"Ancak hem Washington hem de Tel Aviv'deki karar alıcıların önündeki temel soru, sadece bir saldırının mümkün olup olmadığı değil, sonrasında ne olacağıdır."
Yahya Debbuk
YDH - Washington ile Tahran arasındaki gerilim, basit bir baskı aracından çıkarak stratejik bir eksen kaymasına ve ciddi bir askeri çatışma ihtimaline evrildi. Tel Aviv, olası bir operasyonda yalnızca hedef değil, saldırının asli bir parçası olarak konumlanırken; süreci bölgesel güç dengelerini yeniden kurma fırsatı olarak görüyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre ABD'nin "maksimum baskı" stratejisi sürse de, olası bir harekatın nihai amacının rejim değişikliği mi yoksa nükleer silahsızlanma mı olduğu belirsizliğini koruyor.
Bölge, ABD ile İran arasında önceki iki müzakere turuna eşlik eden askeri yığınak mantığını aşan bir teyakkuz evresine girdi.
Yaşananlar artık sadece şartları iyileştirmek amacıyla kullanılan baskı kartlarının devreye sokulması değil; şubat ortasından bu yana biriken veriler, ilgili tarafların stratejik hesaplarında niteliksel bir dönüşüm yaşandığına işaret ediyor.
ABD'den gelen sinyaller, askeri seçeneklerin değerlendirilmesinde ileri düzeyde bir ciddiyeti yansıtıyor. Amerikalı yetkililerden sızan veya doğrudan yapılan, "Pentagon'un operasyonel hazırlıklarının önemli bir kısmını tamamladığı ve saldırı senaryosunun karar alma mekanizmasında güçlü bir şekilde masada olduğu" yönündeki açıklamalar bu izlenimi pekiştiriyor.
Ancak mesele sadece askeri hazırlıkla ilgili değil, aynı zamanda bu hazırlığı çevreleyen siyasi çerçevenin mahiyetiyle de ilgili. George W. Bush yönetiminin 2003'teki Irak işgali öncesinde yürüttüğü geniş kapsamlı meşruiyet kampanyalarının aksine, mevcut yönetimin geleneksel bir siyasi seferberlik modeline dayanmadığı görülüyor.
Bu durum hem diplomatik kanala hem de askeri çatışma ihtimaline hizmet eden bir işlev görüyor. Başkan Donald Trump yönetimi; belirsizliği ve kademeli baskıyı bir müzakere aracı olarak kullanma, kısa süreler tanıma ve yoğun caydırıcılık mesajları verme eğiliminde.
Öte yandan, muhtemel bir operasyonun sınırları ve nihai hedefleri hakkında kamuoyuna ayrıntılı bir anlatı sunmaktan kaçınıyor.
Amerikan stratejilerinde normalde savaşa başlamadan önce, net ve doğrudan bir hedef doğrultusunda savaşın gerekliliği ve faydası konusunda ikna çalışmaları yürütülürdü.
Mevcut İran vakasında ise hedefin hâlâ çok anlamlı ve muğlak olması tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek, füze envanterini daraltmak, rejim karşıtı iç protestoları desteklemek ve bölgesel nüfuzunu dizginlemek gibi seçenekler arasında, nihai hedefin netleşip netleşmediği sorusu geçerliliğini koruyor.
Her halükarda yaşananlar, Trump'ın daha önce benimsediği, kısa ve belirli sürelerle eşleştirilen "maksimum baskı" ilkesine dayalı stratejinin bir uzantısı gibi görünüyor.
Bu çerçevede Tahran'ın kendisine sunulan tekliflere iki hafta içinde yanıt verme taahhüdü, sıradan bir prosedür değil, başlı başına bir baskı unsuru.
ABD, bu kritik aşamada baskıyı artırarak İran'ı, zamana yayılmış ve askeri seçenekle desteklenmeyen bir müzakere sürecinde kabul edeceğinden çok daha büyük tavizler vermeye zorlamayı hedefliyor.
Öte yandan askeri süreç, müzakerelerin sonucuna tam olarak bağlı kalmadan paralel bir tempoda ilerliyor. İran dosyasının nükleer programdan bölgesel ittifaklar ağına ve füze kapasitesine kadar uzanan karmaşıklığı, kısa sürede kapsamlı bir uzlaşıya varma ihtimalini oldukça kısıtlıyor.
Tahran, zayıf bir konumdan müzakere yapmayacağını ve olası her türlü saldırıya karşılık vereceğini vurgularken; ABD'nin sunduğu "paket teklifi" bütünüyle kabul etmenin, ne kadar şiddetli ve geniş kapsamlı olursa olsun bir savaştan daha kötü sonuçlar doğuracağına inanıyor.
Bu karmaşanın ortasında Tel Aviv'den gelen veriler tabloya ek bir boyut kazandırıyor; zira İsrail bu denklemin kenarında değil, tam merkezinde yer alıyor.
Washington ve Tel Aviv hattından yansıyan açıklamalar ve hazırlık haberleri, olası geniş çaplı bir çatışmada ilk andan itibaren geçerli olacak yüksek düzeyde bir koordinasyona işaret ediyor. Bu durum, İsrail'in İran'ın tepkilerini bekleyen pasif bir taraf değil, saldırının ayrılmaz bir parçası olacağı anlamına geliyor.
İsrail, mevcut gerilimi bölgesel güç dengelerini yeniden çizmek ve İran rejiminin stratejik yapısını zayıflatmak için bir fırsat olarak görüyor; hatta Amerikalı müttefikini bu rejimi devirmeye itme konusundaki arzusunu gizlemiyor.
Bu bağlamda İsrail'in tutumu; içeride panik yaratmadan, müzakere masasındaki tarafların bir anlaşmaya varmamasını umarak arzuladığı bir savaşa yönelik hummalı bir hazırlık olarak özetlenebilir.
Ancak hem Washington hem de Tel Aviv'deki karar alıcıların önündeki temel soru, sadece bir saldırının mümkün olup olmadığı değil, sonrasında ne olacağıdır.
Yakın dönemdeki tecrübeler, hava harekatlarının net bir siyasi rota veya belirleyici iç değişkenlerle birleşmedikçe nadiren iç siyasi değişim yarattığını gösteriyor.
Havadan müdahale ile rejim değişikliği konusunda sıkça atıfta bulunulan tek örnek 1999'daki Kosova müdahalesiyken; diğer tecrübeler kesin sonuç için uzun süreli bir kara harekatı gerektiğini kanıtladı ki bu seçenek şimdilik masada görünmüyor.
Buna ek olarak, hem Amerikan hem de İsrail liderliğinin iç siyasi hesapları da devrede. Trump, ara seçimler öncesinde halk desteğinin bariz şekilde gerilemesiyle yüzleşirken; İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, yaklaşan seçimler öncesinde gerilimi siyasi konumunu güçlendirmek için bir fırsat olarak değerlendirebilir.
Sonuç olarak; caydırıcılık, müzakere, iç siyaset ve bölgesel dengelerin yeniden inşası gibi unsurların iç içe geçtiği karmaşık bir tablo şekilleniyor.
Henüz bir savaş kararının kesin olarak alındığına dair nihai bir gösterge bulunmasa da askeri yığınak ve karşılıklı açıklamalar bölgeyi kritik bir eşiğe getirmiş durumda.
Geriye şu soru kalıyor: Mevcut gerilim, bir uzlaşmaya zemin hazırlayan müzakere baskısının zirvesi mi, yoksa geri dönülmesi zor bir topyekûn çatışma sürecinin başlangıcı mı?
Çeviri: YDH