"Bugün hassas güdümlü füzeler, İHA'lar, geleneksel ve asimetrik deniz güçleri ile yerli üretim hava savunma sistemleri arasında yüksek bir koordinasyon ve yılların getirdiği operasyonel tecrübe mevcuttur."
YDH - 2002 yılındaki "Millennium Challenge" tatbikatında, General Van Riper komutasındaki "Kırmızı" kuvvetler (İran), düşük teknolojili ama yoğun asimetrik saldırılarla sadece 10 dakika içinde ABD'nin 19 gemisini batırarak askeri çevreleri şaşırtmıştı. Geçen 24 yılda İran, hassas güdümlü füzeler, gelişmiş İHA'lar ve merkeziyetsiz komuta sistemleriyle "asimetrik caydırıcılık" kapasitesini en üst seviyeye taşıdı. Al-Khanadeq portalının değerlendirmesine göre günümüzün teknolojik imkanları ve operasyonel tecrübesiyle Tahran, Fars Körfezi'nde ABD uçak gemisi gruplarına karşı simülasyondaki başarıyı gerçeğe dönüştürebilecek ve savunmadan öte hayal edilemez saldırı senaryoları uygulayabilecek bir güce ulaştı.
2002 yılının ortalarında, ABD Savaş Bakanlığı modern tarihinin en büyük askeri tatbikatlarından birini gerçekleştirdi. "Millennium Challenge 2002" (Milenyum Mücadelesi 2002) adıyla bilinen ve ABD Müşterek Kuvvetler Komutanlığı (JFCOM) idaresinde 24 Temmuz ile 15 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen bu tatbikat, varsayımsal bir düşmana, yani İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı icra edildi.
13 bin 500 personelin katılımıyla hem saha eğitimlerini hem de bilgisayar simülasyonlarını kapsayan tatbikatın maliyeti 250 milyon doları buldu; bu rakam günümüz değerleriyle yaklaşık 448 milyon dolara tekabül ediyor ve bu yönüyle ABD ordusunun tarihindeki en pahalı askeri faaliyet olma özelliğini taşıyor.
MC02 tatbikatı, 2007 yılında geçeceği öngörülen sanal bir savaş olarak kurgulandı. Temel hedef, gelecekteki askeri "dönüşümü", yani ağ merkezli savaşlara imkan tanıyan yeni teknolojilere geçişi ve mevcut-gelecek silah sistemleri üzerinde daha etkili bir komuta kontrol mekanizması kurulmasını test etmekti.
Simülasyonda taraflar, "Mavi" olarak adlandırılan ABD ve Fars Körfezi'nde yer alan "Kırmızı" kod adlı hayali bir ülke (tüm emareler bu ülkenin İran olduğunu gösteriyordu) olarak belirlendi. Kırmızı kuvvetlerin komutası, emekli Deniz Piyade Generali Paul Van Riper'a emanet edildi.
Kırmızı kuvvetlere getirilen kısıtlamalara ve Mavi kuvvetlerin henüz icat edilmemiş lazer silahları gibi teknolojileri kullanmasına izin verilmesine rağmen, tatbikatın ilk 10 dakikası ABD'nin gelecekteki savaşlara dair varsayımlarının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.
Van Riper, asimetrik ve geleneksel olmayan taktikler kullanarak; sürprize, ilkel iletişim yöntemlerine ve yaygın dağılıma dayalı, düşük teknolojili ancak yoğun füze saldırılarıyla ABD deniz gücüne ağır kayıplar verdirdi.
Harekâtın başında Mavi kuvvetler, teslimiyeti de içeren sekiz maddelik bir ültimatom yayımladı. Kırmızı kuvvetlerin komutanı Van Riper, ülkesinin siyasi liderliğinin bunu asla kabul etmeyeceğini ve Mavi kuvvetlerin doğrudan müdahaleye hazırlandığını sezdi. 11 Eylül sonrası George W. Bush yönetiminin "önleyici vuruş" doktrinini ilan etmiş olmasından hareketle Van Riper, ABD uçak gemisi grubunun Körfez'e girmesiyle birlikte önleyici bir saldırı başlatma kararı aldı (İran İslam Cumhuriyeti de son dönemde benzer bir tehditte bulunmuştu).
ABD güçleri menzile girer girmez Van Riper'ın birlikleri; radar izini düşürmek için telsiz haberleşmesi kullanmayan uçaklardan, ticari gemilerden ve karadaki fırlatma rampalarından füze yağmuru başlattı.
Aynı zamanda patlayıcı yüklü sürat tekneleriyle intihar saldırıları düzenlendi. Gelen füzeleri takip edip imha etmesi beklenen Aegis radar sistemi kilitlendi; neticede biri uçak gemisi, beşi amfibi gemi ve birkaç kruvazör olmak üzere 19 ABD gemisi battı. Van Riper durumu, "Her şey 5 ya da 10 dakika içinde bitti" sözleriyle özetledi.
Dünden bugüne değişen dengeler
Bu tecrübeyi günümüz İran İslam Cumhuriyeti gerçekliğine yansıttığımızda şu soru elzem hale geliyor: Tahran, 2026 yılında, Van Riper'ın 2002'deki teorik simülasyonda elde ettiği sonuçların benzerini, hatta daha karmaşığını gerçekleştirecek kapasiteye sahip mi?
Son yirmi yılda İran'ın askeri kabiliyetlerindeki niceliksel ve niteliksel gelişim göz önüne alındığında, bu soruya verilecek objektif cevap güçlü ve özgüvenli bir "evet" olacaktır.
2002 yılında İran, on yıllık tecrit ve yaptırımların ardından füze ve deniz kapasitesini henüz yeniden inşa etme aşamasındaydı.
O dönemde orta menzilli füze sistemlerine ve silahlı sürat teknelerine sahip olduğu doğruydu; ancak bugünkü gibi entegre bir hassas güdümlü füze ağını, gelişmiş akıllı silahları, uzun menzilli insansız hava araçlarını (İHA), ileri siber savaş altyapısını ve merkeziyetsiz komuta kontrol sistemini henüz geliştirmemişti.
Takip eden yıllarda Tahran, ABD'nin Irak ve Afganistan savaşlarından dersler çıkararak "asimetrik caydırıcılık" ilkesine dayalı bir askeri doktrin inşa etti. Balistik ve seyir füzesi cephaneliği genişletildi; bu silahların isabet hassasiyeti ve savunma sistemlerini aşma kabiliyeti artırıldı.
Ayrıca farklı menzillerde gemisavar füzeler geliştirilerek Fars Körfezi ve Umman Denizi'ndeki stratejik kıyılara ve adalara konuşlandırıldı. Bu durum, geniş çaplı bir deniz çatışması halinde yoğun bir ateş ortamı yaratılmasını sağlıyor.
Bunun yanı sıra, Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri; silahlı sürat teknelerine, akıllı deniz mayınlarına, deniz İHA'larına ve kıyı gözetleme sistemlerine yatırım yaparak niteliksel bir dönüşüm yaşadı.
Bu araçların birleşimi, İran'ın düşman deniz unsurlarına karşı Van Riper'ın 2002'de kurguladığından çok daha karmaşık "doyurma" veya "yıpratma" saldırıları düzenleme yeteneğini pekiştiriyor.
Dolayısıyla, İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Hamanei'nin geçtiğimiz günlerde uçak gemilerini denizin dibine gönderebilecek, onlardan daha tehlikeli bir silahın varlığına dair yaptığı açıklama, İran silahlı kuvvetlerinin ulaştığı teknik ve operasyonel seviyeyle tam bir uyum içindedir.
Bugün hassas güdümlü füzeler, İHA'lar, geleneksel ve asimetrik deniz güçleri ile yerli üretim hava savunma sistemleri arasında yüksek bir koordinasyon ve yılların getirdiği operasyonel tecrübe mevcuttur.
Böyle bir durumda İran İslam Cumhuriyeti sadece savunmada kalmayacak, muhtemelen hayal dahi edilemeyecek saldırı senaryolarını devreye sokacaktır.