"Ateşkes anlaşmasının ilk gününden itibaren yeni vesayetin tam adayı haline gelen Aun, başta Hizbullah olmak üzere tüm yerel güçleri umursamaksızın Amerikalılar ve Suudilerle doğrudan müzakerelere girişti."
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un Direniş'in (Hizbullah) silahsızlandırılmasına yönelik stratejisini ve bu bağlamda İsrail ile yürütülen gizli diplomasiyi ifşa ediyor. Büyükelçi Simon Kerem'in İsrail delegesiyle yaptığı görüşmelerde, İsrail'in 1701 sayılı kararın ötesine geçerek Lübnan'a son derece ağır şartlar dayattığı ve sürecin teknik bir mekanizmadan doğrudan siyasi müzakerelere evrildiğini detaylandıran el-Emin, ayrıca, ABD'nin Florida'daki Tampa üssünde Lübnanlı ve İsrailli subaylar arasında gizli bir askeri toplantı organize ettiğini, Lübnan ordusunun halkla karşı karşıya gelmeye zorlandığını, ancak ABD'nin önceliğinin sadece İran olduğunu vurguluyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un Direniş'e karşı söyleminin dozu aniden yükseldi. Silahın tekelde toplanması nakaratını tekrarlaması önemli değil.
Hatta 14 Mart'ın egemenlik ve bağımsızlık anlatısını benimsemesi de değil; asıl önemli olan, meseleyi "Direniş'e ihtiyaç kalmadı" başlığı altında sunarak tüm Lübnan'da Direniş'in silahsızlandırılması çağrısında bulunan duruşunu ilan etmesidir.
Pratikte Cumhurbaşkanı Aun, ulusal güvenlik stratejisine ilişkin istikametini bize gösterdi. Bize bunun, İsrail işgaline karşı bir direnişin bulunmadığı esasına dayanan bir strateji olduğunu söyledi; ancak diplomatik ve siyasi yolda bir adım daha ileri giderek, bu konuda Başkanlar Nebih Berri ve Nevaf Selam ile mutabakat içinde olduğunu ve Hizbullah ile temel görüşmenin Meclis Başkanı üzerinden yürütüldüğünü ifade etti.
Arada sırada tansiyonu düşürmek ve gerilimi azaltmak amacıyla Parti liderleriyle görüşmeler yapılmasında ise onun açısından bir sakınca yok.
Ancak Başbakan'a hiçbir hayranlık duymayan ve Berri ile mecburiyetten muhatap olduğunu söyleyen Aun, Baabda Sarayı'na varmadan öncesinden beri Hizbullah ile herhangi bir nitelikli ilişkiye inanmıyor.
O, iç bir uzlaşıyla değil, İsrail'in Lübnan'a yönelik son savaşının sonuçlarına dayanan bir Amerikan-Suudi kararının uygulanmasıyla başkanlığa geldiği gerçeğine uygun davranan bir realist.
Ateşkes anlaşmasının ilk gününden itibaren yeni vesayetin tam adayı haline gelen Aun, başta Hizbullah olmak üzere tüm yerel güçleri umursamaksızın Amerikalılar ve Suudilerle doğrudan müzakerelere girişti.
Aun ve şerefli terhis
Ordu Komutanlığı görevi boyunca Hizbullah'ı tanıyan Aun'un, Direniş'in doğası, gücü ve yayılma hacmi konusunda kendi görüşü var; ayrıca Direniş'in Lübnan içindeki ve dışındaki faaliyetlerine dair çok sayıda Lübnan, Batı ve Arap raporunu sözlü ve yazılı olarak inceledi.
Fakat son savaş, Direniş'in aldığı darbenin herkesin tahmininden daha büyük olduğu varsayımıyla hareket etmesine yol açtı ve bu durum onu hızlıca şu sonuca itti: Direniş çöküş evresine girdi ve şu anki tek görevi "şerefli terhis".
Pratikte, Direniş ile ciddi diyaloğunun tek amacı bu. Her fırsatta onlardan uzun menzilli füzeler, insansız hava araçları ve tanksavar silahları gibi nitelikli silahları teslim etmelerini talep etmeye devam ediyor ve dış dünyanın talebi bu olduğu için bu aşamada bunun yeterli olduğunu düşünüyor.
Ancak bir ölçüde realist olan Aun, işgale karşı diplomatik ve askeri stratejisinin sonuçları hakkında konuşurken bocalıyor.
Zaman zaman Amerikalıların taleplerine karşılık vermemesinden ve İsrail'in Hizbullah'ın silahına karşı yürütülen savaşta kullanılabilecek herhangi bir adım atmamasından duyduğu "sıkıntıyı" dile getirse de durum bu.
Amerikalılar kendisinden Beşli Askeri Komite çerçevesindeki koordinasyon toplantılarını siyasi bir çerçeveye dönüştürmesini açıkça talep ettiğinde, Aun yanıt vermekte gecikmedi ve geçmiş deneyimlere dayanarak müzakere heyetlerine sivillerin dahil edilmesini öneren tavsiyeler aldı. O, son derece tehlikeli bir adım attığına inanmıyor, bu yüzden verdiği tavizin bedelini tahsil etme gereği bile duymadı.
Bilakis, İsrail bu adımı doğrudan siyasi müzakerelere doğru daha fazla ilerlemek için bir işaret olarak görmekte acele etti.
Aun, Büyükelçi Simon Kerem'i çağırtıp denetleme komitesindeki Lübnan heyetine başkanlık etmesi için görevlendirdiğinde, ona görevin açık olduğunu söyledi; Kerem'in de görevin doğasına dair bir tarife ihtiyacı yoktu.
Ancak Kerem, komitenin ilk toplantısından döndükten sonra Cumhurbaşkanı'na şunları söyledi: Bu grubun siyasi bir diyalog istediği açık, Hükümet'ten bir bakan göndermeniz ve görüşmelerin başka bir düzeye taşınması daha iyi olur.
Elbette Kerem görevi bizzat üstlenmekten kaçınmıyor. İsraillilerle müzakerenin doğasına ilişkin herhangi bir şekil şartına takılmıyor. Otorite kendisinden Tel Aviv'e gitmesini istese bunu tereddütsüz yapacağını açıkça ifade etti.
Fakat Direniş fikrine ve silahına karşıt tutumunu gizlemeyen Kerem, bu görevde Direniş'in silahsızlandırılması projesinde büyük adımlar atabilme kapasitesini doğrulama fırsatı buldu.
Bu nedenle toplantılar sırasında İsrail'in sözlerinin doğasını incelemesi gerekiyordu. Kerem askerler gibi çekingen değil ve İsrail temsilcisiyle doğrudan konuşmakta bir sorunu yok.
Hatta bundan da ötesi, o karşı tarafla bir etkileşim alanı yaratılması gerektiğine inanan diplomat kumaşından. Bu yüzden toplantıların marjında İsrail delegesiyle "yürüyüşe çıkmakta" veya onunla "kitap değiş tokuşu" yapmakta bir sakınca görmedi.
Toplantılar sırasında İsrail'in sözlerini ve Amerikan notlarını kaydeden Kerem, talep edilenin Lübnan'daki otoriteye kara ve havanın teslimi için mekanizmalar üzerinde uzlaşı olmadığını doğrudan duyunca şoke oldu; zira İsrail tarafı ona bir şartlar listesi dinletti.
Bu durum onu hayal kırıklığı içinde geri dönmeye ve ilgililere şunu söylemeye sevk etti: İsrail çok ağır şartlar öne sürüyor ve Lübnan'ın bu yolda yürüyebileceğini sanmıyorum!
Bu noktada Kerem ve ardından Aun, Başkan Selam'ın daha önce doğrudan Amerikalılar ve Fransızlardan anladığı şeyi idrak etti: Mevcut müzakere çerçevesinin ne 1701 sayılı Karar'la, ne çatışmaların durdurulması anlaşmasıyla, ne de Mütareke anlaşmasının canlandırılmasıyla bir ilgisi var.
Aksine konuşulanlar, ilk aşamada özel bir güvenlik anlaşmasına, ardından iki ülke arasında barışın ilanıyla sonuçlanacak siyasi adımlara götüren siyasi bir müzakere etrafında dönüyor.
Beş şart
Simon Kerem günlüğüne İsraillilerle yapılan son müzakereler hakkında bir rapor yazdı ve Lübnan'ın saldırıların ve suikastların durdurulması, işgal altındaki noktalardan çekilinmesi, esirlerin serbest bırakılması ve sınırların çizilmesine başlanması taleplerine yanıt olarak gelen İsrail isteklerini içeren bir belge hazırladı.
Ancak İsrail'in yanıtı son derece netti ve denetleme komitesinin çalışması için belirlenen çerçeveyi hızla aşıyordu.
Yanıtta, İsraillilerin Amerikalılarla üzerinde anlaşıldığını söylediği ve ekonomik iş birliğiyle ilgili olan kilit bir noktaya dair açıklamalar yer alıyordu. Ve işte şartlar tespih taneleri gibi döküldü:
Birincisi: Lübnan, tüm ülkede Hizbullah'ın silahsızlandırılması işlemini tamamlayana, Hizbullah'ın askeri yapısının feshedildiğini ve dağıtıldığını ilan edene ve bunun gerçekleştiğini belirli mekanizmalarla doğrulayana kadar, İsrail tüm Lübnan genelindeki askeri faaliyetlerini durdurmayacaktır.
İkincisi: İsrail, Lübnan Ordusu'nun Litani Nehri'nin güneyindeki çalışmalarını sonlandırdığına dair beyanını dikkate almamaktadır; Ordunun, İsrail'in güvenliğini tehdit eden herhangi bir silah türünün kalmadığını doğrulamak amacıyla İsrail'in tüm Lübnan'daki herhangi bir yerde, herhangi bir evi arama talebini kabul etmesi gerekmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'den hem Güney Lübnan'da hem de diğer bölgelerde Hizbullah'ın devam eden faaliyet noktaları, silah depolama merkezleri ve insansız hava aracı üretim tesisleri hakkında kapsamlı bir istihbarat brifingi almıştır.
Üçüncüsü: Lübnan, İsrail ile düşmanlık durumunu sona erdirdiğini ilan etmeden ve Mütareke anlaşması ile 1701 sayılı Karar'ın çerçevesini aşan yeni bir güvenlik anlaşması imzalamadan, söz konusu beş noktadan çekilme gündemde değildir; hatırlatmak gerekir ki o Karar artık geçmişte kalmıştır ve şu an mevcut olan uluslararası güç, bu yılın geri kalanında Lübnan'dan ayrılacaktır.
Dördüncüsü: Sınır bölgelerinin yeniden inşası projesi, İsrail ile mutabık kalınan bir çerçeve dahilinde olmalıdır; Lübnan Devleti'nin, bu bölgeyle ilgili İsrail'in endişelerini dikkate almayan bir çalışmaya girişmeye hakkı yoktur; bu konu her açıldığında İsrailliler 7 Ekim kartını öne sürmektedir.
Beşincisi: Ön cephedeki köylere yerleşmek üzere geri dönmek isteyen ahali, Hizbullah saflarının dışından ve İsrail için tehdit oluşturan herhangi bir çerçevenin haricinden olmalıdır; bu nedenle Lübnan'ın istediği şekliyle tam bir geri dönüş İsrail tarafından kabul edilebilir değildir.
Ekonomik Bölge projesi, sınır bölgesini küçük güvenli köylerden, güvenlik boyutu da dahil olmak üzere farklı bir yönetim gerektiren devasa turizm projeleri bölgesine dönüştürmektedir.
Altıncısı: İki ülke arasındaki ilişkinin geleceğine dair diyalog, derhal yeni bir düzeye geçilmesini gerektirmektedir; şu anda mevcut olan bu teknik çerçeveye artık gerek yoktur ve İsrail, dünyanın herhangi bir yerinde ancak Nakura dışında gerçekleşebilecek görüşmelerde, Fransa'nın, Birleşmiş Milletler'in veya başka bir tarafın katılımına gerek olmaksızın sadece Amerikalıların bulunmasını istediğine dair son derece net sinyaller vermektedir.
İsrailliler esirler dosyası hakkında ayrıntılı yorum yapmazken, daha önce Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne hapishanelerindeki Lübnanlı esirlerin ziyaret edilmesinin ikinci bir emre kadar yasak kalacağını bildirdiler.
Ayrıca 48 Araplarından avukatlara, İsrail'in ister savaş sırasında ister ateşkes ilanından sonra esir alınsınlar, doğrudan veya dolaylı olarak Hizbullah ile çalıştıklarında ısrar ettiği bu esirlerin hiçbirinin vekaletini almaya kalkışmamaları tebliğ edildi.
Tampa'ya... Marş!
Denetleme komitesinin son toplantısının ardından Büyükelçi Kerem, müzakere çerçevesinde ciddi bir çıkmaz olduğunu anladı ve Cumhurbaşkanı ile Başbakan'a daha fazla manevraya gerek olmadığını, doğrudan siyasi müzakere fikriyle ilerlemenin daha iyi olacağını söylemek üzere geri döndü.
Bu görüş üzerine yeni bir istişare turu başladı; Selam uzak durmayı ve dosyanın Cumhurbaşkanı Aun'un elinde kalmasını tercih ettiğini söylerken, Aun aceleyle Meclis Başkanı Berri'yi bir adım daha ileri gitmenin gerekliliğine ikna etmeye çalıştı: Denetleme komitesine bir sivilin dahil edilmesini kabul ettiğimize göre, şimdi müzakere çerçevesine neden takılıyoruz?
Bu noktada rivayetler çelişiyor; kimi Cumhurbaşkanı'na atıfla Berri'nin itiraz etmediğini söylerken, Meclis Başkanı'nın açıklamaları, ilki Maruni, ikincisi Sünni ve üçüncüsü Şii olmak üzere üç sivilin yer alacağı üçlü bir heyet oluşturulması fikrini reddettiği yönünde.
Hatta heyette Şii kanadı temsil etmesi için eski Büyükelçi Cihad Murtaza'nın adı geçti; isminin gündeme gelmesi, tıpkı Büyükelçi Kerem gibi onun da 1992 Madrid Konferansı sonrası barış görüşmelerine eşlik eden Lübnan Dışişleri ekibinde yer alması açısındandı.
Cumhurbaşkanı işlerin karmaşıklaştığını görünce, Amerikalıları memnun edeceğini zannederek Direniş'e karşı siyasi tutumlar sergileme girişiminde bulundu.
Özellikle de Amerikan Büyükelçisi Mişel İsa ona dosyanın artık sadece kendisinde olduğunu, ne Temsilci Tom Barrack'ın ne de Elçi Morgan Ortagus'un bir rolü kalmadığını bildirmişti. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayı çevreleri Barak ve Ortagus'un "nabzını yokladı" ve resim daha da netleşti; böylece Cumhurbaşkanı kendini müzakere düzeyini yükseltme ve şekli değiştirme meydan okumasıyla karşı karşıya buldu.
Aun daha sonra, Amerikalıların kendisine toplantı yerini Amerika Birleşik Devletleri'nin Florida eyaletindeki Tampa üssünde bulunan Merkez Komutanlığı karargahına taşımayı teklif ettiklerini söyledi.
Böyle bir adımın, bir yandan Fransız varlığının, diğer yandan Birleşmiş Milletler ve güçlerinin rolünün bitirilmesi anlamına geldiğini anladı.
Cumhurbaşkanı'nın yaşadığı kafa karışıklığı, onu yerel ve harici bir temas trafiği başlatmaya yöneltti; baskının hafifletilmesi için dostu Suudi Temsilci Yezid bin Ferhan'dan Amerikalılar nezdinde aracılık yapmasını istedi.
Fakat Aun daha sonra Lübnan'daki yetkililere dönerek toplantıyı ABD'ye taşıma teklifini reddettiğini ve Amerikan Büyükelçisi'nden denetleme komitesinin çalışmalarını mümkün olan en kısa sürede canlandırmak için elinden geleni yapmasını talep ettiğini bildirdi. Amerikalılar bu adımda onu karşıladılar... Ancak bedelsiz değil!
Gizli Tampa toplantısı
Ordu Komutanı General Rudolf Heykel'in Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı seyahatin yeniden organize edilmesi için temaslar sürerken, Amerikalılar, özellikle askeri boyuttaki toplantıları ayarlamak için General Heykel'den önce ordudan üst düzey bir subayın seyahat etmesinin belki de daha iyi olacağını söylediler.
Güney Bölge Komutanı Tuğgeneral Nicola Sabit ve beraberinde İstihbarat Müdürlüğü'nden ilgili subay Tuğgeneral Süheyl Harb'in yer aldığı bir heyetin gitmesi öngörülürken, aniden, Planlama Müdürü Tuğgeneral Corc Sakr'ın Tampa'ya gönderilmesi, Sabit ve Harb'in ise oraya seyahat ettiğinde General Heykel'e katılması kararlaştırıldı.
Ancak Tampa'daki Amerikan Komutanlığı subayları, ordunun değerlendirmesini veya ihtiyaç listesini dinlemek için Sakr'ı beklemiyorlardı; aksine, söz konusu Amerikan üssünde, Sakr ile düşman ordusundan bir subay arasında, üst düzey bir Amerikan subayının huzuru ve himayesinde gerçekleşecek türünün ilk örneği olan askeri toplantıyı çoktan ayarlamışlardı.
Haberin gizli tutulması konusunda anlaşmaya varıldı; Beyrut'ta Cumhurbaşkanı Aun dikkatleri başka yöne çekmeye özen gösterirken, Ordu Komutanı ABD'ye seyahat etmeye hazırlanıyor ve kendisini pek çok zor sorunun beklediğini biliyordu.
Özellikle de seyahatten önce Litani Nehri'nin güneyinde silahın tek elde toplanması aşamasının tamamlandığını ilan etmeyi reddetmişti.
Bunu sadece işgal güçlerinin varlığı nedeniyle planın tamamlanmamış olması yüzünden değil, bir sonraki aşamaya geçişin gerekliliklerinin büyük siyasi kolaylıklar gerektirmesi ve bunların mevcut olmaması nedeniyle yapmıştı.
Ayrıca daha önce Cumhurbaşkanı Aun'a ve Amerikalılara, orduyu ister Güney'de, ister Bekaa'da veya Başkent'te olsun, halkla karşı karşıya getirmeyeceğini bildirmişti.
Lübnan'ın bu ilave taviz karşılığında elde ettiği şey, Amerika Birleşik Devletleri'nin denetleme komitesinin önümüzdeki Şubat ve Mayıs ayları arasında toplantılarına yeniden başlayacağını duyurması oldu.
Ta ki Avkar'daki büyükelçilikten bir güvenlik yetkilisi şu açıklamayı yapana kadar: Lübnanlılar, davalarının gündemde olmadığını, Amerikan Askeri Komutanlığı'nın şu an İran adında tek bir dosyayla meşgul olduğunu ve Merkez Komutanlığı subaylarının Lübnan'la ilgili dosyalarla harcayacak vakitleri olmadığını anlamıyorlar!
Çeviri: YDH