerçeve içinde değerlendirilebilir mi?
Bu apaçık bir gerçek. Çünkü Filistin siyasî İslâm’ın geliştiği koca okyanusta bir ada olarak görülemez. Şayet Arap-İslâm âleminde hür seçimler olsaydı, İslâmcılar her yerde galip gelirdi, mesele bu kadar basit! Kendisine zulmedildiği duygusunu derinden hisseden bir âlem, bu bahsettiğimiz âlem. Bundan da Batı’yı sorumlu tutuyor. Batı ise, bu haksızlığa uğramışlık hissini daha da kuvvetlendiren bir çeşit emperyal “baskı”yla cevap veriyor. Bu ortamda yaralı kimliklerle karşı karşıyayız.
Bu yaranın mahiyeti ne ?
Amerika’nın “evrensel despotizmi”yle ve ülkesindeki despotlarla burun buruna gelen Araplar ve Müslümanlar, artık nerede durduklarını bilmiyorlar. Dahası, bütün ekranlarda servet ve ihtişamın sergilendiğini görüyor ve bunu kendi sefaletleriyle kıyaslıyorlar. Kendilerini tarihin dışına itilmiş hissediyorlar. Sonuçta da, kendi tarihi doğrularına sığınıp içe kapanıyorlar, maziye sıkı sıkıya sarılan bir tavır alıyorlar. Bu yaralar gangrenleşiyor. Çıkış yolunun işaretleri ise çoktan kaybolmuş gitmiş. Milliyetçilik ve Üçüncü Dünyacılık, Sosyalizm ve Komünizm, hepsi iflâs etmiş. Hukukun üstünlüğü bile kalmamış, çünkü onların bölgesinde uluslar arası hukuk geçerli değil. Nitekim İsrail çok uzun zamandır bu hukuku çiğniyor, hem de pervasızca.
İyi de, İslâmcılık yerine demokrasiyi seçebilirlerdi…
Benim bu eksikliğe verecek çok net bir cevabım yok. Belki de insanlar kendi çıkmazlarına dinin getirdiği sade ve basit çözümleri uygun görüyorlar. Oysa demokrasi basit ve sade değildir, çoğulculuğu ve karmaşayı getirir. Öyle zannediyorum ki hiçbir Arap ülkesi maalesef İslâmcıları da denemeden edemeyecektir. Arap âlemi 1950-1960’ların Arap alemi değil. Amerika da öyle. Amerika’da da insanlar git gide dinin tamamlanmamış cevaplarına yöneliyorlar. Orada düşüncenin çelişkili ikiciliği, İslâm dünyasında çok sert tepkilere yol açan İslâm fobisiyle birlikte yer alıyor.
Sırası gelmişken, Hz. Muhammed’le ilgili karikatürler konusunda ne düşünüyorsunuz?
İçimi derin bir hüzünle dolduran bir çılgınlık. Her şeyden önce, Hz. Muhammed’in başında sarık yerine bir bomba ile karikatürleştirilmesi bir sövgüdür. Basın hürriyeti savunulmalı, fakat sövme hakkı asla. Başkalarının inançlarına hiçbir ceza korkusu taşımadan canınızın istediği gibi hakaret edemezsiniz. Fransa’da basın hürdür. Ama sizin alenen ırkçılık yapılmasını yasaklayan kanunlarınız var. İçinde yaşadığımız şu boğucu milletler arası havada, Müslümanların Hz. Peygamber’in resminin çizilmesini görmek istememelerine saygı gösterilmeli. Hem zaten şöyle bir mesele de var: Arap ve Müslüman kamuoyu, milletler arasında, onların farklı oluşları ve hükümetleri temelinde hiçbir ayırım yapmaz. Hepsini “yek vücut bir kitle” olarak görür. Elçilikleri ateşe vermek için bir karikatürü bahane etmek de çılgınlıktır. Her iki tarafta da bazı güçler, kimlikler çatışmasını körüklemek için yarış ediyorlar. Bir gün bunlar bitecek. Bu bir geçiş dönemi... O günleri bekleye duralım, şimdilik bu güçler ortalığa egemen.
O günlere daha çok var mı?
Kim bilebilir? İnsanlığın yarısı sosyalizme inanıyordu. Kim derdi ki yetmiş yıl sonra o “aydınlık gelecek” bir günde çöküp gidecek? Arap-İslâm âlemi bugün tam bir İslâmcılık yayılımı içinde; ama bu tarihi aşama için o âlemin ödemek zorunda kalacağı bedel çok ağır olacak. Her yeri hayal kırıklığı ve öfke sarmış, insanlar geri geri gidiyorlar. Radikal İslâmcılarsa gittikçe hâkim konuma geliyor. Bu arada, siyasal İslâm konusunda Batı’daki genel cehalet karşısında şaşkına dönmüş hâldeyim. Pek çok çeşit İslâmcı var. Meselâ Selefiler ile Hamas bir birinden çok farklıdır. Hamas her şeyden önce, dinî bir bakış açısına dayanan milliyetçi bir harekettir. Ne var ki Batı’nın kendisi de siyasal İslâm’ı sadece “yekvücut hâlde” görme eğiliminde.
Şimdi size gelelim, çeşitliliğin ve tanış olmanın şairisiniz ve iktidardaki Hamas’la buluşuyorsunuz…
Öncelikle, kabul edelim ki bu rejim değişikliği oldukça demokratik bir şekilde gerçekleşti. Filistin toplumunun siyasî tutumu açısından bu olumlu bir puan. Fakat bu gelişmede, İsrail önemli bir sorumluluğu var. İsrail, Filistin Yönetimi’ni gayri meşru gösteren bir hava yaratmakla, Hamas’ın yolunu açtı. Filistinlinin gündelik hayatını çekilmez hâle getiren İsrail politikasına, Filistin Yönetimi’nin beceriksizliği de eklenince, ortam dayanılmaz bir hâl aldı. Bu durum pek çok kişiyi şöyle düşünmeye itti: “Niçin başka bir yol denenmesin? Bundan beter olacak değil ya.” Hamas’a verilen oylar sadece dinî olmanın ötesinde protesto oylarıdır. Şimdi de bunu deneyeceğiz. Fakat kaygılarım var. Hamas’ın bazı yöneticileri, “toplumu İslâmî bir temel üzerinde yeniden şekillendirmek” istediklerini ilân ettiler. Çoğulcu ve laik bir Filistin’i savunuyorsanız, kadın hakları, gençler ve ferdî hürriyetler konusunda endişeye kapılmamanız mümkün değil. Toplumun Hristiyan kesimini de unutmamak lâzım. Umarım Hamas kendisini iktidara taşımış olan ve eğilimleri, tekar söyleyeyim, aslında protestodan ibaret olan tabanı anlar ve saygı duyar.
İsrailli yöneticilerin Hamas’a bakışını nasıl tahlil ediyorsunuz?
Siyonizm’in tarihinin ana meselesi, bu topraklarda var olan gerçeği yok saymaya çalışmak olmuştur. Siyonistler daha baştan “Topraksız bir halka, halksız bir toprak” sloganlarının yanlış olduğunu biliyorlardı. Bu topraklarda bir halk mevcuttu. Fakat Siyonistler yokmuş veya önemsizmiş gibi davrandılar. Bu tutum sürüyor. Onlarca yıl İsrailliler, bir Filistin Millî Hareketi’nin olduğunu inkâr ettiler. FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü)’nün “terörist bir örgüt” ten başka bir şey olmadığını söylediler. Bir gün, FKÖ’yü tanımak zorunda kaldılar. Bugün de “Hamas ile müzakere söz konus değil” diyorlar. Sonunda onu da kabul edecekler, FKÖ ile masaya oturdukları gibi.
Onları müzakere masasına oturtacak şey nedir?
Gerçek! Derler ki güneş, ufku kapatan kargaların kanatlarından daha kudretlidir. Hamas’ı reddetmek, hür bir seçimin sonuçlarını inkâr etmek demektir. İnkâr bir şeye yaramaz. Neticede gerçek, red ve inkârdan her zaman daha güçlüdür. İntifada patlak verdiğinde, İsrailliler “muhatap yok” dediler. Hâlbuki halka sadece Yaser Arafat söz geçirebilirdi. Fakat onlar onu daime hiç yerine koydular. Mahmud Abbas, Arafat’ın yerine geçince, onlar ve Amerikalılar kendisini iltifata boğdular. Fakat siyasî noktada kendisiyle hiçbir şey görüşmediler. Hâlâ tek taraflı bir siyaseti yürütebileceklerini sanıyorlar. Sonuç ortada: Karşılarında şimdi Hamas var. Bu durum ilk anda onların tek taraflı siyasetlerini haklı göstermeye yarayacak. Ne var ki yerleşimcilerinin hepsini de olduğu gibi koruma, bize de “âlicenapca” birkaç arazi tahsis etme yoluna giderlerse, bunun anlamı, barış istemiyorlar demektir. Bu çıkmaza götürür. Gerçek bir gün kafalarına dank edecek ve tek çıkış yolunun, işgale tamamen son vermek olduğunu anlayacaklar.
İsraillilerin barış istemediğini mi düşünüyorsunuz?
Asıl mesele onların ne iki milletten oluşacak bir devlete, ne de bağımsız bir Filistin’e razı olmalarıdır. Arap Birliği üyesi bütün devletler, 2002’de, 1967 sınırlarına geri çekilme karşılığında İsrail’i topluca tanıyacakları teklifini yaptıklarında, İsrailliler bunu duymazdan geldiler. Bugünkü Filistin topraklarında, biri İsrailli Yahudi, diğeri Filistinli Arap olmak üzere iki gerçek var. Hiçbiri diğerinin kökünü kazıyamaz. Tek çözüm, iki tarafın da bu çifte gerçeği kabulüdür. Daha sonra, her biri kendi tarihini anladığı gibi yazsın! Tarih sadece tarihçileri veya romancıları ilgilendirir. Beni ilgilendiren şu andır. Şu an ise trajedi içinde boğulmakta.
İsrail toplumu, Filistinlilerin, yani yağmaya uğrayanların kendisine verdiği tarihî tavizlerin kadrini yeterince takdir etmedi. Kurbanın saldırganına tanıdığı payın ehemmiyetini kavrayamadı. İsrailliler, Filistinliler « fırsatı kaçırma fırsatını hiç kaçırmıyorlar » deyip duruyorlar. Hakikat ise tam tersi. Oslo’dan sonra, ellerine fevkalâde bir fırsat geçmişti. Şayet İsrailliler Filistinlilerin kendilerinin tanınmasından başka verecek «tavizleri» kalmadığını, buna karşılık kendilerinin de işgal topraklarından tereddüt etmeden çekilmeleri ve bir Filistin Devleti’nin doğuşunu kabul etmeleri gerektiğini anlamış olsalardı, FKÖ ve bütün Arap âlemi çatışmaya son verebilirdi. Şimdi İsrail’in Hamas’la olumlu bir sonuca varması pek kolay olmayacak. Komşusunun sefaletinden hoşlanan bir zengin aptaldır, çünkü kendisin hiçbir zaman emniyette hissetmeyecektir. İsrail’in tek güvenliği, komşusunun doğru dürüst ve itibarlı bir şekilde yaşamasına bağlıdır.
Siyasî bir mülâkatı kabul etmiştiniz. Bakıyoruz, bu meselelere çok çekingen yaklaşıyorsunuz.
Çünkü ben şaşkınlık içendeyim. Politikadan bahsetmeyi reddetmiyorum, fakat çok çalkantılı olan şu anda kesin ifadeler kullanmak istemiyorum. Kendi görüş ve bakışımdan emin değilim. Ben karmaşıklığa şiirimde yer veririm. Üçüncü Dünya ülkelerinde olup da «toplum veya siyaset beni ilgilendirmez» diyecek olan her şair, hatta ve hatta her yazar, salaktır. Ben o derece salak değilim. Bir Filistinli için politika hayatî bir meseledir. Ne var ki şiir daha kurnazdır, birçok ihtimali aynı anda ifade etmeye imkân verir. Çünkü şiir, istiareye, ahenge ve görünen şeylerin arkasındakileri görme kaygısına dayanır. Fakat şairler dünyayı yönetemezler. Böyle olması çok daha iyi, zira onların getireceği düzensizlik, politikacılarınkinden daha beter olabilir.
Görünen şeylerin gerisinde ne var?
Hayat, dolayısıyla da hayaller ve hülyalar. Dünyanın daha iyiye, daha güzele doğru gittiği ümidi taşımadan kim yaşayabilir? Şiir, muhtemel değişimi hayal etmedikçe varlığını devam ettiremez. Şiir, bütün insanoğullarına yaraşır bir tarih ve müşterek bir dil sunar. Sınırları çiğneyip aşar. Aslına bakarsanız, şiirin tek hakiki düşmanı, kindir.
Fransızca yayınlanan yeni eseriniz Özür Dileme’de, «Ben yarın ne olacaksam bugün oyum» diyorsunuz. Değişmezliği reddeden bir şairden gelen şaşırtıcı bir mısra bu.
Tam aksine. İçinde bulunduğumuz an bizi boğuyor ve kimliklerimizi parçalıyor. Onun için ben gerçek ben’imi ancak yarında, başka şey söyleyip yazabileceğim zamanda buluyorum. Kimlik bir miras değil, bir yaratmadır. Sürekli olarak o bizi yaratır, biz onu yaratırız. Ve biz onu ancak yarın tanıyacağız. Benim kimliğim çoğuldur, farklıdır. Ben bugün yokum, yarın var olacağım. Bir çocuğu yetiştirip büyütür gibi, ümit beslemeye çalışıyorum. Ne olmak istiyorsam o olmak istiyorum, benden olmamı istedikleri biri olmak istemiyorum.
________
Akka’da doğmuş olan, Mahmud Derviş 63 yaşında. Ramallah ve Amman’da yaşıyor. Kendisini ilk defa «Yaz! /Arabım ben / Kimlik numaram : Elli bin / Çocuk sayım : Sekiz / Dokunzuncusu… yazdan sonra gelecek / Aman bu ne köpürüş» diye devam eden uzun «Kimlik» şiiriyle duyuran Filistinli ünlü şairin Yeryüzündeki Son Akşama, Unutmak İçin Bir Hafıza ve son kitabı Özür Dileme gibi eserleri bulunuyor.
Sylvain Cypel tarafından yapılan bu mülâkat Le Monde’dan dilimize aktarıldı.
Çeviren: Cemal Aydın




