"İktidarın; 'egemenlik' ve 'silahın tekele alınması' gibi kavramları sakız gibi çiğneyip durması, onun bizzat saldırganlığın bir yüzü ve uzantısı olduğunun en açık ispatıdır."
Necib Nasrullah
YDH - Necib Nasrullah, el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı köşe yazısında, Lübnan'daki mevcut siyasi iktidarı, direnişin İsrail saldırganlığına karşı verdiği mücadeleyi sekteye uğratmakla, Amerika ve İsrail politikalarına hizmet etmekle itham eden bir çağrı metni sunuyor. Nasrullah, "milli devlet" kavramı üzerinden yürütülen "silahın tekele alınması" ve "diplomatik çözüm" söylemlerini birer "Amerikan ezberi" olarak nitelendirerek mahkum ediyor.
Manzara neredeyse net. Hatta netliğin kendisinden dahi net. Ülkenin vatanseverleri, özgür ruhları ve mücadele adamları; saldırganlığa karşı doğrudan sahada göğüs göğüse çarpışırken, topraklarını ve halkını savunurken; karşı cephede, bu direnişi kırmak için canhıraş bir çaba gösterenler var.
Bunlar, sadece düşmanı savunmakla kalmıyor; düşmanın, ülkeyi haritadan silme ve teslimiyete zorlama planını bozanlara karşı da durmaksızın siyasi ve medyatik (hadi "reklam odaklı" diyelim) saldırılar düzenliyorlar.
Bu "karşı-direnişçilerin" başında, şaibeli bir şekilde işbaşına geldiği günden beri, ülkeyi zayıflatmak ve her türlü caydırıcı gücünden arındırmak için sistematik bir çaba içinde olan o "darbeci iktidar" geliyor.
Tüm bunları yaparken de kimseyi ikna edemeyen, zayıf ve beyhude gerekçelere sığınıyorlar; "Devleti yeniden ihya etmek" gibi, içi boş, hiçbir anlam ifade etmeyen, etse bile ancak "hak sözle batıl murad etmek" anlamına gelen klişelere sarılıyorlar[1].
Mevcut saldırganlığın bağlamını incelediğimizde şu hakikat gün gibi ortada: Söz verilen tüm güvencelere rağmen durmayan, bilakis büyüyen ve 66 günlük çatışma sürecinde[2] sahadaki gerçekliği tamamen değiştiren bu saldırılar; mevcut iktidarın sağladığı kolaylıklar olmasaydı bu denli süremez ve bu noktaya ulaşamazdı.
Her şey, geçen ağustos ayındaki o iki kararla başladı ve nihayetinde "silahı yasaklama" adını verdikleri o hain karara kadar uzandı[3].
Bu kararın özü de şekli de, ülkeyi savunmasız bırakmaya; direnişi, Lübnan köy ve kasabalarını adım adım yutmaya çalışan bir işgale karşı koymaktan alıkoymaya yöneliktir.
Saldırganlık, bu kolaylaştırıcılık zemininde devam etti; yaklaşık on bin ihlal, bu kolaylaştırıcılık zemininde hayata geçti; beş yüz civarında şehidimiz, yine bu kolaylaştırıcılık zemininde toprağa düştü.
Bugün saldırganlığın boyutu genişletilip hedef sahası büyütülürken, yine aynı zeminden güç alınıyor. Dahası, tüm bu saldırganlığa, direnişin attığı altı füzenin intikamı olduğu kılıfını uydurmak için büyük bir ısrar gösteriliyor.
Şu an ülkenin kaderini belirleyecek kritik bir eşikteyiz. Ya saldırganlığı durmaya zorlayacak, geri çekilmesini sağlayacak ve esirleri özgürleştirecek kapsamlı bir direnişi sürdüreceğiz; ya da "fiili durum iktidarının"[4] yasallaştırmaya ve kalıcı hale getirmeye çalıştığı o utanç verici teslimiyet sürecine geri döneceğiz. Bu teslimiyet, "diplomatik yol" sloganlarına sığınarak, İsrail'in ihlallerine sessiz kalarak ve yeniden imarı engelleyip finansal kısıtlamalarla tüm ülkeyi kuşatan Amerika'nın dikte ettiklerine harfiyen uyarak dayatılmaktadır.
Ordunun, direnişten devraldığı mevzileri korumak veya savunmak gibi en temel görevini yerine getirmesini yasaklayan iktidarın yarattığı boşluğu doldurmayı vazife edinen direnişçilerin basireti, aşırı boyun eğme ve zilletle malul olan bu politikaları düzeltebilecek tek güvencedir.
İktidarın; "egemenlik" ve "silahın tekele alınması"[5] gibi kavramları sakız gibi çiğneyip durması, onun bizzat saldırganlığın bir yüzü ve uzantısı olduğunun en açık ispatıdır.
Güney halkını, Dahiye'yi ve Beyrut'u, hiçbir sınır tanımayan ve Amerikan-Arap desteğini arkasına alan saldırganlıkla baş başa bırakmakla kalmadılar; her an, yanlış hesaplar üzerine yeni yanlışlar eklemeye ve ülkenin kapılarını saldırganlığa ardına kadar açan kararlar almaya devam ettiler. İleri giderek, ülkeyi savunanlara karşı savaş ilan etme noktasına kadar geldiler.
Saldırganlığın şiddetlenmesi ve sivilleri hedef alıp köyleri boşaltmaya zorlayan cinayetleri; ahlaki ve milli bir gafletten doğan, bu düşük profilli iktidarın artık o bayat "silahın tekele alınması " ve "savaş-barış kararı" gibi Amerikan ezberlerini tekrarlamaktan vazgeçmesini zorunlu kılıyor.
İlk temel kural şudur: Savaş zamanında, karar alma yetkisine sahip tek meşruiyet, direnişin meşruiyetidir. İkinci kural ise şudur: Savaş zamanında, susup kenara çekilmek yasaktır, ihanete yeltenmek ise asla kabul edilemez.
Direnişi ve onun eylemini merkeze almayan her siyasi duruş, şaibelidir; hatta daha ağırını söylememek için şimdilik bu kadarıyla yetinelim.
Bugün hepimiz, Lübnan'ı ve geleceğini savunma sınavındayız. Bu sınav, ancak sahada verilebilir. Zira saha, siyasetin hem temeli hem de onu var eden ilk kurucusudur.
[1] Hak sözle batıl murad etmek (كَلِمَةُ حَقٍّ أُرِيدَ بِهَا بَاطِلٌ): Orijinal: كَلِمَةُ حَقٍّ أُرِيدَ بِهَا بَاطِلٌ (Kelimetü hakkın urîde bihâ bâtıl): İfade, Hz. Ali'nin Haricilere karşı kullandığı meşhur bir sözdür (Nehcü'l-Belâga). "Hak" (sabit, doğru) ve "Batıl" (boş, temelsiz) kavramları üzerine kuruludur. İslam siyaset düşüncesinde, dini veya meşru bir kavramı (hürriyet, devlet, egemenlik gibi) alıp, onu meşru olmayan bir siyasi amacı meşrulaştırmak için kullanmak anlamında kullanılır. (ç.n.)
[2] 66 günlük çatışma (مواجهات الـ ٦٦ يوماً): Necib Nasrullah, burada Lübnan'dan işgalci İsrail'e karşı açılan destek cephesine atıfta bulunuyor. 66 gün ifadesi, yazının kaleme alındığı tarihe göre (2024 sonrası yoğun savaş dönemi) spesifik bir taktiksel süreci (yani Aksa Tufanı sonrası Güney Lübnan cephesinin açılış süreci) işaret ediyor. (ç.n.)
[3] Silahı yasaklama (حظر السلاح): "Hazar" kökünden (engellemek, yasaklamak). "Silah" ile birleşince, direnişin askeri kapasitesini kısıtlamaya yönelik hukuki/siyasi müdahaleyi ifade eder. Lübnan iç siyasetinde 1701 sayılı BM kararı ve türevlerinin, direnişin silahlarını sınır hattından çekmesi veya tamamen silahsızlandırılması iddiaları bağlamında geçer. Hizbullah, bu kararın içeriğindeki silahsızlanma maddesine temelden karşı çıkıyor. Direniş, elindeki silahları bir savunma doktrini ve İsrail’e karşı caydırıcı bir güç olarak tanımlıyor. Ki silahlarını bırakmak veya güney hattından çekilmek, varoluşsal bir strateji olan direnişin sonlanması anlamına geliyor. Kararın Litani Nehri'nin güneyindeki alanı silahtan arındırma hedefi, Hizbullah açısından bir diğer temel ihtilaf noktası. Direniş, bu bölgeyi kendi savunma stratejisinin stratejik derinliği olarak görüyor; nitekim buradaki askeri varlığının kısıtlanmasını İsrail karşısında savunmasız kalmak anlamına geliyor. Nevaf Selam liderliğindeki hükümetin yürüttüğü mevcut süreç, devlet otoritesinin güçlendirilmesi adı altında direnişin içeriden tasfiyesini amaçlıyor. (ç.n.)
[4] Fiili durum iktidarı (سلطة الأمر الواقع): "Sulta" (otorite) ve "Emr-i Vaki" (de facto). Lübnan'daki hükümetin, aslında meşruiyeti sorgulanan veya sadece durumu idare eden bir yapı olduğunu ima eder. (ç.n.)
[5] Silahın tekele alınması (حصرية السلاح): Lübnan'da, yukarıda izah edilen, devletin resmi ordusu dışında bir gücün silah taşımasının meşruiyeti tartışması. Necib Nasrullah, net biçimde bu kavramın "Amerikan ezberi" olduğunu vurguluyor. (ç.n.)
Çeviri: YDH