İsrail savaş senaryolarını ele alıyor

img
İsrail savaş senaryolarını ele alıyor YDH

"ABD ile İran arasındaki çatışmanın seyrinde, ister Amerikan hamlesi, ister geri adım, isterse yatışma ve ardından uzlaşma olsun, belirleyici bir anın yaklaştığına dair işaretler birikiyor."


Hüseyin el-Emin


YDH - İsrail, İran ile olası bir çatışma sürecinde ABD'nin liderliğini takip ederken, kendi içindeki güvenlik uzmanları rejimin çöküşü senaryolarına şüpheyle yaklaşıyor ve "ertesi gün" yaşanacak kaostan endişe ediyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin el-Emin'in aktarımına göre Tel Aviv merkezli analizler, Trump yönetiminin askeri güç kullanma ihtimalinin arttığını, ancak bunun sınırlı darbeler şeklinde olabileceğini öngörerek İran'ın İsrail'i veya Körfez'i hedef alan misilleme seçeneklerini değerlendiriyor.

ABD ile İran arasındaki çatışmanın seyrinde, ister Amerikan hamlesi, ister geri adım, isterse yatışma ve ardından uzlaşma olsun, belirleyici bir anın yaklaştığına dair işaretler birikiyor.

Bu süreçte, kendi kampanyasını yürütmek yerine Amerikan "kampanyasının" peşinden gitmeyi tercih eden İsrail, müttefiklerinden daha bilgili ve tecrübeli olduğunu iddia ettiği İran dosyasında, Amerikalıların ne düşündüğünün, neyin mümkün ve yararlı, neyin ise hayalperest ve tehlikeli olduğunun yankılandığı bir "yankı odasına" dönüşüyor.

Bu çerçevede, İsrailli siyasi ve askeri stratejik seçkinler, ABD Başkanı Donald Trump'ın bekleyip aldattığına, ancak varsayılan darbenin boyutu, türü ve hedefi konusundaki bariz görüş ayrılıklarına rağmen Tahran'a yönelik askeri bir darbe indirme niyetinden vazgeçmediğine dair neredeyse tam bir kanaatle, önümüzdeki dönemde İran ile durumun ne olacağına dair farklı senaryolar üretiyor.

Bu değerlendirmeler arasında, Ronen Bergman'ın Yedioth Ahronoth gazetesinde İsrail güvenlik kurumundaki kaynaklara dayanarak aktardığı görüşler dikkat çekiyor: Tahran yönetimi "mevcut tırmanış raundunu kendi lehine sonuçlandırdı" ve özellikle "iletişimin kesilmesinden kaynaklanan istihbarat sınırlılığı" gölgesinde, rejimin devrilmesine yönelik tahminler "abartılı".

Bergman, olası bir ortak Amerikan-İsrail harekâtının "ertesi günü"ne dair ayrıntılı sorular yöneltiyor: Göstericileri kim koruyacak? Sokakları, üsleri ve nükleer tesisleri kim kontrol edecek? Irak ve Afganistan ile olan uzun sınırları kim denetleyecek?

Yazar, "boşluğu doldurabilecek örgütlü bir muhalefet gücünün yokluğu" sonucuna varıyor; bu durum, "baş kesme" senaryosunu düzenli bir iktidar devrine değil, "uzun süreli bir kaos reçetesine" dönüştürecektir.

Aynı bağlamda Kan kanalı, İsrail güvenlik mekanizması içinde Askeri İstihbarat Dairesinin tahminlerine yönelik "iç eleştirileri" ve bu dairenin "arzularla gerçekliğin tasvirini birbirine karıştırdığı" yönündeki suçlamaları ifşa ediyor.

Bu eleştiriler, İran rejiminin "yaklaşık bir hafta içinde sokaklarda bir milyondan fazla göstericinin olduğu bir durumdan, toplanmaların neredeyse sıfıra indiği bir duruma geçmeyi başardığı" ve karşı karşıya olduğu yapısal krizlerin "yeni olmadığı, aksine yıllardır bunlarla birlikte yaşadığı" gerçeğinden hareket ediyor.

Ronen Ben-Yishai ise Yedioth Ahronoth gazetesindeki yazısında, "İslam Cumhuriyeti'ndeki durumun son gösteri dalgasından önceki haline dönmeyeceği" varsayımından yola çıkarak, İran'daki iç protesto dinamikleri ile rejimin dış davranışı arasında bir bağ kuruyor.

Ben-Yishai'nin iddiasına göre, "iktidarın sokakları güç kullanarak boşaltmadaki başarısına" rağmen, Tahran'daki rejim liderleri "ayaklarının altındaki zeminin sarsıldığını" hissetti.

Buradan hareketle yazar, birbirine paralel iki senaryoyu öne çıkarıyor: Muhaliflere karşı içeride ek bir tırmanış ve krizin dışarıya ihraç edilmesi girişimi; ki bu noktada İsrail ve bölgedeki Amerikan çıkarları elbette İran'ın hedef listesinin başında yer alıyor.

Ben-Yishai'ye göre, Tel Aviv'in bu bağlamdaki endişesini artıran bir diğer husus, İsrail'in geçen yıl kendisine karşı düzenlediği askeri operasyonun ardından Tahran'ın kararlarının "daha az rasyonel ve daha kaotik" hale gelmiş olmasıdır; bu durum, "rejim bizzat bir darbeye maruz kalmadıkça geniş çaplı bir saldırı inisiyatifine hevesli olmasa bile, yanlış hesaplama riskini yükseltiyor."

Tel Aviv'deki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü ise yayımladığı bir çalışmada, İran'a yönelik olası bir Amerikan müdahalesi senaryolarına dair daha ayrıntılı bir yaklaşım sunuyor.

Enstitü araştırmacıları tarafından hazırlanan çalışma, Trump'ın daha önce belirli ülkelerdeki liderlere ve büyük altyapılara karşı doğrudan güç kullandığını hatırlatıyor; Kudüs Gücü Komutanı Şehit Kasım Süleymani suikastı, Haziran 2025'te İran nükleer tesislerine saldırılması ve 2026 başında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılması gibi olaylar buna örnek gösteriliyor.

Bu durum, Trump'ın İran'a askeri müdahale tehdidini seleflerinin tehditlerinden "daha inandırıcı" kılarken, araştırmacılar açısından Tahran'a yönelik olası Amerikan askeri harekâtı için üç ana yol beliriyor:

Birincisi: Rejimi derhal devirme arayışına girmeden, tehdidin ciddiyetini kanıtlamayı ve Tahran'ı daha iyi şartlarda müzakere masasına döndürmeyi amaçlayan, İran mevzilerine veya şahsiyetlerine yönelik sınırlı ölçekte "sembolik" bir darbe.

İkincisi: Devrim Muhafızları, Besic, güvenlik birimleri ve iktidar hiyerarşisindeki şahsiyetleri hedef alarak "rejimi zayıflatmaya" yönelik daha geniş kapsamlı bir darbe.

Üçüncüsü: Füze ve nükleer askeri varlıklara, hava savunma ile komuta ve kontrol sistemlerine odaklanan güçlü bir saldırı; böylece İran'ın karşılık vermesi zorlaştırılacak ve nükleer ile füze yolunda ısrar etmesinin maliyeti artırılacaktır.

Amerikan eylem senaryolarının karşısında, "Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü" çalışması İran'ın önüne dört olası seçenek koyuyor:

Birincisi: Kısa menzilli füze ve intihar dronu stokundan yararlanarak Körfez'deki Amerikan üslerine ve altyapısına karşılık vermek; ancak bu, rejimin tepesini hedef alabilecek çok daha sert Amerikan darbelerini tetikleme riskini taşıyor.

İkincisi: Amerikalılarla doğrudan bir çatışmadan kaçınmanın bir yolu olarak İsrail'e füze ve insansız hava araçlarıyla saldırmak; bu seçenek Lübnan'daki "Hizbullah"ı yeni bir savaşa sürükleme ihtimalini de barındırıyor.

Üçüncüsü: Küresel ekonomiye maliyeti artıracak son çare olarak Hürmüz Boğazı'nı kapatma seçeneğini masaya sürmek; bu, krizin uluslararasılaşması anlamına gelecektir.

Dördüncüsü: Uranyum zenginleştirmeyi ve balistik füze programını kısıtlayan, rejimin doğasına ve ideolojik kimliğine yansımaları olacak yeni bir anlaşmaya varan diplomatik bir sürece dahil olmak.

Enstitü, yönetici piramidin tepesinde bir değişiklik (örneğin bir iç darbe veya Devrim Rehberi Seyyid Ali Hamaney'in suikastı) olmadan bu seçeneğin gerçekleşme ihtimaline şüpheyle yaklaşıyor.

Her halükârda Enstitü'nün çalışması, Trump'ın uygulamanın gecikmesiyle eşleşen tekrarlayan tehditlerinin, bir yandan "olağanüstü bir güç kullanma hazırlığını", diğer yandan Amerikan operasyonel kapasitesinin sınırlarını yansıttığına işaret ediyor.

Çalışma, "askeri harekât ihtimallerinin gerçekten arttığı", ancak herhangi bir operasyonun bölgedeki Amerikan askeri yeteneklerinin kısıtları ve yeni bir uzun savaştan kaçınma arzusuyla sınırlı olacağı sonucuna varıyor; bu da Trump yönetimini "tehdidin inandırıcılığını koruma gerekliliği ile bir yıpratma bataklığına sürüklenmeme" ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor.

Çeviri: YDH