İsrail işgal yönetiminin toplama kamplarında tutulan yaklaşık 70 Filistinli kadın rehine, Ramazan ayını ağırlaştırılmış tecrit, yetersiz beslenme ve sistematik hak ihlalleri altında geçiriyor.
YDH- Filistinli kadın rehinelerin İsrail işgal varlığının toplama kamplarında maruz kaldığı yapısal şiddet ve hak ihlalleri, Ramazan ayının gelişiyle birlikte sistematik bir işkence boyutuna ulaştı.
Ailelerinden, çocuklarından ve kutsal ayın manevi atmosferinden koparılan onlarca kadın rehine; artan cezai tedbirler ve idari kısıtlamalar altında, insan onuruna aykırı koşullarda yaşam mücadelesi veriyor.
Ramazan, bu tutsaklar için bir ibadet ve huzur dönemi olmaktan çıkarılarak, işgal yönetimi eliyle günlük bir ıstırap durağına dönüştürülmüş durumda.
Tutuklular ve Eski Tutuklular İşleri Komisyonu Danışmanı Hassan Abd Rabbo’nun aktardığı verilere göre, aralarında 24 annenin de bulunduğu yaklaşık 70 Filistinli kadın rehine, Ramazan ayını Damon toplama kampının kasvetli duvarları arasında geçiriyor. Geride kalan aileler ise iftar sofralarını boş sandalyelerle ve sevdiklerinin yokluğunun verdiği ağır bir hüzünle karşılıyor.
Abd Rabbo, kadınların büyük bir kısmının "kışkırtma" gibi muğlak suçlamalarla alıkonulduğunu; bu grubun içinde gazeteciler, üniversite öğrencileri ve hatta çocuk yaştakilerin bulunduğunu vurguluyor.
İşgal güçleri, devam eden olağanüstü hal durumunu bir kalkan olarak kullanarak aile ziyaretlerini tamamen engelliyor ve avukat görüşlerine katı kısıtlamalar getirerek tecrit politikasını derinleştiriyor.
Bu insani dramın en sarsıcı örneklerinden biri, anne ve babası idari gözaltında tutulan 10 yaşındaki Elia Melitat’ın durumunda somutlaşıyor. Elia, bu yıl iftar sofrasında ailesiyle bir araya gelmek yerine, avukatlar aracılığıyla onlardan gelecek bir haberi beklemek zorunda bırakılıyor. Kamp yönetiminin psikolojik baskı yöntemleri ise sınır tanımıyor.
Tahliye edilen rehinelerin ifadeleri, yönetimin takvim ve saat gibi zamanı belirlemeye yarayacak her türlü aracın girişini yasakladığını, böylece kadın rehinelerin Ramazan’ın başlangıcını ve iftar vakitlerini ancak tahmini yöntemlerle belirleyebildiğini ortaya koyuyor.
Beslenme ve sağlık koşulları ise tam bir insani felaket tablosu çiziyor. Kadın rehinelere sahur ve iftar yemekleri tek seferde, soğuk ve kalitesiz bir şekilde veriliyor. "Suya benzeyen" besin değeri düşük çorbalar, kirli içme suyu ve açlığı gidermeye yetmeyecek miktardaki porsiyonlar temel birer cezalandırma aracına dönüşmüş durumda.
Rehinelere meyve verilmezken; çürük sebzeler, günde yalnızca üç kaşık pirinç, aşırı haşlanmış bir yumurta ve altı parça ekmekle hayatta kalmaları bekleniyor. Bu gayriinsani düzene itiraz edenler ise yemekten tamamen mahrum bırakılma gibi ek disiplin cezalarıyla tehdit ediliyor.
Tıbbi alandaki sistematik ihmal, kronik hastalığı olan kadınların hayatını doğrudan tehlikeye atıyor. Uzman hekim kontrolü ve doğru teşhis olmaksızın, farklı rahatsızlıklar için standart ve etkisiz ilaçların verilmesi, işgalin "sessiz imha" politikasının bir tezahürü olarak yorumlanıyor.
Eski Tutuklular ve Eski Tutuklular İşleri Komisyonu Başkanı Kaddura Fares, bu tabloyu münferit bir olay değil, 7 Ekim sonrası şiddetlenen "sürekli bir Nakba" olarak tanımlıyor. Fares’e göre; taciz, aşağılama ve tecrit gibi politikalar, Filistinli kadının ulusal onurunu ve direniş iradesini kırmayı amaçlayan merkezi bir devlet aklının ürünü.
Sonuç olarak; aşırı kalabalık koğuşlar, havalandırma yetersizliği, mahremiyet ihlalleri ve ani baskınlarla bir "toplu cezalandırma" merkezine dönüştürülen işgal toplama kampları, uluslararası yasa ve sözleşmeleri açıkça çiğneniyor.
Filistinli yetkililer, uluslararası insan hakları örgütlerini ve küresel kamuoyunu, bu sistematik zulmü durdurmak ve işgal altındaki kadın rehinelerin en temel insani haklarını güvence altına almak için derhal ve somut bir adım atmaya çağırıyor.
İsrail, uluslararası hukuk açısından meşru bir egemenlik temeline sahip olmadığı için eylemlerini hukuk düzeni olarak nitelemek mümkün değil.
Dolayısıyla, bu yapının özgürlüğünü gasp ettiği kişileri “tutuklu” ya da “mahkum” olarak tanımlamak, fiili bir işgal gücünün keyfi alıkoyma pratiğine hukuki meşruiyet atfetmek anlamına geliyor.
Bu bağlamda, İsrail’in hapishane olarak tanımladığı mekânlar gerçekte sistematik rehine kamplarıdır ve burada tutulan kişiler esasında sivil rehinelerdir.