Lübnan'da siyasi irade, orduyu intihara sürüklüyor

img
Lübnan'da siyasi irade, orduyu intihara sürüklüyor YDH

"Doğrudur, direniş son savaşta ağır kayıplara uğramıştır. Ancak strateji ilmi açısından bakıldığında, devletler sırf bir muharebede ağır darbe aldılar diye (tıpkı ordunun Amerika'nın taleplerine boyun eğerek yaptığı gibi) ellerindeki yegâne silahı fırlatıp imha ederler mi?"




YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hamza el-Hansa, Lübnan siyasi otoritesinin, ülkenin savunmasını tamamen orduya devretme söylemini sert bir dille eleştirerek; ordunun elindeki ilkel teçhizatla (M113 zırhlıları - "Meydan Taksisi") İsrail'in "Demir Işın" gibi fütüristik silahlarına karşı durmasının imkânsızlığını vurguluyor. Yazar, bu stratejiyi "stratejik intihar" olarak niteleyerek, Lübnan'ın Hizbullah'ı (Direniş'i) tasfiye etmesi durumunda, Filistin Yönetimi gibi İsrail'in "ücretsiz bekçisi" konumuna düşeceğini ve Ramallah'ın kaderini paylaşacağını ifade ediyor.

Baabda Sarayı [1] ve Hükümet Sarayı, Lübnan siyasi örfünde artık malumu ilam hükmüne geçmiş o beylik iddiaları teyit etmek hususunda adeta bir yarış halindeler: "Çözüm ordudur, yegâne hami odur ve hükümranlığın münhasır sahibi ancak odur."

Bu beyanlar şüphesiz Washington, Paris, Riyad ve dahi Tel Aviv'in kulaklarına pek hoş gelen nağmelerdir.

Fakat bu cilalı sözlerin ardında, herkesin ikrar etmekten kaçındığı, sahada vücut bulmuş acı bir hakikat yatmaktadır: Mevcut iktidar, bir yandan uluslararası camiaya askeri bir serap satmakta; diğer yandan ise Lübnan askeri müessesesini, milli savunma planlarından ziyade bir nevi "stratejik intihar"a [2] sürükleyen taahhütlerin altına sokmaktadır.

Resmi söylemdeki o "ilk günah", ordunun işlevsel rolünü, elindeki mevcut silah kapasitesinin çok ötesinde şişirmekte yatar. "Bizi koruyacak olan ordudur" nakaratının sürekli tekrar edilmesi, o en bedihî [3] sualin cevabını kasten ihmal etmektedir: "Nasıl?"

Lübnan ordusu gibi, hava savunma sistemlerinden mahrum, köhne mekanizmalarla savaşan ve mühimmatı Batı’nın lütfettiği hibelerle sınırlı bir ordu (ki bunların sonuncusu, Amerikan ordusunda 1960'ta fiilen hizmete girmiş olan M113 tipi 13 adet zırhlı personel taşıyıcıdır), Ortadoğu'nun en dehşetli askeri cephaneliğine karşı Lübnan'ı nasıl muhafaza edebilir?

Siyasilerden evvel bizzat askerlerin malumu olan hakikat şudur ki; düşman geniş çaplı bir harp ilan ettiğinde, ordunun mevcut haliyle kışlalara çekilmekten veya sembolik bir intihar savaşı vermekten başka seçeneği yoktur.

Orduyu hava şemsiyesi ve caydırıcılık dengesi olmaksızın İsrail savaş makinesinin karşısına dikerek kurbanlık koyun haline getirmek, egemen bir devlet kararı değil; bilakis, ülkede kalan son birleştirici kurumun akıbetiyle kumar oynamaktır.

Ne hazin bir tecellidir ki; Lübnan Savunma Bakanlığı’nın, Yunanistan’dan Amerikan icazetiyle ve törenlerle hibe olarak gelen o "Meydan Taksilerini" [4] (M113 zırhlılarını) teslim aldığı gün; İsrail Savunma Bakanlığı Hava Kuvvetleri, "Demir Işın" (Iron Beam) bataryalarını devreye alıyordu.

2025’in sonlarında İsrailli Rafael ve Amerikalı Raytheon şirketlerinin işbirliğiyle teslim edilen bu sistem, gelmiş geçmiş en modern hava savunma teknolojisi olarak, "Demir Kubbe" ile omuz omuza çalışmak üzere mevcut savunma ağına entegre edilmekteydi.

Teslimiyet bizi korur mu?

Mevcut devrin (el-Ahd) [5] ve hükümetinin felsefesi şu ilke üzerine kuruludur: "Washington'ın her talebini (Hizbullah'ın silahını almak, Güney'i zapturapt altına almak gibi) yerine getirirsek, Amerika da mükâfat olarak Lübnan'ı himaye eder ve İsrail'in burayı yerle bir etmesine mani olur."

Bu safdilane anlatı, yakın tarihin derslerini, bilhassa Filistin Yönetimi tecrübesini görmezden gelmektedir. Zira Filistin Yönetimi, 1993 Oslo Anlaşması'ndan bu yana "güvenlik koordinasyonu"nun [6] tüm şartlarına riayet etmiş; güvenlik birimleri, "devlet" olma ümidiyle İsrail'e yönelecek her tehdidi bertaraf etmek adına kendi halkını baskılayan bir vekile dönüşmüştür.

Peki netice ne olmuştur? İsrail hiçbir taahhüdüne sadık kalmamış, yerleşimler genişlemiş, işgal sürmüş ve Yönetim "ücretsiz bir bekçi"ye dönüşmüştür.

Lübnan siyasetçileri, Ramallah tecrübesini Beyrut’ta istinsah etmek mi istemektedir? Lübnan'ı elindeki kuvvet kartlarından tecrit edip, kaderini tamamen Amerika ve İsrail'in "iyi niyetine" teslim etmenin emniyet getireceğine gerçekten inanıyorlar mı?

Yoksa bu durum Lübnan'ı, tıpkı bugün güvenlik koordinasyonuna rağmen Batı Şeria'nın her anباح (mubah) kılındığı gibi, tepki korkusu olmaksızın her an işgal edilebilir, korumasız ve iştah kabartan bir lokma haline mi getirecektir?

Yetkili makamların, sadece Hizbullah'ın silahından değil, bizzat partinin kendisinden ve tabanından "arınma" yönündeki bu iştiyakının ortasında, sinsice pazarlanan tehlikeli bir söylem zuhur etmektedir: "Direniş (Mukavemet) Lübnan'ı korumakta başarısız oldu, binaenaleyh artık kurtulunması gereken bir yüktür."

Bu söylem, 2000 yılındaki kurtuluştan başlayıp, 2006 Temmuz'undan 2024 Kasım'ına kadar istikrarı temin eden o muhkem caydırıcılık denklemlerini ve uzun bir zaferler silsilesini küstahça yok saymaktadır.

Doğrudur, direniş son savaşta ağır kayıplara uğramıştır. Ancak strateji ilmi açısından bakıldığında, devletler sırf bir muharebede ağır darbe aldılar diye (tıpkı ordunun Amerika'nın taleplerine boyun eğerek yaptığı gibi) ellerindeki yegâne silahı fırlatıp imha ederler mi?

Egemenlik mantığı, Amerika'nın sisli vaatleri karşılığında Lübnan'ın elindeki yegâne güç kartından feragat etmesinin, abesle iştigal olduğunu haykırır. Bunun en bariz delili, önümüze konan şu "hesap pusulası"dır:

Lübnan'daki iktidar, tüm "iyi niyet" itimatnamelerini sunmuş, lakin düşman tek bir taviz dahi vermemiştir.

Bilakis işgale, bombardımana ve suikastlara devam etmiş; ardından da mekanizmanın iptali, UNIFIL'in görev süresinin uzatılmasının reddi ve nihayetinde Lübnan ile normalleşme talebi gibi yeni ve onur kırıcı şartlarla geri dönmüştür.

Bugün Ahd ve hükümetinin yaptığı iş, "Güçlü Devlet"i inşa etmek değil; Kuzey yerleşimlerinin güvenliği için bir "Bekçi Devlet" tesis etmektir.

Ve bu gidişat bizi, Direniş'i kaybedip Devleti de kazanamadığımız bir sona sürüklemektedir. Ancak, Aralık 2025'ten beri çöken onca karanlığa rağmen buradaki tek müspet husus şudur: İktidar, Litani'nin güneyi ve kuzeyini bir nevi "uzaktan kumanda" ile idare eder gibi davranmaktadır; oysa harp ve sulh kararı, tüm Lübnan kurumlarının kudretini aşan, girift bölgesel hesaplara tabi olmaya devam etmektedir.


[1] Metinde geçen "Baabda", Lübnan Cumhurbaşkanlığı makamını (ki teamülen Maruni Hıristiyanlara aittir) temsil ederken; "Saray", Başbakanlık makamını (Sünni Müslümanlara aittir) imler. Yazar burada kurum isimlerini metonimi (mecaz-ı mürsel) yoluyla kullanarak, devletin zirvesindeki iki kanadın, dış baskılar karşısında nasıl aynı hizaya geldiğini vurgulamaktadır.

[2] Yazar burada "mağlubiyet" veya "hata" kelimelerini değil, bilinçli bir yok oluşu ifade eden "intihar" kelimesini seçmiştir. Bu, askeri bir hamleden ziyade, varoluşsal bir sonu işaret eder. (ç.n.)

[3] Bedihî (El-Bedihî): Orijinal: السؤال البديهي. Transkripsiyon: Es-Sualu'l-Bedihî. Mantık ilminde "ispat gerektirmeyecek kadar açık" anlamına gelir. Yazar, "Ordu nasıl koruyacak?" sorusunun cevabının (yani 'koruyamaz' cevabının) apaçık olduğunu, ancak siyasilerin bunu görmezden geldiğini vurgulamak için bu terimi kullanmıştır. (ç.n.)

[4] Bu ifade hiciv (satire) unsurudur. M113 zırhlı personel taşıyıcıları, modern harp sahasında zırh korumasının zayıflığı ve sadece asker nakliyesi için kullanılması nedeniyle aşağılayıcı bir üslupla "taksi"ye benzetilmiştir. İsrail'in "Demir Işın" (lazer teknolojisi) gibi bilim kurgu seviyesindeki silahları karşısında, Lübnan ordusuna verilen bu araçların "teneke kutu"dan farksız olduğu iması vardır. (ç.n.)

[5] Lübnan siyasi literatüründe "el-Ahd", mevcut Cumhurbaşkanının görev süresini ve onun siyasi kampını ifade eder. Burada yazar, sadece hükümeti değil, Cumhurbaşkanlığı makamını ve onun siyasi şemsiyesini de (genellikle Özgür Yurtsever Hareket ve müttefikleri kastedilir) eleştiri oklarının hedefine koymaktadır. (ç.n.)

[6] Oslo Anlaşması sonrası Filistin Yönetimi ile İsrail ordusu arasındaki işbirliğini ifade eder. Filistinli gruplar ve Direniş Ekseni için bu kavram, "işbirlikçilik" ve "ihanet" ile eş anlamlıdır. Yazar, Lübnan ordusunun Hizbullah'a karşı konumlandırılmasını, Filistin polisinin Batı Şeria'daki direnişçilere karşı konumlandırılmasına (Ramallah Modeli) benzetmektedir. (ç.n.)

Çeviri: YDH