Avrupa uyanacak mı?

img
Avrupa uyanacak mı? YDH

"Avrupalı seçkinler, Amerika’nın çözülen emperyal sistemindeki ikincil rollerine sıkı sıkıya tutunarak, kıtanın uzun vadeli özerkliğini, iktidara erişimlerinin devamı uğruna feda ediyorlar."


Thomas Fazi


YDH - İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, Unherd portalında yer bulan köşe yazısında, Avrupa’nın siyasi seçkinlerinin, ABD’nin Venezuela ve Grönland örneklerinde görülen saldırgan ve hukuk tanımaz emperyalizmine rağmen, Washington liderliğindeki transatlantik sisteme körü körüne bağlı kaldığını vurguluyor. Fazi, bu teslimiyetçi tutumun, Avrupa’nın kendi iktisadi ve stratejik çıkarlarını feda etmesi pahasına, seçkinlerin mevcut sistemdeki ayrıcalıklı konumlarını koruma arzusundan kaynaklandığını belirtiyor.

Stephen Miller nezaketten nasibini almış biri değil. Trump’ın yardımcısı, Maduro’nun ABD güçleri tarafından kaçırılmasından sadece birkaç saat sonra CNN’de, "Kimse Grönland’ın geleceği için Amerika Birleşik Devletleri ile askeri bir savaşa girmeyecek" diye küstahça bir çıkış yaptı.

Miller’ın kavgacı üslubu tanıdık olsa da, Avrupa’nın tepkileri farklı bir hikâye anlatıyordu: Dağınık, kafa karışık ve son derece ifşa ediciydi.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Amerika’nın ilhak iddialarını reddetti ve ABD’nin Grönland’a yönelik saldırganlığının fiilen NATO’nun sonunu getireceği uyarısında bulundu.

Buna karşılık Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, İspanya, Birleşik Krallık ve bizzat Grönland liderleri, ortak bir bildiriyle Atlantik İttifakı’na olan bağlılıklarını teyit ederken, Grönland’ın halkına ait olduğunu ve adayla ilgili kararların yalnızca Danimarka ve Grönland’a ait olduğunu belirttiler.

Ancak AB’nin kurumsal liderliğinden gelen herhangi bir tepkinin yokluğu göze çarpıyordu. Rusya’nın Avrupa’ya yönelik iddia edilen tehdidi hakkında rutin olarak vahim uyarılarda bulunan aynı Brüksel yetkilileri, Avrupa topraklarına yönelik açık ABD tehdidi hakkında yorum yapmayı reddetti.

Ve sadece saatler önce, çoğu Avrupalı lider Trump’ın Venezuela’ya yönelik tartışmasız saldırganlığına ya cılız ya da örtülü destek veren tepkiler sunmuştu.

Ortada bir mantık varsa, o da Washington ile çatışmaktan ne pahasına olursa olsun kaçınmaktı. Ve yine de ironik bir şekilde, aynı liderler kısa süre sonra kendilerini bir Avrupa ülkesine yöneltilen benzer bir ABD eylemi ihtimaliyle karşı karşıya buldular.

ABD’nin Grönland’ı doğrudan askeri olarak ele geçirmesi, imkânsız olmasa da düşük bir ihtimal.

Daha muhtemel senaryo, Washington’ın Mikronezya, Marshall Adaları ve Palau ile yaptığı düzenlemeleri model alan bir "ortaklık anlaşması"dır.

Bu anlaşmalar kapsamında ABD, mali yardım karşılığında savunma ve güvenlik üzerinde geniş yetkiler kullanıyor. İlgili devletler resmen egemen kalsa da pratikte ABD’nin stratejik önceliklerine sıkı sıkıya bağlı durumdalar.

Grönland ile yapılacak benzer bir düzenleme, Washington’a Grönland’ın özerkliğine resmen saygı gösterirken kontrolü pekiştirme ve aynı zamanda Danimarka’nın konumunu zayıflatma avantajı sunacaktır.

1951 tarihli bir anlaşma halihazırda ABD’nin adada sınırsız sayıda asker bulundurmasına izin veriyor; bugün geriye sadece tek bir aktif üs kalsa da genişleme için yasal çerçeve sağlam bir şekilde yerinde duruyor.

Bu belirsizlik kasıtlı. Hafta başında Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, Trump ve danışmanları farklı ilhak senaryolarını gözden geçirirken ABD ordusunun kullanımının "her zaman bir seçenek" olduğunu belirtti.

Yönetim hangi yolu seçerse seçsin, meseleyi hızla çözmeye kararlı. Ve Avrupalı liderler, şu ana kadarki tepkilerine bakılırsa, muhtemelen buna boyun eğecekler.

Avrupa’nın siyasi liderliğinin görünüşte mantıksız ve hatta düpedüz intihar niteliğindeki bu duruşu nasıl açıklanabilir?

Basit bir gerçeği kabul ederek: Avrupalı seçkinler, güçlerini ve meşruiyetlerini aldıkları transatlantik sisteme derinlemesine gömülmüş durumdalar.

Bu sistemi tehdit altında görüyorlar ve bedeli Avrupa’nın egemenliği veya toprakları olsa bile, onu neredeyse her ne pahasına olursa olsun savunmaya hazırlar.

Ne de olsa Avrupa, temel ekonomik ve güvenlik çıkarlarını ABD’nin emperyal diktalarına çoktan feda etti.

Ukrayna’yı harap eden ve Avrupa’nın endüstriyel rekabet gücünün içini boşaltan bir vekalet savaşına katıldı. Rusya’dan çok Avrupa ekonomilerine zarar veren yaptırımlar uyguladı.

Avrupa enerji altyapısının kritik bir parçası olan Kuzey Akım’ın imha edilmesinin ardından manidar bir sessizliğe gömüldü; ki bu eylem muhtemelen en azından ABD'nin dolaylı dahliyle ve bazı Avrupa hükümetlerinin önceden bilgisi dahilinde gerçekleştirildi.

Eğer Avrupalı liderler tüm bunları kabul etmeye istekliydilerse, ABD’nin Grönland üzerindeki kontrolüne -ister askeri baskı ister sözde yasal düzenlemeler yoluyla olsun- boyun eğmek radikal bir sapma teşkil etmeyecektir.

Avrupa’nın o çok övülen "stratejik özerkliği" buraya kadarmış. Gerçek şu ki, bağımsızlık söyleminin altında Avrupa hükümetleri, Trump’ı sistematik olarak yatıştırdı; artan NATO askeri harcamalarından (ki bunun çoğu doğrudan ABD savunma yüklenicilerine akacak), cezalandırıcı ticaret koşullarına ve Ukrayna’daki savaşın sürdürülmesi için mali sorumluluğu üstlenmeye kadar.

Avrupa’nın yönetici sınıflarının perspektifinden bakıldığında, NATO ve Ukrayna’daki vekalet savaşı, güvenlik veya refahtan ziyade, tabi ama ayrıcalıklı bir rol oynayabilecekleri emperyal bir mimariyi korumakla ilgilidir.

İşte bu yüzden NATO, üyeleri arasındaki egemen eşitliğe dair kalan son illüzyonlardan arınmış olsa da, ABD’nin Grönland’a yönelik bir hamlesinden sonra bile muhtemelen hayatta kalacaktır.

Bu dinamik, görünürdeki bir paradoksu açıklamaya da yardımcı oluyor. Emmanuel Macron veya Friedrich Merz gibi Trump’ın açıkça hor gördüğü küreselci Avrupalı liderler, Marine Le Pen veya Viktor Orbán gibi Trump’ın açıkça desteklediği ve daha temkinli veya eleştirel pozisyonlar benimseyen sağ popülist güçlere kıyasla, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığını daha fazla destekledi.

Özellikle AB kurumları, Washington’ın eylemlerine kayda değer bir destek verdi; birlik, ABD gücüne karşı bir denge unsuru değil, aksine onun temel sütunlarından biri.

Bu nedenle, AB müesses nizamının unsurlarının ABD ulusal güvenlik aygıtının hizipleriyle -hatta bizzat Trump yönetimiyle- yakın bir koordinasyon içinde olması makul bir ihtimaldir.

Ne de olsa, Trump’ın transatlantik birlik iddiasını terk ettiği ve Avrupa’ya giderek daha açık bir şekilde ticari, hatta neo-kolonyal bir dille yaklaştığı doğru olsa da, Avrupa’nın siyasi sınıfı uyum sağlama istekliliğini kanıtladı.

Avrupa’nın mevcut liderlerinin uzun zaman önce ulusal ve hatta "Avrupa" çıkarları doğrultusunda düşünmeyi bıraktığını ve bunun yerine tek bir hedefe -can çekişen Batı hegemonyası sisteminin veya sözde "kurallara dayalı düzenin" ve alt-emperyal rollerinden elde ettikleri faydaların korunmasına- bağımlı hale geldiklerini anladığınızda, görünüşte mantıksız davranışları anlam kazanmaya başlar.

Avrupalıları endişelendirmesi gereken şey, ABD tarafından "terk edilme" veya NATO’nun çökmesi ihtimali değildir; bunlar prensipte gerçek bir özerklik için alan yaratabilecek gelişmelerdir.

Aslında durum tam tersidir: Washington giderek daha saldırgan ve hukuk tanımaz bir duruş benimserken Avrupa’nın ikincil bir role hapsolma ihtimali.

Trump’ın Venezuela saldırısı ve Grönland’a yönelik tehditlerinin anlaşılması gereken daha geniş bağlam budur.

Olaylar, ABD dış politikasının evrilen doğası hakkında ipuçları veriyor. Bazı analistler son Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni (NSS), Trump’ın Ukrayna’da bir çözüm müzakere etme girişimlerini ve Avrupa’daki taahhütleri azaltma çağrılarını çok kutupluluğun aklıselim bir kabullenişi olarak yorumlasa da, Venezuela çok farklı bir sonuca işaret ediyor.

ABD, hegemonyayı terk etmekten çok uzak; rakip sistemdeki daha zayıf halkaları hedef alan bir vekalet savaşı stratejisini küreselleştirerek onu yeni araçlarla korumaya çalışıyor.

Çin veya Rusya’nın doğrudan askeri olarak çevrelenmesinden kaçınılırken, çatışma çevresel tiyatrolara kaydırılıyor ve sürekli istikrarsızlaştırma yoluyla sürdürülüyor.

Bu modelde, uluslararası bir arada yaşamanın en temel kuralları bile bir kenara atılıyor.

Bu değişim, ABD hegemonyasının derin krizine bir tepkidir. Bunun ekonomik boyutları iyi bilinmektedir: şişen kamu borcu, sürdürülemez özel sektör kaldıracı, üretken faaliyetten giderek kopan bir finansal sistem, kapsamlı sanayisizleşme ve dolar merkezli sistemin kısmi de olsa kademeli erozyonu.

Kısacası bu, hem ABD kapitalizminin hem de 1945 sonrası daha geniş emperyal düzenin kendine özgü bir krizidir.

ABD’nin buna cevabı, Washington’ın yeni bir küresel düzen içindeki rolünü kabul etmek -Amerika’nın güçlü ama "normal" bir devlet olarak refahını sürdürebileceği bir düzen- değil, egemenliğini agresif bir şekilde yeniden teyit etmektir.

Bu yeniden teyit, giderek artan bir şekilde çıplak emperyalizm veya neo-kolonyalizm biçimini alıyor: Sadece ekonomik zorlama değil, kaynakların doğrudan ele geçirilmesi, nakliye yollarının ve tedarik zincirlerinin kontrolü ve hatta yabancı topraklarda açık hak iddiaları.

Trump’ın Venezuela’nın ABD tarafından "yönetileceğini" ilan etmesi ve gelecekteki bir hükümetin direnmesi durumunda daha fazla "kinetik" eylem tehdidinde bulunması bu durumun simgesidir.

Bu yönelim Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açıkça belirtilmiştir. Belge, ABD’nin yarımküre dışı rakiplerin stratejik açıdan hayati varlıkları kontrol etmesini engelleyeceğini, yardım ve ticareti siyasi uyuma bağlayacağını, hükümetleri Çin veya Rusya gibi rakip güçlerle işbirliği yapmaktan caydıracağını ve uyumu sağlamak için mali, teknolojik ve güvenlik -askeri dahil- araçlarını kullanacağını ilan ediyor.

Pratikte bu strateji, Batı Yarımküre’nin çok ötesinde halihazırda uygulanıyor. Geçtiğimiz yıl ABD, İran, Nijerya ve Somali gibi birbirinden farklı yedi ülkede bombalama operasyonları gerçekleştirdi; bunların hiçbiri BM Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmemişti ve hiçbiri BM Şartı kapsamında meşru müdafaa eylemleri olarak inandırıcı bir şekilde gerekçelendirilmemişti.

Buna paralel olarak Trump, giderek büyüyen bir devletler listesine karşı doğrudan tehditler savurdu.

Tamamen ampirik açıdan bakıldığında, ABD’nin ekonomik ve stratejik çıkarlarını savunmak için şiddete başvurmasında yeni bir şey yok; bu, sözde kurallara dayalı düzen altında bile ve özellikle o dönemde ABD politikasının değişmez bir özelliği olmuştur.

Özellikle Latin Amerika genelinde Washington, hükümetler toprak reformu, kaynak milliyetçiliği veya ABD çıkarlarına meydan okuyan bağımsız kalkınma yolları izlediğinde, gizli ve açık bir şekilde defalarca müdahale etmiştir.

Yeni olan, yasallık veya insani kaygı kisvesinin bile terk edilmesidir. Hegemonya olmadan tahakküm böyle -açıkça ve zorla kullanılan güç olarak- görünür.

Ve mevcut anı bu kadar tehlikeli kılan da tam olarak bu çıplaklıktır. Washington, hiçbir kuralın kalmadığını -retorik olarak bile- işaret ederek, sınırsız güç politikalarının olduğu bir dünyayı fiilen meşrulaştırıyor; bu tartışmalı olsa da zaten bir gerçeklikti, ancak Batı yakın zamana kadar buna karşı olduğunu iddia ediyordu.

ABD’nin Venezuela ve Grönland’a yönelik eylemlerinin sadece ekonomik açıdan anlaşılmaması gerektiği düşünüldüğünde, bu durum özellikle istikrarsızlaştırıcıdır; bunlar aynı zamanda Çin’e ve daha az ölçüde Rusya’ya yönelik stratejik hamlelerdir.

Washington’ın dünyayı istikrarlı nüfuz alanlarına bölmeye istekli olduğu fikrinin aksine, amaç daha ziyade ABD gücünün daha agresif bir şekilde yansıtılabileceği platformlar yaratmak ve nihayetinde teknolojik ve ekonomik güç dengesi geri dönülmez bir şekilde değişmeden önce Çin ile yüzleşmek gibi görünüyor.

Bu, sürekli askeri ve iktisadi yıpratmanın küresel düzendeki tektonik bir kaymayı en azından geciktirebileceği varsayımına dayanan bir kumardır.

Bu, Batılı olmayan kalkınmayı bizatihi varoluşsal bir tehdit olarak gören daha eski bir sömürgeci dünya görüşünden miras kalan bir pozisyondur.

Bu anlamda, bir yorumcunun isabetle ifade ettiği gibi, zamanın kendisi silah haline getiriliyor. Amerikan seçkinleri, geciktirme yoluyla yönetim diyebileceğimiz bir yöntem uyguluyor: çatışmayı uzatmak ve istikrarsızlığı sürdürmek; böylece dışsal bir şokun -diyelim ki teknolojik bir atılımın veya rakipler arasındaki bir iç krizin- kaybedilen kaldıracı geri getireceğini umuyorlar.

İroni şu ki, bu strateji kendi kendini baltalayan bir nitelik taşıyor. ABD’nin davranışı ne kadar açıkça zorlayıcı hale gelirse, Amerikan hegemonyasını bir zamanlar destekleyen yapıları o kadar hızlı aşındırıyor.

1945’ten sonra ABD hakimiyeti, toprak ilhakı veya saf askeri güçle değil, idari bir mimariyle -yoğun bir ittifaklar ağı, dolar destekli finansal sistem, küresel ticaret rejimleri, standart kuruluşları, teknolojik ekosistemler- inşa edildi.

Bu ağa dayalı hegemonya, ABD liderliğindeki sistemlerle entegrasyonu çoğu devlet için en az direnç gösterilen yol haline getirdi; tabii ki şiddetli misilleme tehdidi her zaman oradaydı ve sıklıkla kullanıldı.

Bunun yerine, bir hegemon emperyal gücün karikatürü gibi davrandığında, devletleri alternatifler aramaya teşvik eder; ki bu alternatifler, sadece on yıl öncesinin aksine, artık gerçekten mevcuttur.

Başka bir deyişle Trump, diğer ulusları rezervlerini daha da çeşitlendirmeye, dolara maruz kalma oranlarını azaltmaya, yeni ödeme sistemlerini keşfetmeye ve yeni güvenlik ortaklıkları kurmaya teşvik ediyor.

Nitekim Güney Afrika’dan Brezilya’ya ve Hindistan’a kadar pek çok ülke, Trump’ın saldırgan taktiklerine karşı şimdiden direniş gösteriyor.

Dolayısıyla, Trumpvari saldırganlığın birincil yararlanıcıları, tam da Washington’ın çevrelemeye çalıştığı ülkelerdir.

Çin ve Rusya da yıllardır egemen eşitlik ve çok kutupluluğa dayalı küresel işbirliği için alternatif bir çerçeveyi savunuyorlar.

ABD’nin her hukuksuz eylemi onların cazibesini güçlendiriyor. Venezuela’ya yönelik yasadışı saldırıdan sonra, BRICS (ve benzeri gruplar) ile daha yakın ilişki kurmak isteyen ülkeler kuyruğunun uzamasını bekleyin; ABD buna, bunu yapanlara karşı tehditlerini tırmandırarak yanıt verse bile.

Bu sırada Avrupa, kendi çöküşünü garanti altına alma riskiyle karşı karşıya.

Avrupalı seçkinler, Amerika’nın çözülen emperyal sistemindeki ikincil rollerine sıkı sıkıya tutunarak, kıtanın uzun vadeli özerkliğini, iktidara erişimlerinin devamı uğruna feda ediyorlar.

Fakat bu aynı zamanda, uyum ve itidalin en çok ihtiyaç duyulduğu bir anda, çıplak şiddet ve zorbalıkla yöneten bir hegemonla aynı safta yer almak anlamına geliyor.

Bunu yaparak, güvenlik veya nüfuzda herhangi bir artış olmaksızın, kendi toplumlarını tırmanan iktisadi, siyasi ve askeri risklere maruz bırakıyorlar.

Küresel düzenin geleceği belirsizliğini korurken, Avrupa’nın kaderi mühürlenmiş görünüyor.

Çeviri: YDH