"Çağımızın Hüseyini": Seyyid Hasan Nasrullah'ın destanı

img
"Çağımızın Hüseyini": Seyyid Hasan Nasrullah'ın destanı YDH

2000'de Güney Lübnan'ın kurtuluşu, 2006'da Temmuz zaferi, Gazze'ye destek cephesi... Vefa Eyüp, el-Ahbar'daki makalesinde, direnişin efsanevi lideri Seyyid Hasan Nasrullah'ın 40 yıla yayılan mücadelesini kaleme aldı.




YDH- Vefa Eyüp, el-Ahbar'daki makalesinde, Seyyid Hasan Nasrullah'ın hayatını ve mirasını ele alıyor. Beyrut'un yoksul mahallelerinde başlayan yaşamı, Necef'teki ilim tahsili ve 1992'de üstlendiği Genel Sekreterlik göreviyle şekillenen Nasrullah, liderliğinde 2000 kurtuluşu ve 2006 zaferi gibi tarihi başarılara imza attı. Yazar, onun yalnızca askeri değil, siyasi bir lider olarak da Lübnan'daki krizleri yönettiğini, Filistin davasını merkeze koyduğunu ve Suriye'de tekfirci teröre karşı mücadelede belirleyici rol oynadığını vurguluyor. Makale, Nasrullah'ın 27 Eylül 2024'te "Kudüs yolunda" şehadetiyle taçlanan hayatının "Çağımızın Hüseyin'i" olarak yaşayacağı tespitiyle son buluyor.

***

Büyük bir lider olan Şehit Seyyid Hasan Nasrullah'ın hayat hikayesini anlatmak için birkaç satır ya da birkaç sayfa yeterli olmayacaktır. Zira çelikten bir iradeyle yoğrulmuş o ruh, nadir görülen bir karizma, esnek, dürüst ve zahid bir kişilik ile Arap-İsrail çatışmasında dönüşüm yaratan ve kırk yıl boyunca Lübnan ile bölgedeki pek çok döneme damgasını vuran bir önderlik...

Tüm bu yönleri kavrayabilmek belki de kapsamlı eserler gerektirir. O, dostu da düşmanı da aynı ölçüde meşgul eden, dünyayı dolduran milli ve Arap bir kahramandı. Tavırlarıyla İsraillilerin ruhlarını titretti, onlarla caydırıcılık denklemlerini sağlamlaştırdı, onları bir karış toprağa mahkum edip kendilerini ona bin hesap yapmak zorunda bıraktı; öyle ki onlar ona "Eksenlerin Ekseni" adını verdiler.

"Sefalet Kuşakları"nın çocuğu

Şehit Seyyid'in doğum tarihi, merhum babası Abdülkerim Nasrullah'ın daha önceki açıklamalarına göre 28 Kasım 1959'dur. Resmi kayıtlara göre ise 31 Ağustos 1960'ta doğmuştur.

Şehit Seyyid bir konuşmasında şöyle diyordu: "Biz, Beyrut'un doğusundaki yoksul mahallelerin sefalet kuşaklarından biri olan, Karantina bölgesi civarındaki Şerşebuk denilen mahallede doğduk ve o mahallede yaklaşık on beş yıl yaşadık."

Güney Lübnan'daki Bazuriye beldesinden olan Nasrullah, geleneksel bir siyasi aileye mensup değildi; küçük bir evde oturan yoksul bir ailenin bağrında büyüdü. O dönemde sebze satıcısı olan babası Seyyid Abdülkerim, bir televizyon röportajında şunları anlatmıştı: "O doğmadan dört ay önce, yatakta uyuyordum, tek odamız vardı, ondan başka bir şeyimiz yoktu. Gece bir ışık gördüm, iki kişi yatağımın kenarına oturdu ve bana iki oğlan bir kız çocuğum olacağını, onlara Hasan, Hüseyin ve Zeynep adlarını vereceğimi söylediler. Dört ay sonra bir oğlumuz oldu, ona Hasan adını verdik. Daha sonra Hüseyin ve Zeynep ile diğer çocuklarımız oldu."

Seyyid Hasan, üç erkek ve beş kız kardeşin en büyüğüydü; Burc Hammud, Sinn el-Fil ve Bazuriye'deki çeşitli resmî ve özel okullar arasında eğitim hayatı geçti. Babasına göre "çok özeldi. Üç yaşındayken babaannesinin siyah başörtüsünü alır, başına sarar ve çocuklardan arkasında namaz kılmalarını isterdi."

Genç Hasan'ın Karantina'daki "en-Necah" okulundaki arkadaşları, "O, yaratılıştan dindardı" diyorlardı. Akranlarından gelen ağır şakaları sakinlik ve utançla karşılardı; ancak dine ya da yüce Allah'a dokunan herhangi bir şakayı reddetme konusunda son derece sertti.

Şerşebuk Mahallesi'ndeki çocukluğu, kişiliğinin pek çok yönünü şekillendirdi. Bölge, yoksulluktan kaçarak çeşitli bölgelerden gelen, her mezhepten yoksulların toplandığı bir yerdi. Babasının anlattığına göre, "Çocuklar dükkânın çekmecesini açar, sinemaya ya da denize gitmek için para alırlardı." O ise "çeyrek ya da yarım lirayı beş altı gün cebinde tutar", sonra karşılaştığı bir fakire verirdi.

Önder İmam Sadr

Seyyid Nasrullah daha gençliğinden itibaren, Yüksek İslami Şii Konseyi'nin ve "Mahrumlar Hareketi"nin (daha sonra "Emel Hareketi") kurucusu İmam Seyyid Musa Sadr'dan etkilenerek dinî eğitime özel bir ilgi gösterdi.

Onun izinden gitmeye, onu örnek almaya karar verdi; Sadr'ın kiliselerde, camilerde ve meydanlarda insan, vatan, inanç ve kalkınma eksenli verdiği hutbeleri derinlemesine inceledi.

Ortaokulda, okuldan sonra din dersleri almaya başladı ve hocasının "dahi" olarak nitelendirdiği bu genç, hayranlık uyandırıyordu.

Yaralı eş ve baba

Yirmili yaşlarında, Güney Lübnan'dan Abbasiye köyünden Seyyide Fatıma Yasin ile evlenen Seyyid Hasan'ın bu evlilikten Muhammed Hâdi, Muhammed Cevad, Muhammed Ali, Muhammed Mehdi ve Zeynep adında beş çocuğu oldu.

Babasının anlattığına göre, o evlenmeye karar verdiğinde, nikâh sırasında Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah'a şunu sormuştu: "Oğlum, maddi ve manevi durumumuzun göç ortamında buna izin vermediği bir zamanda, bir kadının, çocukların ve bir ailenin sorumluluğunu nasıl kaldıracak?" Fadlallah'ın cevabı şu olmuştu: "Oğlun sadece bir kadının sorumluluğunu üstlenmiyor; oğlun bir vatanın sorumluluğunu üstleniyor."

Kuşkusuz Seyyid Hasan, eşini "destek ve huzur kaynağı" olarak görüyordu ve bunu defalarca dile getirmiş, sürekli, yokluğunda çocuklarını yetiştirmede eşinin payının büyük olduğunu itiraf etmiştir.

1997 yılında, oğlu Hâdi, Güney Lübnan'daki Cebel el-Rafi bölgesinde kahramanca bir operasyonda 18 yaşında şehit düştü. Haberi aldıktan sonra Seyyid Nasrullah'ın metaneti, onu gören herkesi hayrete düşürdü.

Hizbullah'ta şehit düşen her direnişçi için yapıldığı gibi, ciğerparesinin cenaze töreninde konuşma yaparken de aynı duruşu sergiledi ve törenin sıradan olmasına özen gösterdi.

O gün, Hâdi'nin annesinden nasıl helallik alıp onu öptükten sonra cihat görevine gittiğini, haberi aldığında ise Allah'ın ailesini şehadetle şereflendirdiğini düşünerek namaz kıldığını anlattı. Üzüntülü olmasına rağmen akıcı bir şekilde konuşuyordu ve oğlunun fotoğrafının diğer şehitlerinkinden daha fazla yer kaplamasını istemiyordu.

Taziye kabul ederken yanında duranların anlattığına göre, gözlerini kapattı, sadece iki damla gözyaşı döktü ve ardından dua etmeye başladı. Oğlunun naaşı meşhur takas operasyonuyla geri geldiğinde ise kefenlenmiş cesediyle baş başa kaldı, ağladı, ruhuna ayetler ve dualar okudu, başını okşadı, alnını öptü ve ayrıldı.

Bazuriye'den Necef'e

Lübnan'da iç savaşın başladığı Nisan 1975'te Seyyid Hasan ailesiyle birlikte Bazuriye'ye döndü ve orada lise eğitimine devam etti. Küçük yaşına rağmen "Emel Hareketi"nde beldenin örgüt sorumlusu olarak atandı.

Sur kentindeki bir camide cemaate namaz kıldırmaya başladı ve burada, İmam Sadr'ın kendi yerine bakması için görevlendirdiği Allâme Seyyid Muhammed el-Garavi ile tanıştı. Ona Necef'teki ilim havzasına gitme arzusunu açtı; Garavi onu teşvik etti, yolunu kolaylaştırdı ve kendisiyle güçlü bir dostluğu olan merci Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr'a bir "tavsiye mektubu" verdi. Seyyid Nasrallah bulabildiği kadar parayı topladı ve eli boş bir şekilde ulaştığı Necef'e doğru yola çıktı.

Necef'te kişiliğinin oluşumunda yeni bir evre başladı. Orada, dinî merci Sadr ile yakın bağları olan Seyyid Abbas Musevi ile tanıştı. Böylece, şehadetine kadar geçen on altı yıl boyunca kardeş, dost, hoca ve mücadele arkadaşı olacak iki Seyyid arasındaki ilişki başlamış oldu.

Seyyid Musevi, Sadr'ın isteği üzerine bu genç adamla ilgilendi. Seyyid Nasrullah'ın da aralarında bulunduğu, yaşları birbirine yakın bir öğrenci grubuna ciddiyet ve kararlılıkla ders vermeyi üstlendi; böylece bu grup, havza öğrencilerinin normalde beş yılda tamamlaması gerekeni iki yılda bitirebildi.

Hizbullah'ın ilk hücrelerine katılım

1978'de Irak rejiminin havza öğrencilerine yönelik baskıları arttı ve birçoğu sınır dışı edildi. Lübnan savaşının alevlenmesiyle birlikte rejim, Lübnanlı öğrencilere kimi zaman "Emel Hareketi", Suriye "Baas" Partisi ve Suriye istihbaratına, kimi zaman da "Dava Partisi"ne mensup olmak gibi çeşitli suçlamalar yöneltmeye başladı; hatta bazılarını aylarca tutukladıktan sonra sınır dışı etti. Seyyid o dönemde sağ salim Lübnan'a dönmeyi başardı.

Ancak dönüş sevinci, Seyyid Musa Sadr'ın Libya'da kaçırılmasıyla gölgelendi. Bu kaçırılma, Lübnan'ın en hassas ve kritik döneminde, Sadr'ın talep ve toplumsal temeller üzerine genişleyebilecek ulusal bir taban oluşturmayı başardığı bir anda gerçekleşmişti.

Aynı yıl İsrail'in Lübnan'ı işgali de Seyyid Nasrullah'ın ruhunda ve vicdanında derin izler bıraktı. Necef'ten döndükten sonra, Musevi'nin öğrencilerin orada tamamlayamadıklarını bitirmeleri için Necef müfredatını uygulayan bir okul kurduğu Baalbek'e gitti. Seyyid, "Emel Hareketi"nde Beka Bölgesi örgüt sorumlusu oldu.

Nasrullah 1982 yılında, bir grup sorumlu ve kadroyla birlikte, İsrail'in Lübnan'ı işgalinden kaynaklanan siyasi ve askeri gelişmeleri karşılama yöntemleri konusunda dönemin Emel Hareketi siyasi liderliğiyle yaşanan esaslı görüş ayrılıkları sonucu hareketten ayrıldı ve temel hedefi Lübnan'ı işgalden kurtarmak olan Hizbullah'ın ilk hücrelerine katıldı.

"Zorlu" başlangıç

Nasrullah, Musevi, İbrahim Emin es-Seyyid, Şeyh Naim Kasım ve diğerleri, gizli çalışmaya başlayıp sonra yavaş yavaş ortaya çıkan Hizbullah'ın çekirdeğini oluşturdular. Ancak örgütün gerçek anlamda resmi ilanı, 11 Kasım 1982'de Ahmed Kasir'in gerçekleştirdiği fedai eylemiyle başladı.

Seyyid Nasrullah, Hizbullah'ın doğuşuyla ilgili şunları söylüyor: "Fikir tamamen Lübnanlıydı, yani bizzat Lübnanlıların, bu kardeşlerin fikriydi. Ve İran'daki İmam Humeyni'nin onayını aldı, çünkü bu insanların tümü, temel bir noktada, yani İmam Humeyni'nin ümmetin lideri olarak önderliğinde birleşiyorlardı. Dolayısıyla bu yeni hareketin ihtiyaç duyduğu meşru ve dini örtü de sağlanmış oluyordu. Hele ki bu hareket savaşacak, yani yıllarca kan, namus, mal sorumluluğu üstlenecek, çatışmaya ve savaşa girecekti."

Ayrıca şunu vurguluyordu: "Hizbullah'ın ilk yılları çok zorluydu. İlk günlerde bazı insanlar 'Bu yol delilik, imkânlarınız kısıtlı' diyorlardı. Ama direnişin başardıkları, irade, iman, azim, kesin inanç ve aynı zamanda güvenin sonucuydu."

Hizbullah'ın liderlik yapıları 1980'lerin ortalarında açığa çıkmaya başladığında Seyyid, Beka'dan Beyrut'a geçti ve kendisine siyasi sorumluluk verildi; bu sorumluluk kısa süre sonra yürütme ve örgütlenme sorumluluğuna dönüştü. O sıralarda Nasrullah, İran'ın Kum kentinde ilmi tahsilini tamamlamak istediğini açıkladı.

Bu durum birçok kişinin, onun ya muhalif bir görüşe sahip olduğu için ya da parti içinde ortaya çıkan örgütsel tartışmalardan uzak durmak istediği için ayrıldığı şeklinde tahminler yürütmesine yol açarken, başkaları da bunun özellikle Tahran ve Şam'la iyi ilişkiler kurmasını sağlayacak bölgesel bir "hazırlık dönemi" olduğundan söz etti.

Seyyid, 1990 yılında Lübnan'a dönme kararı aldı. O sıralarda bölgeyi ve Lübnan'ı sarsan büyük olaylar yaşanıyordu: Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali, direnişten taviz vermeyi reddeden bir iktidar üreten "Taif Anlaşması"nın uygulanmaya başlaması ve General Mişel Avn'ın devrilmesinin ardından Şam'a Lübnan'da daha büyük bir rol verilmesi. Nasrullah tüm bunları direnişi desteklemek için büyük bir fırsat olarak gördü.

Genel sekreterlik ve Katyuşa

1992 yılında, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Abbas Musevi'nin şehadetinden sonra, Şura Meclisi oybirliğiyle Nasrullah'ı genel sekreter olarak atadı. Nasrullah, meclisin en genç üyesi olması (32 yaşındaydı) nedeniyle bu görevi başta reddetmişti.

Hocasını, mücadele arkadaşını gözyaşlarıyla uğurlayan ve cenazesinde yola devam edeceğine söz veren Seyyid, Musevi'nin şehadetinin ardından İsrail'in psikolojik savaşını sürdürmek istediğini anlatıyor: "Köyleri ve kasabaları bombalayarak halkı göçe zorlamaya başladılar. Yani liderlik düzeyinde bir boşluk, taban düzeyinde ise toprağı boşaltmak istiyorlardı."

Bu durum partiden olağanüstü bir yanıt gerektiriyordu ve genel sekreter olarak ilk kararı Katyuşa füzelerini kullanmak oldu. İsrail'in şiddetli bombardımanına rağmen Güney'de onlarca aile köylerine dönerken, onlarca İsrailli aile de direniş roketlerinden korkup sığınaklara koştu.

"Direnişin Seyyidi" İsrail'i zayıflatıyor

Genel Sekreterliği döneminde Nasrullah, "Direniş ve Kurtuluşun Seyyidi" unvanını hak etti. Direniş, işgal ordusuyla çok sayıda kahramanca savaş ve çatışmaya girdi. Bunların en önemlileri, Temmuz 1993'teki "Hesaplaşma Savaşı", Nisan 1996'daki "Gazap Üzümleri" savaşıydı.

"Nisan Anlaşması" ile sonuçlanan bu savaş, direnişin niteliksel gelişiminin anahtarlarından biri oldu ve Mayıs 2000'de Lübnan topraklarının büyük bölümünün kurtarılması gibi tarihi bir başarıya ulaşılmasını, 2006 Temmuz Savaşı'ndaki tarihi ve stratejik zafere ve nihayet son Gazze destek savaşına giden yolu açtı.

Nasrullah'ın, "yenilmez İsrail ordusu" efsanesini sarsan bir istihbarat savaşını güvenlik odaklı bir akılla yönettiği tarihe geçmiştir. Bu alanda, Güney'in köyleri, direnişin İsrail askerlerini tuzağa düşürüp komutanlarını yanıltarak avladığı onlarca çatışmaya tanıklık etti.

2000 yılındaki kurtuluşun ardından Bint Cubeyl'de yankılanan konuşmasında şöyle diyordu: "Toprağını, iradenle geri alabilirsin. İzzeddin el-Kassam'ın tercihiyle, Fethi Şikaki'nin kanıyla, Yahya Ayyaş'la toprağını geri alabilirsin. Bu Siyonist’in sana burada bir geçit, orada bir köy bağışlamasına gerek kalmadan."

Nasrullah, İsrail düşmanını zelil edip onu hiçbir koşulsuz çekilmeye mecbur bırakan, tüm dünyaya "Nükleer silahlara ve bölgenin en güçlü hava kuvvetlerine sahip olan bu İsrail'in, vallahi örümcek ağından daha zayıf olduğunu" kanıtlayan ilk Arap liderdi.

2006 Temmuz zaferinden sonra Arap ve ulusal bir kahramana dönüştü. Düşmanla mücadelede dönüm noktası olan şu meşhur sözü dillerden düşmez oldu: "Altyapımıza, insanların evlerine, sivillere saldıran o İsrail savaş gemisine bakın, yanıyor ve onlarca Siyonist İsrail askeriyle birlikte batacak."

2008'de Seyyid Nasrullah, zaferlerini, başta şehit esirlerin büyüğü Samir Kuntar olmak üzere Lübnanlı esirlerin kurtarılması başarısıyla taçlandırdı. Bu başarı, onun gözünde toprağı kurtarmak kadar önemliydi.

Onun liderliğinde direniş, Lübnan toprakları ve hava sahası istilaya açıkken, 2022 yılına kadar düşmanla caydırıcılık dengesini tesis etmeyi başardı. O tarihe kadar İsrail, Lübnan'a bir saldırı ya da operasyon düzenlemeye cesaret edemez oldu.

Siyaset sahasına atılım

Hizbullah, Nasrullah liderliğinde iç siyasi hayata geniş ölçüde dahil oldu. 1992'de iç savaştan sonraki ilk milletvekili seçimlerine katıldı ve üyelerinden 12'sini parlamentoya taşıyarak "Vefa li'l-Mukaveme" (Direnişe Vefa) bloğunu oluşturduğu önemli bir zafer kazandı. Bu dönemde parti, ülke içindeki çeşitli dinî ve siyasi mercilere açıldı ki bu, partinin seyrinde niteliksel bir siyasi sıçramaydı.

2005'te Başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesinin ardından Lübnan, neredeyse iç savaşa sürükleyecek şiddetli bir iç kriz yaşadı. Ancak Seyyid Nasrullah, siyasi ustalığı, yumuşak üslubu ve mantıklı argümanlarıyla Hariri taraftarlarının öfkesini dindirmeyi ve Lübnan'daki Sünniler ile Şiileri felakete sürükleyebilecek bir fitneyi söndürmeyi başardı.

Ayrıca, Başbakan Saad Hariri ile siyasi bir kopuş yaşamadan, Hizbullah'ı şehit Hariri suikastına ilişkin siyasi suçlamalardan uzak tutmayı başardı.

Mayıs 2008'de Seyyid Nasrullah, güvenlik olayları sonucu taraftarlarından şehitler düştüğü için olmasa asla almayacağı zor bir karar aldı. Meşhur sözü şuydu: "Artık yollarda öldürülmeyeceğiz. Kimsenin bize ateş açmasını kabul etmeyeceğiz."

Buna paralel olarak parti, Bakanlar Kurulu'nun Hizbullah'a ait iletişim ağına el konulması ve Beyrut Uluslararası Havaalanı Güvenlik Şefi Tuğgeneral Vefik Safa'nın görevden alınmasına dair iki kararı sonrasında, direnişi destekleyen bakanlık bildirgesinin ihlal edildiğini düşünerek harekete geçti. 7 Mayıs olayları, Seyyid Nasrullah'ı ve Hizbullah'ı sert ve geniş çaplı eleştirilere maruz bıraktı.

2009'da Hizbullah, derin bir doktrin değişikliğini ilan ettiği bir siyasi belge yayımladı. Parti, Lübnan'daki siyasi sistemin reforme edilmesini ve siyasi mezhepçiliğin kaldırılmasını talep ediyor, ancak Velayet-i Fakih fikrinden vazgeçmiyordu. Nasrullah bir röportajda, Hizbullah'ın devletin nihai olması ilkesini kabul ettiğini ve benimsediğini ifade etti.

Böylece 1985 ve 2009 yılları arasında Seyyid'in dokunuşları, partinin Lübnan içindeki ve dışındaki performansında açıkça görülüyordu. O, Lübnan'ın korunması ve istikrarı ile daha geniş bölgesel rolü bir arada yürütüyordu. 2005'te Suriye ordusunun Lübnan'dan çekilmesinden sonra parti hükümete katıldı ve ülkenin temel siyasi köşe taşlarından biri haline geldi.

Şam'a destek ve tekfircilere karşı savaş

Seyyid Hasan, basireti ve derin görüşüyle, Suriye'nin tekfircilerin eline geçmesinin tüm bölgenin düşmesi, Amerikan-İsrail projesi karşısında yenilgi ve dolayısıyla Filistin davasının kaybı anlamına geleceğini öngördü. Buradan hareketle, Mayıs 2013'te Hizbullah'ın teröristlere karşı Suriye ordusunun yanında savaşa katılması kararını kesinleştirdi.

Bu karar aynı zamanda, bu savaşçıların Lübnan-Suriye sınırını kontrol altına almalarına izin vermemeyi hedefleyen önleyici bir hareketti. Ağustos 2017'deki sınır bölgelerini kurtarma savaşı, maruz kaldığı eleştirilere rağmen yeni bir zafer kazandırdı.

Filistin pusula... ve Hikâyenin sonu

Seyyid Nasrullah, Filistin'i her zaman "dünyanın ilk davası" olarak görmüş, bunu direnişin simgesi ve Arap onurunun aynası saymıştı. Filistin davasını siyasi söyleminin merkezine koydu. Gazze'deki direnişin hedeflerinden birinin Filistin davasını yeniden canlandırmak ve Filistin halkının haklarını hatırlatmak olduğunu sık sık vurgulardı. Filistin kurtulmadıkça dünyada barış olmayacağının bilincindeydi. Kuşkusuz bu nedenle hayatını, ardından oğlunu ve nihayet canını bu dava için adadı.

7 Ekim 2023'te "Aksa Tufanı"nın patlak vermesinin ertesi günü Hizbullah, Gazze'deki Filistin direnişiyle dayanışma mesajı olarak Şeba Çiftlikleri'ndeki işgal mevzilerini bombalayarak çatışmaya dahil oldu.

Filistin-Lübnan sınırı, Hizbullah ve Filistinli grupların saldırılarına, işgalin ise saldırgan baskınlarına sahne oldu. Haftalarca süren askeri çatışmaların ardından Seyyid Nasrullah, 3 Kasım 2023'teki ilk konuşmasında, Hizbullah'ın açtığı Lübnan cephesinin "destek ve dayanışma cephesi" olduğunu ve Gazze'yi desteklemenin ahlaki, insani ve dinî bir görev olduğunu vurguladı.

Seyyid Nasrullah'ın dünyevi hayatı, arzuladığı ve dilediği gibi, 27 Eylül 2024'te "Kudüs yolunda" bir şehit olarak son buldu.

Düşman, Güney Banliyösü'ndeki parti merkezine çok sayıda saldırı düzenlemişti. O, son ana kadar Gazze Şeridi'ndeki direnişe destek olma görevini yerine getirmekten geri durmadı.

Şehadetine rağmen, kültürel, dinî, sosyal ve siyasi mirası ile uzun mücadele ve direniş tarihiyle hâlâ aramızda. Kalabalıklar hâlâ "Lebbeyk ya Nasrullah" ve "Zillet bizden uzaktır" diye haykırıyor.

Kuşkusuz "Çağımızın Hüseyin"inin tarihi asla unutulmayacak, onunla aynı çağda yaşayanların kalplerine ve zihinlerine kazındığı gibi, gelecek nesillerin de derinliklerine kazınacaktır.

O şöyle demişti: "Bizim inancımızda ölüm yok oluş değildir, bir şeyin sonu değildir; aksine gerçek hayatın başlangıcıdır."

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel